Arşiv

”Makûs talih”imizin tarihinden bir bölümün düşündürdükleri*

I

Gelecekte yaşayabilmek

Geçmişte yaşamayı önermiyorum, geçmişin olumlu özelliklerini de sürdüren bir gelecekte yaşamayı daha anlamlı buluyorum. Ama geçmişte yaşadığımız olumsuzlukların gelecekte yinelenmesini ve yazgımızı hala belirler özellikte olmasını önlemenin en etkin yolunun da, söz konusu olumsuzlukların gerçek nedenleri ile saptanmasının bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum.

Dünya halkları içinde tarihini belki de sürekli yineleyen halkların başında geliyoruz. Tarihimizi yinelemeyi neredeyse bir alışkanlık, bir özellik haline getirmişiz. Tarih bilincinin ışığında ateşten bir çemberden geçebilecek beceriye sahip olmayı bir özellik haline getirmeden, söz  konusu yinelenmeyi önleyebilecek koşulları yaratarak, ulusal yazgımıza farklı bir yön verebilecek gelişmelerin yaşamasını beklemenin safdillik olacağını düşünüyorum.

Bizim için belki de en acıklı olanı, tarihimizin yoksandığı, ya da yazılmasının hala başkalarına, özellikle de bizi baskı altında tutan merkezlere bırakılmasının sürdüğü bir süreci yaşamamızdır. Bu alanda bir çarpıklık yaşanıyor. Bu çarpıklığı koşullandıran etkenlerin, dünümüzün karanlıklarda boğulmasına neden olan kötü emeller ve tarihsel hataların, bugünü içinden çıkılmaz bir acılar yumağına dönüştüren ve güneşli ve güzel bir geleceğimizi ipotek altına almaya çalışan ilişki türlerinin, zenginliklerimize yaklaşım temelinde, yıllardır bölgemizin yazgısı haline gelen, farklı çıkarların çatışma alanı olmamızdan kaynaklandığı bir gerçek.

Bölgenin stratejık konumu ve doğal zenginliklerı temelinde yükselen
uluslararası ittifaklara her zaman çarpan, gecikmiş ulusal bağımsızlık
hareketimiz, yirminci yüzyılın başında verili kaynaklara petrolün de
eklenmesiyle, çok güç bir döneme girmiştir. Başka bir deyimle, “makûs
taihimizi” adeta koşullandıran başkaları için bir nimet olan coğrafyamızın
stratejik konumu arttıkça ve zenginliklerimize daha büyük zenginlikler
katıldıkça, bizim ile ilgili hesaplar da daha da büyümektedir.

Dünyada büyük güçlerin siyasal ve stratejik önceliklerinin herşeyden daha önemli olduğu ve söz konusu öncelikler değişmeden, temel yaklaşımlarında bir değişimin olamayacağı artık iyice bilinmelidir. Bu genel bir kuraldır. Bundan ötürü, büyük güçlerin çekişme alanı olma özelliği açısından ön sıralarda yer alan, Ortadoğu gibi önemli stratejik bir bölgede, bu kuralı çiğneyebilecek farklı bir tutum beklememek gerekiyor. Herkesin çıkarı mazlumların taleplerinden çok daha önemlidir. Mazlumların talepleri çıkarlarına hizmet ettiği sürece, büyük bir gücün ilgisine mazhar olabilecektir.

Uluslaşma sürecinin hızlandırılamamasının ve bir ulus gibi davranmayı gerektiren özelliklerle donanamamanın koşullandırdığı yapısal sorunlarını çözemeden Kürt ulusal hareketinin yeni bir açılım yapabileceği kuşku götürür. Hem 1. Dünya Savaşında hem de 2. Dünya Savaşı`nda Kürtlerin “makûs talihi”ni değiştirebilecek ve ulusumuza güvenli bir gelecek sunabilecek koşullar belirdi. Ancak söz konusu koşulları iyi değerlendirebilen ulusal beceri ve duyarllılığı, ya da ulusal davranışı geliştirebilen uluslar bağımsız devletlerini kurdular. Biz bunu kullanamadık. Bu anlamda tarihi fırsatları kaçırmak gibi bir ulusal özellik edindiğimizi ayrıca eklemek gerektiğini düşünüyorum.

