Arşiv

Tarihin bir itiraf doğrultusunda algılanması

Hırçın dalgalarıyla boğuştuğumuz bir yüzyıl. Boğuk sesiyle uykularımızı kaçıran, düşlerimizi paramparça eden koca bir asır. Mavi umutlarımızı acılara boğduran, her yılı inkarın adı, her yılı ölümün ve korkunun kol gezdiği bir tarih. İşte bu koca asrın gün batımında ve yeni bir yüzyılın ilk şafağında, bir Avrupalının Berliner Tagesspiegel gazetesinde yayımlanan özel demecinde dünya tarihi bir itirafa  tanık oldu: ”1919 Paris Anlaşmaları'nda Kürtlerin devlet olmasına izin verilmemesi ağır bir hataydı.” Almanya’nın eski başbakanlarından Helmut Schmidt’in 80 yıllık bir hatayı itiraf etmesinin temelinde belki Kürtlerin haklarından çok, sorunun Avrupa’ya taşınma ve büyük kentlerin sokaklarında Avrupalının günlük yaşamının bir parçası olma endişesi yatıyor. Avrupa idealizmi nedeniyle bunlara katlanmaya akıl erdiremeyen eski başbakan ilgili demecinde bu endişesini ’Biz şimdi bu büyük ihtilafı AB'ye mi alacağız?’ biçiminde dile getiriyor. Ancak itirafın temel gerekçesi ne olursa olsun, tarihin doğru bir biçimde algılanmasına yardımcı olma yönünde bir işlev görmeye aday olduğu için de önemli olduğunu düşünüyorum.

Ülkemizde ikinci bir Lozan’la karşı karşıya olduğumuz ve gerçeklerin dile getirilmesinin salt iktidar tarafından değil, daha önce ‘muhalefet’ oldukları iddiasında bulunanlarca da suç sayılmaya başlandığı bir zaman diliminde, dünyanın  yeni umutlarla girdiği 21. yüzyıla, en temel haklarından hala yoksun olmasına karşın, geleceğe ilişkin umutlu olmaya çalışan Kürtler de her yeni bir dönemde olduğu gibi, hayal kırıklığına uğramanın oluşturduğu korkuyla ve Avrupa’nın işte böyle bir tarihi itirafı ile merhaba dedi

Ayrıca böyle bir itirafın uğradığımız bu tarihi haksızlığa dikkat çekip, ulusumuzun haklarının söz konusu hatanın düzeltilmesi ile ilişkilendirilerek saptanması yönündeki çabalarından ötürü, bellek kaybına izin vermeyen sağduyulu Kürtlerin, neredeyse ’suçlu’ bir konumda görüldükleri bir dönemde yapılmış olması, olayı daha bir ilginç kılıyor.

Ama sözü edilen itirafın konusu olan diyardan manzaralar hiç te iç açıcı değil. Umudun üstüne kara bulutların tümden çökmek üzere olduğu bir dönem... Karanlık bir geleceğe doğru sürüklenen ve “tarihi bir hatanın” kurbanı olan koca bir halk... Her karış toprağı “taş üstünde taş, gövde üstünde baş istemiyoruz” diyenlerin ”Edirne’de damızlanmış atlarının nallarıyla eşilmiş” bir zamanlar medeniyetin beşiğinin sallandığı bereketli topraklar... Bir tarihi hata... Ve bir itirafın sesine kulak tıkayıp, değerlerine karşıt kulvarlarda yarışmaya koşullandırılmaya çalışılan pusulasını şaşırmış insanlar...

Geçen yüz yılın başında yapılan tarihi bir hatanın doğrultusunda yıllardır ‘realist’ olmak adına haklarımız ve hedeflerimiz ile ilgili olarak yaptığımız kısıntılar ve bunun sonucu olarak uğradığımız değer aşınımı, ufkumuzun giderek daralmasını ve düşüncede korkunç bir sığlığı koşullandırmıştır. Buna ek olarak erdemlerde bir darlık yaşandığı da bir gerçektir. Bir ulus olarak sahip olmamız gereken hakların çerçevesi, belli dayatmalarla sürekli daraltılmış ve insanlarımız iradeleri dışında saptanan bir doğrultuya göre biçimlenmekten başka seçeneklerinin olmadığına inandırılmaya çalışılmıştır. Ortama ayak uydurma ve bizi baskı altında tutan merkezlerin çıkarlarıyla uyumlu bir politikanın mimarlığına soyunma yönündeki çabalar, ulusal davamızın çerçevesi ve saygınlığına yakışmayan bir düzeyde yoğunlaşmaktadır. Bir koca yüzyıl boyunca uygulamaya konu olduğumuz politikaların etkisiyle sürüklendiğimiz nokta, özgürlüğümüzü gasp eden merkezlerin ’uysal vatandaşları’ olmak için yoğun bir çaba içine girmemizdir. Davamızın büyüklüğüyle orantılı bir ulusal projenin ortaya çıkmasından ve Kürtlerin anılan proje doğrultusunda mobilize edilmesinden korkanlar, Kürt sorununa tarihin hiç bir döneminde tanık olunmayan bir biçimde müdahalede bulunmaya çalışmaktadırlar. Kürtlerin tarihi bir hatayı düzeltme istemi temelinde, tarihi bir itirafı zorlamaktan uzak verili durumu da, yarınlarımızı karartmaya yönelik bu konudaki girişimlerin başarılı olmasını kolaylaştırmaktadır.

