filseydo@hotmail.com

Arşiv

 

Beni mutsuz olan değil, hayalsız olan korkutur

Hayallere büyük önem veririm. Hayaller coşkumu artırır, umutlarımı güçlendirir, geleceğe iyimserlikle yaklaşmamı sağlar. Hayalerdir beni yaşama daha bir bağlayan. Ve de daha çok insan yapan. Beni mutsuz olan değil, hayalsız olan korkutur.

 

Tepeden tırnağa hüzne battığımda da, hayallerdir beni yalnız bırakmayan, teselli eden. Korkunun topluma esareti dayattığı dönemde bile içimdeki başkaldırıyı besleyen… Yani hem hüzne, hem de korkuya bir misilleme olan…

 

Hüzün yüklü olduğu gözden kaçmıyorsa da, yine g ülümsüyorum ve dünyaya daha bir umutla bakabiliyorum. Çünkü hayallerim var. Ve üstelik her şeye inat, beni hala heyecanlandı rıyorlar.

 

Bu nedenle hayallere değil, onlardan uzaklaştırılmış olmaya isyan ederim hep. Çünkü onlardır beni koruyan, umutlandırıp cesaretlendiren. Onlardan yoksun olanlardır beni asıl tedirgin eden. Yani karanlığı çağrıştıran durumlara sahip olanlardır beni ürküten, umutları mı da, cesaretimi de yıkmaya çalışan…

 

Tıpkı hayal kırıklığına uğratan ‘dostlarım' gibi... Hani her şeyinizi paylaşırsınız da, sonra fırsatını bulduğu anda size karşı kullanıp da pişman eden. Başka bir deyişle , sırtüstü yere vuran… En güvendiğiniz, bağlanmaya başladığınız anda bıçağı sırtınıza geçiren cinsten... Yani güvensizliğin korkuya, korkunun karabasana dönüştüğü bir dilim zaman... Nice emeklerle yaratılanı bir daha onarılamayacak biçimde kan ... Kristal bir bardak misali tuzla buz eden... Ve de ruhunuzun derinliklerinde izleri hep duracak olan...

 

Ama aynı zamanda gözya şlar ı nızı da akan bir pınar gibi harekete geçiren. Ve onlarla dış a vuran acınızın, tümcelerin koynundaki sözcüklerin kanatlarına sığınıp, gerçek dostlarınız a doğru kanatlanarak ancak paylaşıldığında , hayallerinize tekrar sarı lıp, umutla nabileceğ inizi, rahatlayabileceğ inizi de olanaklı kılan bir an...

 

İşte bu an sayesinde, Tanrı 'nın unuttuğu güneşin ülkesinde, Kuzey'in yalnı zlaştıran, insanın özleme boğulduğu kasvetli havasına rağmen, ışıyan taşlarda tarihe uzanabilecek gücü bulabiliyor insan.

 

Bu güçle dü şüncenin ihaleye çıkarıldığı, düşünenlerin de katlinin helal olduğuna ilişkin fetvaların verildiği, düşünsel açıdan kısırlaştırılmış, ruhsuzlaştırılmış, emir tüketicileri durumuna getirilmiş bir duruma isyan edebiliyor insan.

 

 

Ey parsel parsel görünen rengârenk ovayı konu edinen şiirlerin bakir imgelerine yansıyan ışık, düşüncenin en solgun, en hüzünlü deminde yakılan ağıtlara sen de mi seyirci kalmayı düşünüyorsun? Geceleri uçsuz bucaksız bir denize dönüşen koca bir ovanın hüzün yayan hıçkırıklarına sen de mi kulaklarını tıkacaksın? Yılgınlığa teslim olmanın sürekli bir biçimde esaret ürettiği koşullarda, darağacında sallanan düşüncenin kefensiz defnedilmeye çalışıldığını görmüyor musun? Ve her şeyin bir ölü yaprak izi bırakırcasına yittiğine bile alkış tutmanın bir özellik haline gelmesinin, insanı yiyip bitirmesine dur diyebilecek cesareti ve gücü ne zaman bulabilecek insanlar? Hüznün de yorulmaya başladığı bu dönemde, yenik de olsa, düşlerini yitirmemiş olsaydılar, bir gölge gibi ardımızda olan korkunun yerine, hiç olmazsa, acıyla özdeşleşen yenik düşlerine sığınmaya çalışabilirlerdi belki. Eskiden umut üfleyerek mest ederdi dağlarından aşağıları okşayarak esen rüzgar diyerek… Sevgililer içerlerdi onun serinliğinde birbirlerinin elinden badeyi, şimdi sadece çığlıklara yerini bırakmış bu topraklarda diye anımsayarak…