Bu nedenle büyük güçlerin çıkarlarının gerektirdiği farklı uluslararası ittifakların yanı sıra, kendi özelliklerinden kaynaklanan eksikliklerin koşullandırıdığı ortak ulusal bir projeye bir türlü sahip olamamaktan ötürü de Kürtler, uygun tarihsel koşullarda Orta Doğu`nun statukosunu ulusal talepleri doğrultusunda kökten değiştirebilecek bir zorlamada bulunabilme olanaklarını iyi değerlendirememişlerdir. Orta Doğu gibi dünyanın önde gelen istikrarsız bir bölgesinde, ulusumuzun uzun vadeli çıkarlarıyla örtüşebilme özelliği gösteren farklı uluslararası çıkarları dengeleyebilme becerisine sahip olmamızı olanaklı kılabilecek koşullar ve bu doğrultuda saptanacak bir ulusal hat, hem ulusal rüyamızın gerçeğe dönüşmesinde ve hem de son derece karışık olan bir bölgeye istikrar sunmakta öenmli zemin oluşturacaktır. Düş kırıklıklarını umuda dönüştürmenin olanaklarını ancak bu biçimde elde edebileceğimize inanıyorum.

Ulusal hareketin zorlu bir dönemeçten geçtiği ve belki de tarihinin en güç sınavlarından biri ile karşı karşıya olduğu bir dönemde, Birinci dünya savaşı`nın sonunda Lozan ile yazgısı çizilip, o günün özgürlük havasını soluması önlenen Kürtlerin, dünyadaki gelişmeleri görmezlikten gelerek siyasi alanda başarılı olabicekelerini düşünmek, tarihten ders almamakla eş değerdir. Böyle bir tutum ulusal geleceğimiz için tehlikelidir. Ancak gelişmeleri doğru değerlendirememek ve politikada dünya dengelerinin sürekli olduğu gibi bir yanılgıya düşmek te o kadar tehlikelidir.

Değerlerde küçülmenin sürdüğü, perspektiflerde inanılmaz bir sığlığın yaşandığı, gündeliğe takılmanın gelenekselleştiği ve bir yandan günceli yakalama adına tarihsel kaygıların ve temel değerlerin görmezlikten gelindiği, öte yandan da ideallerin sloganlara boğdurulduğu böyle bir süreçte, Kürtlerin büyük bir davanın özelliklerine uygun olarak hareket etmeleri gerekiyor.

II

Düşündüren sorular ve sorunlar

Yukarıdaki satırları yazmama 1946 yılında Mahabad Kürt Cumhuriyetinin yıkılmasından sonra Barzani’nin Sovyetler Birliği’ne geçişini ve bir döneme ait ilişki ve yaklaşımları konu alan bir istihbarat şefinin bir kitapta anlattıkları neden oldu. Bu istihbarat şefinin anlattıklarından almamız gereken derslerin olabileceğine inanıyorum. Bu nedenle sözünü ettiğim yazıyı İsveççeden Türkçeye çevirip, Serbesti dergisine bu yazı ile birlikte yayınlanmak üzere gönderiyorum. Bir döneme ışık olabilecek küçük bir ayrıntı gibi görünse de, bu ayrıntıların içine gizlenmiş sarsıcı belgesel gerçeklerin, bir büyük gücün çıkarları doğrultusunda, bir dönem Kürtlerin yazgılarına yön verilmesine aracı olan, bir istihbarat şefi tarafından dile getiriliyor olması, anlatılanları daha ilginç kılıyor. Söz konusu ilginçlik, yalnızca büyük güçlerin Kürtlerle ilgili stratejilerinin onları çıkarları doğrultusunda kullanma temelinde oluştuğunu göstermekte sınırlı değil, elbette. Ayrıca Kürt cephesindeki temel hedefleri ve özellikle Barzani’nin o dönem de, ülke sorununun çözümüne nasıl yaklaştığını göstermekle de, Kürt tarihi açısından ayrı bir özellik kazanmaktadır. Yıllarca otonomici diye karşı çıkılan bir liderin, bir büyük güç ile işbirliğine karşılık, her zaman bağımsız bir Kürdistan’ı öne sürdüğü ve bunu politakasının temeli haline getirdiği, o güç adına görüşmeleri yürüten birinci derecedeki yetkilinin ağzından aktarılması, söz konusu döneme ilişkin tartışmalara yeni bir boyut kazandıracağı kuşkusuzdur.