Yazgımıza hep bizim irademizin dışındaki ‘çözüm seçenekleri’ hükmetmeye çalışmışlar. Ama biz de zaman zaman irademizi ona katmışız. Bugün de andığım olayı en katmerli bir biçimde yaşıyoruz. Başkaları bizim gerçekliğimizi  bizim adımıza -üstelik kendi çıkarlarından hareket ederek- adlandıracaklarına, biz kendi gerçekliğimizden ve doğal olarak kendi çıkarlarımızdan yola çıkarak adlandırabilmenin hem hakkına, hem cesaretine, hem de olanağına ve önceliğine sahip olmalıyız.

Bu sorun 20. yüzyılın başlarında gündeme gelen Avrupa’nın tarihi hatasının bir ürünü... Türkiye AB’ye alınsa da alınmasa da, Kürt sorunu Avrupa’yı direk ilgilendirmeye devam edecek. Asıl sorun, Kürtlerin -inanmadığı halde- kendi dışındaki yaklaşımlara göre biçimlenmeyi sürdürmeyi bir özellik haline getirme eğiliminde olmalarından kaynaklanıyor.

Bir dönemler ülkemizin sömürge olup olmadığı tartışılıyordu. Şimdi ise ülkemizin adı kayıplara karışmış, geriye yalnızca “başka bir ülkede azınlık” olan bir halkın “kimi hakları” tartışılıyor. Sorunun çözümüne ilişkin farklı yaklaşımlara sahip olmak başka, sorunu gerçek boyutlarıyla algılamaktan uzak olmak başka... Bu konuda düşüncelerin farklı olmasının doğal olduğu hep yinelenir. Her farklılığın mutlaka belli gerekçeleri vardır. Ancak sorunu ülkesinde çoğunluk olan bir ulusun hakları temelinde algılama, tarihi hatanın yinelenmesini önleyici bir işleve sahip olmanın ön koşuludur. Bunun dışındaki yaklaşımlar, sorunun köklü çözümünü ertelemenin ve gelecek kuşaklara içinden çıkılmaz bir mirasın bırakılmasının adıdır. Bundan ötürü tarihi hatanın yinelenmesi doğrultusunda bir işleve sahip olmaktan kaçınmanın yolu, sorunu söz konusu tarihi itirafın doğrultusunda algılayıp, ona uygun bir tutum sergilemekten geçer.

Tarihi bir hataya ilişkin tarihi itirafları zorlamak, günümüzün en temel ulusal ödevlerinden biri olarak gündeme gelmektedir. Tarihi böyle bir itirafın doğrultusunda algılamak, bizim Schmidt’in aradan 80 yıl geçtikten sonra gerçekliğe ulaşma ”hız”ından tasaruf yapmamızı sağlayacaktır. Böylece 80 yıl gecikmiş itiraflarla dövüneceğimize, tarihi yinelenmek gibi bir zahmetten kurtarmış oluruz.

Tarihi gerçeklere karşı kürek çekmenin bir erdem olduğunun aşılandığı ve yığınların bir itirafın sesine kulak tıkamaya koşullandırıldırılmaya çalışıldığı böyle bir süreçte ve özellikle İmralı’da devlete entegre olmamızı sağlamak için geliştirilen politikaların ürünü olarak gündeme gelen dayatmalarla büyük bir davanın çeperlerinden daha da sıkıştırıldığı ve beyinlerin değişik odakların kıskacında kıvrandığı bir dönemde, tarihi yinelenmekten kurtarma eyleminin öneminin vurgulanması daha bir önem kazanmaktadır.

Bir daha yinelemekte yarar var; başımız mezar taşına değdikten sonra, gömülenin biz olduğunu anladığımız an, yapılabilecek fazla bir şeyin olduğunu sananlar aldanıyorlar.

Kürtlerin Schmit’in itiraf düzeyine ulaşması dileğiyle...