filseydo@hotmail.com

Arşiv


Anadilinizin ikinci dereceden bir dil olmasına izin vermeyiniz

Olup bitenlere "bana ne" demediğim için bir çeyrek asır uzak kaldığım şehrimde, ninnileri hala kulağımda çınlayan, asimilasyon kıskacına alınana kadar dünyaya açılan ilk pencerem, duygularımın ilk aracı, anam kadar sevdiğim ve şimdi ise üvey evlat muamelesine maruz, boynu bükük güzel dilimin yaban ellerdeymiş gibi hali içimi yaktı, yüreğimden bir şeyler koptuğunu sandım. Göğsüm birden her taraftan sıkılmış gibi oldu. Soluk almakta epey güçlük çektim. Aradan bunca zaman geçtikten sonra bir türlü dillendirilemeyen bir tahribatı, korkunç bir ürperti ile tüm benliğimde hissettim.

 

Çünkü ben diğer dillerle ilişki kurarken, “canlı, elvan ve gürül gürül“ olan dilimden kopmadım. Tersine, diğer diller onu daha çok sevmemi sağladı. Hiçbir dile düşmanlık beslemiyorum. Böyle bir duyguya yabancı olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. Üstelik dünyaya açılan değişik pencerelerimi, yani dillerimi de çok seviyorum. Onlarla entellektüel gıdamı almaya da devam edeceğim. Ama nerede olursa olsun, anadilimi benden çalmaya, beni ilk penceremden koparmaya çalışan her eyleme ve işleve karşı olduğumu haykırmayı da çok önemsediğimi belirtmek istiyorum. İşte bu noktada, yaşamında, yabancı dillerin, anadilinden daha yüksek bir statüye sahip olduğu, anadiline sırt çevirmiş ya da çevirme eğiliminde olan aydınım, titre demiyeceğim, ama kendine gel!

 

Çağımızda insanın temel gereksinimi olarak görülen ve eğitim hakkı en temel vazgeçilmez haklar arasında sayılan bir halkın dili sadece bir iletişim aracı değil elbette. O aynı zamanda, söz konusu halkın değerlerine, kültürüne açılan kapıdır, düşünüş tarzının aynasıdır, kimliği ve ruhudur. Bu nedenle anadiline yönelmek, onu ortadan kaldırmaya çalışmak, o halkı öldürmekle eşdeğerdir. Yani apaçık bir cinayettir. Cinayet bir insanlık suçu. Cinayetlere karşı, insanlık suçuna karşı sessiz duranların, bir dilin yok olmasına seyirci kalarak, insan haklarından, demokratlıktan söz etmelerinin hiçbir inandırıcı yanı olamaz.

 

Günümüzde "varoluşun kendisi" olarak ta görülen anadili, dünya kültür mirasına giden yolların geçtiği durakların adıdır da. Dünyanın en önemli kültür miraslarından birine giden yol Kürtçeden geçtiği için de sahip çıkmak gerekiyor. Bu nedenle bugün Kürtçe konuşmak, yazmak aynı zamanda insanlığın ortak bir mirasına sahip çıkma konusunda tutum sahibi olmak demektir. Bir halkın varoluş nedenini savunmak ve onun yabancılaşmasına, yok edilmesine dur demektir. Yani Kürtçe konuşup yazmak bir hak olduğu kadar, bugünkü koşullardan ötürü bir tavırdır da.

 

Anadilin bilinçli bir politikanın ve bilinçsiz bir ihmalkarlığın birbirini beslediği koşullarda kıskaç altında olması, bir “Ehmedê Xanî,” bir “Celadet Bedirxan” duyarlılığının yaygınlaşmasını gerekli kılıyor. Yılllardır süregelen korkunç bir dezavantajı yaşayan anadilimizin gelişmesinin önündeki engelleri kaldırmak, özgürce gelişebileceği koşullara kavuşmasını sağlamak bir zorunluluk olarak gündemde. Ama yaşanan tahribatın önüne geçmek için amacı aşmayan, bilinçli ve sorumlu bir tutum sergilemeye de özen göstermek gerekiyor.

 

Bu konuda, doğrularımızın mutlaka başkalarının da doğruları olması gerektiğinin doğru bir yaklaşım olmadığının bilinmesi çok önemlidir. Bu nedenle uç yaklaşımlardan, dilimizi sahiplenmek adına dil yasağı gibi tutumlardan, amacı aşan yaklaşımlardan sakınmak gerekiyor. Anadili koruma kaygısını anlayışla karşılıyorum, ancak söz konusu kaygının bir başka dile yasak koyacak dereceye çıkmasını, yasakların ne olduğunu en çok bilen, yasakların gazabına en çok uğrayan insanlardan biri olarak anlamakta güçlük çektiğimi itiraf etmek zorundayım. Kendi değerlerimize haklı olarak sahip çıkarken, bu değerlerimize yönelik yasaklara karşı haykırırken, faturasını her zaman ağır biçimde ödediğimiz sığ yaklaşımların çıkar yol olmadığını da iyi bilmek zorundayız.