Politik mücadelede politik hedeflerin “realizm” ölçüsü yerine, hak ve değerlerin temel alınarak tesbit edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Eğer söz konusu bileşimde “realizm” ölçülerini de kullanmak gerekirse, yine de bunları reelleştirilebilinen hedefler ile bağlantılı olarak kullanmak gerektiğine inanıyorum. Çünkü hem dün ve hem de bugün realizm ve realist talepler adına Kürtlerin siyasal gelecekleri ile ilgili olarak hak ettikleri statü ve hedefler sürekli yontulmaya çalışılmıştır. Bugün belki de bu siyasal yontulmanın, ya da değer erozyonunun en kapsamlı ve tahripkar olanı yaşanıyor. Bu nedenle bu belgeyi okuduktan sonra kafamı kurcalayan sorulardan birkaçını buraya yazmadan edemiyorum. Soru olarak sıralamaya çalıştıklarım, siyasal tarih ile uğraşan bilim adamlarımızın daha fazla önem vermeleri gereken arastırmaya değer konular olsa gerek. Politikacılarımızın ise bu sonuçlardan çıkarması gereken derslerin neler olabileceğine ilişkin biraz daha kafa yormaları  gerektiğini düşünüyorum.

Örneğin; Barzani’nin ve de Sovyetler Biriği’nin 50 yıl önce realist olarak gördüğü “bağımsız Kürdistan” hedefi niçin 60’lı ve 70’li yıllardan itibaren “realist”liğini kaybeder oldu? Bu konuda temel etkenler nelerdir?

Kürtlerin belli bir dönemden sonra birden bire bağımsızlıktan otonomiye yönelmeleri neden realist oldu? Eğer bu siyasal hedef doğru ise son 30 yılda realistliğine gölge düşürülmeyen sözü edilen bu iddia ya da hedef niçin reelleşemedi? Özellikle de son on yıldan beri de-fakto “bağımsız” Güney Kürdistan'a otonomi-federasyon çerçevesinde uluslararası hukuksal güvencenin bir türlü sağlanamamasının, ulusal ve uluslararası nedenleri nelerdir?

Kürtler 1. Dünya savaşı sonrası aşamalı olarak siyasal hedeflerini sınırlamakla hangi "realist" hedefleri gerçekleştirebildiler? Parçalararası siyasal rekabet ve çatışmalarda, her parçadaki siyasal parçalanmışlığın neden olduğu, ulusal düzlemde siyasal bir irade birliğinin oluşamamasının ve bunun sonucunda ulusal-siyasal bir projeye sahip olamamanın anılan "realist" hedefler ile bir bağlantısı olabilir mi? Bunun Kürtlerin piyon olarak kullanılmalarını olanaklı kılan koşullar ile bir bağlantısından söz edilebilir mi? Ayrıca bu durumun Kürtlerin iç ilişkilerine olan etkisi ne olmuştur?

Bu belgenin ortaya çıkardığı başka bir gerçek olan, büyük güçlerin çıkarları gerektiğinde, Kürtler istemezse de, bölgede onları devlet olmaya zorlayan bir tutum egemen olmaz mı? O zaman da bu yolun en realist yol olduğuna ilişkin telkinler daha yoğun bir biçimde gündeme gelmez mi?

Sudoplatov “Bizim açımızdan Kürdistan Cumhuriyeti’nin kurulması, Orta Doğu’daki politik çıkarlarımızı savunmaya hizmet ediyordu. Bu İngiltere ve Amerika’nın bölgedeki çıkarlarını ve egemenliğini çökertmek için, bir yöntem idi. Fakat güç dengesi lehimize değildi” diyor. Düşünün bir kere, eğer Irak’taki Nuri Sait rejimi Sovyetler’in desteklediği askeri bir darbe ile devrilmemiş olsaydı ve bunun sonucunda Sovyetler’in çıkarlarına daha uygun müttefikler ortaya çıkmamış olsaydı, o zaman Sovyetler’in Orta Doğu politikasının egemen faktörü olma özelliğini sürdürebilecek olan Kürtlerin durumunda ne tür bir değişiklik gündeme gelebilirdi?

“Muhayyelden gerçeğe” varmayı sağlamak için üzerinde önemle durmamız gereken sorular...

III

Çeviriye ilişkin notlar

Elinizdeki belge Pavel Anatolij Sudoplatov tarafından ve Jerrold L ve Leona P Schecter’in işbirliği ile hazırlanmış ve ilk kez 1994 yılında Londra’da İngilizce olarak basılan bir kitaptan alınmıştır. Aslında bu kitap bir istihbarat şefinin anılarından oluşmakta, ancak onun ilişkilerine konu olan ulusları yakından ilgilendiren bilgilerin bulunduğu bir belge niteliğinde.

