Arşiv

Değerlerine karşı mobilize edilmenin değişmez yazgısı

Yok oluşun dayatıldığı bir süreç. Kara bulutlarıyla, buram buram tarih kokan bir diyarın üzerine çöken ve umutların gömülü kaldığı acılarla anacağımız bir yüzyıl. Varlığına hep kastedilen, ama tarih boyunca yaşananlardan ders aldığını göstermekte zorlanan koca bir halk. Devletin bütünlüğüne endekslenmiş ’çözüm’ önerilerinin enflasyonunu yaşadığımız, Kürtler açısından son derece talihsiz bir durum. Ve tarihin tekerrürünü önlemek için onurlu bir ulusal duruşu örgütleme zorunluluğu ile karşı karşıya olduğumuz bir zaman dilimi.

Kürtlerin istemlerinin yok dereceye indirilmesinin bir politika haline getirildiği bir dönem yaşanıyor. Son derece tehlikeli bir dönemeçten geçtiğimiz bir gerçek. Böyle bir durumda, kendi bütünlüğünü sağlayacak koşulları oluşturmaktan yoksun olan Kürtlerin, Türkiye’nin bütünlüğünün garantisi olma konusunu sürekli işlemelerini anlamakta güçlük çektiğimi belirtmeliyim. Türkiye’nin bütünlüğüne ilişkin kaygılardan ötürü, haklarından yoksun bırakılmış koca bir ulusun birlik ve bütünlüğüne ilişkin kaygılanma özelliğini neredeyse yitirmiş bir anlayışın, büyük bir davanın çözümüne giden yolu açacak siyasi bir açılıma sahip olabileceğini düşünmüyorum. Bunun yerine meşru haklarımızı elde etme yolunda verilen mücadelenin birliğine, ulusumuza güzel ve güneşli yarınların yolunu açacak, ortak ulusal projelere daha bir yoğunlaşmak gerektiğine inanıyorum.

Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana korkunç bir baskı ve şiddet ile uygulamaya konulan ve bir türlü gerçekleştirilemeyen Türkleştirme politikasının, günümüzde sözüm ona ‘Kürtlerin ulusal demokratik hakları adına’ yola çıktığını iddia edenlerin eliyle gerçekleştirilmesinin koşulları yaratılmak isteniyor. Yani bugünkü ‘çözümün’ adı, Türkleştirilmeye direnmemek ve onu bir ‘erdem’ olarak algılamaya hazırlanmaktır. Kendi inkarı temelinde evcilleştirilme sürecine sokulmuş Kürtlerin, yaşadığımız zaman diliminde sürecin sözünü ettiğim özelliğini bütünüyle anlayabilmiş olduklarına ilişkin olarak kuşkularımın olduğunu da belirtmek zorundayım. Üstelik bu süreç ‘ufuk özürlü’ olmaya zorlanan Kürtlerle daha bir hızlandırılmaya çalışılmakta ve en kısa bir zamanda sonuç almak için çabalar yoğunlaştırılmaktadır. Ancak herşeye karşın, düşünce süreçleri tahrip edilmiş ve uğruna veremeyecekleri bir şeyi olmayan geniş Kürt kitlesinin, kendi benliğine ve değerlerine karşı mobilize edildiğinin er geç farkına varacağından kuşku duymuyorum. Ama bunun bügünden yarına gerçekleşebilecek kolay bir iş olmadığını da biliyorum. Bununla birlikte Kürtleri ulusal demokratik hakları doğrultusunda harekete geçirebilecek alternatif politikalara sahip ve Kürt ulusal davasının meşruluğuna gölge düşürmeyi yadsımayı bir özellik haline getirmiş bir örgütlenmenin, Kürtlerin kendine yabancılaşma sürecine dur diyebileceğine inanıyorum.