 

Çünkü ne “ Bu meyve sulu olmasa bile Kürtçedir, o kadar yeter ” diyerek, anadiline olan tutkusunu dizelere aktaran “Xanî” ne de “anadili kutsal bir şey gibi korumayı” öneren “Celadet” başka dilleri yasaklamaya yanaşmışlar. Her ikisi de, hiçbir yabancı dilin anadilinden daha yüksek bir statüye sahip olmasına izin vermemiş. Her ikisinde de anadili milliyetçiliği doruktadır, her ikisi de Kürt toplumu ile ilişkilerde sadece bu dilin konuşulmasını istemişler, ama bunun dışındaki ilişkilerde, diğer dilleri de ustaca kullanmayı sürdürmeyi ihmal etmemişler.

 

Bundan ötürü, anadilime sahip çıkıp, kendi insanıma bu dilde hitap etmeyi çok önemsemem ve Kürtlerden de, evde, çocuklarla ilişkilerde ve genel olarak Kürt toplumunda Kürtçeyi kullanmaya büyük özen göstermelerini, yaşamlarında hiçbir dilin Kürtçeden daha yüksek bir statüye sahip olmasına izin vermemelerini istemem son derece normal. Bu tutumun, dili yasaklayan tutumdan çok farklı olduğu ortada. Bunun, herhangi bir dile karşı düşman bir tutum biçiminde yorumlanması da haksızlık olur elbette.

 

Ayrıca genelde Kürtçe yazan, ama zaman zaman bildiği başka dillerde de yazanlarla, yabancı dilleri anadilinden daha yüksek bir statüde gören, anadiline sırt çevirmiş ya da böyle bir eğilimde olan aydınlarımızı bir tutmanın da haksızlık olduğu kadar çok yanlış olduğunu düşünüyorum. Kürt aydınlarına anadiline sahip çıkmaları önerilirken, diğer tüm dilleri, özellikle zorla da olsa, eğitim dili olarak gündeme gelen dilleri unutmaları gibi gülünç bir öneride bulunamayız herhalde. Özellikle yazarlık ve çevirmenlik diline, yazdığı ve çevirdiği kitapların tanıklık ettiği, herkes gibi anadiline sevdalı benim gibi birinin, bu konuda bir kompleksinin olabileceğini düşünmek, zaten saçma olur.

 

Çünkü benim derdim dillerle değil, dilimi benden almak isteyen, beni bende yok etmek isteyen eylemin kendisiyledir. Asimilasyona araç olan ile değil, ona yüklenen işlev ile sorunum var. Karşı olduğum, söz konusu dilin kendisi değil, onun başkalarının elinde ortadan kaldırılmam için kullanılışıdır yani.

 

Anadili konusunda, çok önemli bir sorunlardan biri de, genç kuşaklarla ilişkiler sorunudur. Toplumun söz konusu kategorisinin anadili konusundaki durumu, hem asimilasyonun boyutlarına ve hem de toplumumuzun duyarsızlığına ilişkin yeterli ipucu vermektedir. Hem genel olarak toplumumuzun hem de özel olarak genç kuşağın soruna yaklaşımı, asimilasyonun etkilerini azaltma yerine, onu daha da güçlendirmektedir. Bu, çözmemiz gereken çok güç bir sorun olarak görünüyor. Ama her şeye rağmen özellikle genç kuşaklarla ilişkilerde daha ikna edici davranmak gerektiğine inanıyorum. Bu konuda doğru ve sağlıklı bir tutuma sahip olmalarını sağlamaya yönelik bir çaba içinde olmak gerekiyor. Kuşaktan kuşağa aktarılamayan bir dilin ölmeye mahkum olduğu gerçeğinden hareketle, aslında, aktarma sorumluluğunu yerine getirememiş kuşağa daha çok yüklenmek gerektiğine inanıyorum. Bu nedenle daha önceki kuşakların hatalarının tüm faturasını genç kuşaklara ödetmeyi dışlayıcı bir yaklaşıma sahip olmanın daha doğru olduğunu düşünüyorum. Onları yalnızca suçlayarak ya da birikmiş sorunların kaynağını sadece onlarda arayarak, ne tahribatın sınırlarını daraltabileceğimize, ne de bu konuda sağlıklı perspektifler sunabileceğimize inanıyorum.

 

Gençlere sadece şunu söylemek istiyorum; anadilinizin yaşamınızda ikinci dereceden bir dil olmasına izin vermeyiniz!

 

7.04.2007