Serbesti dergisinin sahibi ve yazı işleri müdürü Sayın Ahmet Zeki Okçuğlu’nun isteği üzerine, Sayın Lütfü Baksi’nin arşivinden aldığım söz konusu kitabın
Kürtlerle ilgili sayfalarını İsveççeden Türkçeye çevirdim. Ancak Rusça
baskısının olup olmadığına ilişkin merakımı yenemedim ve Rusçayı iyi bilen
Ahmet Ferit arkadaşımı aradım. Böylece yazarın, kitabın Rusça baskısını
ancak 1997 yılında Moskova’da yayımladığını saptadım. Yani kitap belki
okuyucunun da tahmin edebileceği nedenlerden ötürü, ilk önce İngilizce
olarak piyasaya sunulmuş. Adını andığım arkadaşımın aracılığıyla İsve
ççe çevirisi ile aradan üç yıl geçtikten sonra yayımlanan Rusça baskısının bir karşılaştırmasını yaptırdım. Bu karşılaştırmada Sudoplatov’un genelde İsveççeye çevirilen İngilizce baskısının malzemesini temel almakla birlikte, bazı değişikler yaptığını gördük. Saptadığımız değişiklerin tümünü ayrıntılı bir biçimde yazmanın çok önemli olabileceğini sanmıyorum. Ancak kendimce önemli bulduğum ve karşılaştırmada ortaya çıkan kimi farklılıkları okuyucunun ilgisine sunmamın yararlı olabileceğini düşünüyorum.

  1. paragrafın ”O, Kürtlerin bu son yüz yıl içinde İran, Irak ve Türk egemenlerine karşı başlattığı” diye başlayan tümcesinde, İngizlerin adı yok, ama Rusça baskısında İngilizlerin de adı geçiyor.

 

”Şah’ın görüşme vaadi ile kandırdığı Barzani’nin akrabalarının tümü asıldı” tümcesi ile başlayan 3. paragraf, Rusça baskısında bu biçimi ile yer almıştır: “Bu ayaklanmadan kısa bir süre önce ayaklanan İran Kürtlerinin önderleri İran Şahı’nın görüşme vaadiyle kurduğu tuzağa düştüler. Tümü yakanlanıp asıldı. Bu tuzaktan sadece Barzani kurtulabildi

Yine 3. paragraftaki “Biz, batılı güçlerin Orta Doğu’daki egemenliklerinde istikrarsızlık yaratmak için Kürtleri kullanmak istiyorduk” tümcesi Rusça baskısında “Biz, İngiliz ve Amerikalıların Orta Doğu’nun Sovyetler Birliği’ne komşu olan ülkelerdeki egemenliklerinde istikrarsızlık yaratmak için Kürtleri kullanmak istiyorduk” diye yer almıştır.

Yine aynı paragrafta “... Orta Asya’ya yerleşmeleri, Kürdistan’ı özgürleştirmek için gelecekte Irak ve İran hükümetlerine karşı yürütecekleri silahlı savaşım yolunda, sadece bir mola, yani bir hazırlık dönemi olacaktı” tümcesi, Rusça baskısında şöyle yer almaktadır: “Kürdistan’a dönebilmelerini sağlayacak koşullar olgunlaşıncaya kadar, Özbekistan’da geçici olarak kalacaklardı”.

İsveççeden çevirdiğim metinde 4. Paragraftan sonra bulunmayan ancak Pavel’in 1997 yılında yayımladığı Rusça baskısında yer alan bölümü aşağıya yazıyorum:

“Bagirov Barzani ve adamlarını İran Azerbeycanı’nda isitikrarsızlık yaratmak için kullanmak istiyordu. Fakat Moskova Barzani’nin özellikle İngiliz yanlısı Irak rejiminin devrilmesinde daha önemli bir rol oynayabileceğini düşünüyordu. Bunun dışında özellikle de önemli olan bir şey vardı; biz o dönemde Orta Doğu ve Akdeniz’deki Anglo-Amerikan askeri güçlerin gereksinimlerini karşılayan petrol ürünlerini, Kürtlerin yardımıyla uzun bir süre engelleyebileceğimizi hesaplıyorduk.

Barzani ile yaptığım görüşmeden sonra Taşkent’e gittim ve Barzani’nin gelişi ile ilgili olarak Özbek liderini bilgilendirdim

4. paragrafın son tümcesi “Barzani’nin adamlarından bazıları Azerbeycan’dan Ermenistan’a geçip, orada bir kürtçe radyo istasyonu kurdular” tümcesi Rusça baskısında yer almıyor.