 

İşte böyle bir yerde, yani gerçeğin saklanmaya çalışan yüzünü göremeyen, görmekten korkan, onu gerçekle yüz yüze getirecek ‘korkutucu' ve de gizemli yolculuklara çı kma cesaretinden yoksun olan, birileri göstermeye çalışınca da gözlerini ısrarla kapatmaya çalışıp, içinde bulunduğu yanılsamayı daha bir yeğliyormuş gibi davrananların çoğunluk olduğu bir toplumda hayallerimi zor da olsa, korumaya çalışıyorum. Konu şmamaya zorlanarak, susmayı bir alışkanlık haline getiren böyle bir toplumun kendini tüketi şine tanık olmanın, dillendirilmeyen sözün dayanı lmaz ağırlığı altında ezilmemek için bu güçle çalışıp didiniyorum. şünenlerin azalmasıyla yoksullaşan ve bu gidi şata dur denilmezse, geleceği pek parlak görünmeyen bu toplumun, vurdumduymazlığının ayrımına varabilmesi, yeniden düşünebilmesi ve düş yetilerini harekete geçirebilmesi için çırpınıp duruyorum.

 

Değerleriyle doğru orantılı bir tutum sergilemekten uzak, hatta değerlerine karşı mobilize olmaya son derece elverişli bir hale getirilmiş yığınlara değerlerini, dahası, göğsümde bir çeyrek asır saplı duran ve adına sürgün denilen zehirli bir ok olduğu halde sürekli yapmaya çalıştığımı, yani hayallerini , hayallerimizi hatı rlatmaktan bıkmamak gerektiğini düşünüyorum.

 

Çünkü gözlerinde ışı ltının, bakışlarında hoşgörünün eksik olmadığı, sabrın ve zamana direnmenin örneği bir diyarda doğup büyüdüm. Dağların şehrinde izlerini sürdüm insanlığın çünkü.

 

Taşın büyüsü ve gücüne dayamışım sırtımı, geceleri de gündüzleri de görsel bir şölen sunan, kutsal bir emanet gibi korumaya çalıştığım yurdumda. Güne şin ve ateşin kutsandığı bir gelenekle beslendim. Bugünü geleceğe bağlayan huzurlu ve güvenli bir köprüde geçmişin zenginliğiyle doldu ruhum.

 

‘Ilı su' denilen tarih düşmanı yeni türden bir canavarın gazabına uğramak üzere olan Diyar-ı Hasankeyf'te izini sürdüm medeniyetlerin. Sularına gömülerek yok edilmek istenen Heskif'te yani...

 

Dağ ları huzura davet eden, pınarlarından ab-ı hayat akan bir diyarda, yüreklerin kuytuluklarında gizli de olsa, özenle büyütülen umudun topluma yitirilmiş görünen rengini tekrar vereceğine, değerlerin ısrarla tekrar öne çıkacağına, düşüncelerin zincirlerinden mutlaka kurtulacağına, hayallerin tekrar anımsanacağına ve umutların tekrar filizlenebileceğine ilişkin inancı, -isterseniz hayali diye okuyun- hep diri tutmaya çalıştım …

 

Ey satır aralarını okuyarak kodlarımı deşifre edip, sırlarıma ulaşmaya çalışan güzel okurum, ne olur, gözlerindeki sevgi ışıltısını hep koru. Güzel beyninin nimetlerini paylaşma özelliğini hep sürdür. Beni iyimserliğ inden, hoşgörülü yaklaşımından, dahası, insanı daha bir insanlaştıran özelliğinden, hayallerinden yoksun bırakma …

29.07.2007