Ülkelerinin gerçek adını anmayı ‘unutmuş’, onun yerine resmi ideolojinin, bir halkı koca ülkesiyle yadsıyan terminolojisiyle değerlerimize karşı bir işlev görmenin ‘realist ayrıcalığına’ mazhar olanlarda beliren bellek kaybının, Kürdistan adının coğrafik bir terimden öte bir anlam taşımama gibi ulusal bir tahribata yol açma özelliğine sahip olması, yaşadığımız süreçte Kürtlerin ne tür bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu göstermek açısından ilginçtir. Bundan ötürü, belleklerinden hala emin olanlar, bir halkın değerlerini temsil eden kavramlara daha bir sarılarak, toptan inkarın önüne set çekebilecek koşullara sahip olmanın olanaklarını yaratmak zorundadırlar. Bu ülkede ulusal değerlerine hala değer verenlerin olduğunu göstermek, artık ertelenemez bir ödev olarak karşımızda durmaktadır. Bu konuda değerlere sarılma temelinde oluşturulan perspektiflerin ışığında gerekli güç ve beceri ile donanmak, tarihsel sorumlulukların yerine getirilmesi açısından yaşamsal öneme sahiptir.

70’li yıllardan itibaren uygulanmaya konulan bir devlet projesinin ulusumuzun yazgısını neredeyse ‘belirler’ bir konuma yükselmesinin altında yatan gerçeklerin anlaşılması için belli bir zamana gereksinim duyulduğunu anlıyorum. Böylece Kürtlerdeki bellek kaybının giderilerek, benliklerini tehdit eden projelerin uygulanmasında bir güç gibi kullanılmalarına ilişkin olarak uyanıp, söz konusu projelere dur diyebilmeye çalışan ulusal eyleme katılmalarının uzun bir sürece yayılabileceğini de görmek gerekiyor. Ancak kendi değerlerine karşı mobilize olmayı yadsımayı bir özellik haline getirmiş ve belleklerinin dinçliğinden hala kuşku duymadığını iddia eden kesimlerin, büyük bir davaya yakışmayan küçük hesapları artık bir kenara iterek, varlığımızı tehdit eden politikalara seçenek olabilmeyi sağlayacak koşullara sahip olmak için yoğun bir çaba içine girememelerini de anlayabimiş değilim. Küçük hesaplara hapsedilmekten kurtulmadıkça, toplumumuza dayatılan “ufuk özürlülüğü”nün etkisini sınırlayabilecek ve korkunun esir aldığı yılgın yığınların temel değerlerine sarılmasını sağlayabilecek koşulları yaratamayacağımızı, artık iyice anlamamız gerekiyor.

Kürt halkını irademizin dışında çizilen sınırlara hapsederek eritmeyi hedef alan moda bir projenin uygulanabilme koşullarının yaratılması için Kürtler hergün başka bir gündemle uyutulumaya çalışılmakta. Lozan’da uğradığımız tarihi haksızlığın, yaşadığımız zaman diliminde yinelenmesi için kollar daha bir sıvanmış durumda. Kürt tarihinin ters yüz edilerek, Kürtlerin hakları için yapılan direnmelerin ’Cumhuriyeti’ olumsuz etkilediğini ileri sürenlerin de yardımıyla Kemalistleştirme projesiyle devlete entegre edilme sürecinin daha bir hızlandırıldığına tanık olunmakta. Bunun panzehirinin, tarih bilincine sahip Kürtlerin ulusal demokratik taleplerden geri adım atmamaları ve sürekli eleştirilen Kürt çıtasının, olması gereken yükseklikte tutulmaya çalışılması olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte, Orta Doğu’nun kanayan yarasına merhem olabilecek farklı seçeneklerin doğal karşılanması gerekiyor. Bu konunun sağlıklı tartışılabilmesi için, özgür ve demokratik bir ortama gereksinim duyulduğu bir gerçek. Ancak ülke gerçekliği ve temel ulusal demokratik haklardan feragat etmeyi öngören bir yaklaşımın seçenek olamayacağı da ayrı bir gerçektir.

Açıkçası, çoğunluk olduğumuz bir coğrafya temelinde ulusal kimlik etrafında birleşmeden ne tarihin tekerrürüne dur diyebilecek koşullara sahip olabiliriz, ne de Kürtlerin değerlerine karşı mobilize edilmelerinin değişmez yazgısının önüne geçebiliriz.