5. paragrafta yer alan “Barzani yerel makamların kendilerine karşı olan tutumlarından hoşnut değildi ve Moskova’daki merkezi hükümetin sorunu çözmek için müdahale etmesini istiyordu” adlı bölüm, 1977deki baskısında “Pasif bekleyişten ve yerel makamların tutumlarından hoşnut olmayan Barzani, kendisine daha önce verilen sözlerin yerine getirilebilmesi için Stalin’den yardım talebinde bulundu. O, Kürt askeri birliklerinin oluşturulmasında ısrar ediyordu” biçiminde yer alıyor. Ayrıca çevirdiğim metnin aynı paragrafında “Barzani, kontrolünü yitirmekten korkuyordu” tümcesi Rusça baskısında yer almıyor.

6. paragrafta “O, İngiliz ve Amerikan görevlilerinin Kürt ulusalcılarını kendilerine bağlamak için rüşvet verdiklerini belirtti. O, aynı zamanda Irak, İran ve Türkiye’deki gelişmeleri etkilemek için onun adamlarını kullarmak isteyen İngiliz istihbarat ajanlarıyla olan ilişkilerinden de söz etti” diye geçen bölüm, Rusça baskısında “Barzani Amerikan ve İngilizlerin Irak, İran ve Türk hükümetlerine baskı yapmak için, kendisini satın almak istediklerini belirtti.” biçiminde geçiyor.

8. paragrafta yer alan “O ilk etapta Kuzey Irak’ta bir Kürt Cumhuriyeti’nin kurulmasını; Türkiye ve İran’daki Kürt bölgelerinin ise ondan sonra bağımsızlıklarına kavuşarak, Kürt Cumhuriyeti’ne katılmalarının daha bir gerçekçi olduğuna inanıyordu” tümcesi Rusça baskısında bulunmuyor.

Yine 11. paragrafın som tümcesi olan “Onu herhalde ortadan kaldırdılar”, “Onu herhalde Barzaninin direktifi ile ortadan kaldırdılar” biçiminde geçiyor.

 

16. paragrafta yer alan “Kürdistan’ın yazgısı ne Kremlin, ne Londra ve ne de Washington’da hiçbir zaman insancıl bir sorun olarak görülmedi” tümcesi ile ilgi olarak Rusça baskısındaki değişikliği de, herkesin zaten biliyoruz diyeceğini bildiğim halde, önemli bulduğum için buraya yazıyorum: “Ne Kremlin, ne Londra ve ne de Washington’da Kürtlerin çıkarları hiçbir zaman dikkate alınmadı.” Ayrıca aynı paragrafta yer alan “Benden sonra Barzani ile görüşmeleri yürüten Michail Suslov, Irak’ta Nuri Sait’in devrilmesine karşılık, Kürt bağımsızlığına sınırsız desteğimiz konusunda söz verdi.” tümcesinde yer alan “Kürt bağımsızlığına...”  yerine “ ... otonomi için mücadelede...” diye geçiyor.

  Stalin’in istihbarat şefi anlatıyor*

Yazan: Pavel Anatolij Sudoplatov
Çeviren
:Mustafa Aydogan

 

Amerikan ve İngiliz dostları tarafından terk edildikten sonra, Şah’ın 
birliklerinin kurduğu tuzaklarla karşı karşıya bırakılan Molla Mustafa Barzani,
 kendisine bağlı isyancı aşiretler ile birlikte İran sınırını geçerek Azerbeycan
’a
girdi. Barzani’nin iki bin kişiden oluşan toplu, tüfekli ordusunu bin kişiden
oluşan aile fertleri de izliyordu. Sovyet Hükümeti’nin onları ilk olarak gözetim
altında tuttuğu kampa Barzani ile görüşmek üzere gittim. Abakumov beni
1947 yılında, Barzani’ye hem askerleri ve hem de onların aileleri için siyasi
sığınma hakkı tanımayı ve Özbekistan’da Taşkent’ten uzak olmayan bir kırsal
alanda geçici olarak yerleşmeleri önerisini sunmayı içeren bir talimatla Bakü’ye
gönderdi. Ben Barzani’ye Tass’ın müdür yardımcıcı ve Sovyet Hükümeti’nin
sözcüsü sıfatı ve Matveyev adıyla tanıtıldım.

Yazının tamamı