Arşiv

kût inkarın ikrarı mıdır?

   

Haklarımızın bir bütün olarak gasp edilmesinin sürdüğü, varlığımızın hala yadsındığı, buna karşın duyarsızlığın girdabında kıvrandığımız ve varlığı tehdit edilen bir ulus olma gerçekliğinin bilinci ve sorumluluğu ile davranma konusunda yeterli beceriye sahip olduğumuzu gösteremediğimiz koşullarda makûs talihimize bir yüz yıl daha ömür biçmeye çalışan bir politika ile karşı karşıyayız. UP adıyla kamuoyuna sunulan ve herkesi ‘Kürt varlığını inkar çizgisi’ne çekmenin bir çabası olarak gündeme gelip bizi bir asır daha oyalamayı amaçlayan söz konusu politika karşısında Kürt cephesinin büyük bir bölümünde ölgün bir hava egemen. Dört bir yandan sıkıştırılan ve düşünsel açıdan da tarihinin en yoğun müdahalesine maruz kalan Kürt cephesinin üzeri ölü toprağı ile örtülü gibi... 21. yüz yılın başında hala var olduğunu kanıtlamaya çalışan, yürekten ağlayan koca bir ülkenin çığlıklarına kulaklar kapalı, hüznü ise kendisini boğacak kadar büyük... Ama tüm bunlara  karşın Kürt cephesinin anılan bölümünde yine de yeni bir şey yok.

Bizi acılara boğan bir tarihin sorumlusu durumunda bulunan Avrupa’nın davranışının ise Türkiye ile ilişkilerine tarihi bir hatanın kökten düzeltilmesi temelinde yaklaşma konusunda tutarlı bir tutum sergilediğine ilişkin soru işaretlerini ortadan kaldıracak nitelikte olmadığı açıktır. Çünkü Avrupa Birliği Aralık 1999'da aldığı kararla kendi değerlerinden resmen taviz verip, Avrupa'ya giden yolda Türkiye'ye yeşil ışık yakmıştır. Bu kararın Heider'in koalisyon hükümetinde yer almasından ötürü, Avusturya'nın neredeyse AB'nin gazabına uğramakta olduğu bir döneme rastlaması da başlı başına bir talihsizlik örneğidir. Heider yüzünden kendi üyesi olan bir ülkeye yaptırım uygulayan AB, Helsinki'de MHP'li bir koalisyonun hükümet olduğu Türkiye'yi adeta ödüllendirmiştir. Ölçülerde ortaya konulan çifte standartın, temel değerler konusunda AB'ye olan güveni sarsmaması düşünülemez. Avusturya'ya yaptırım uygulamaya yol açan özellikler Türkiye'de söz konusu ülke ile karşılaştırılamayacak ölçüde vardır. Kürtlerin bu konuda da Avusturya örneğinden yola çıkarak, AB'nin Türkiye ile değerleri temelinde daha farklı bir ilişki türü geliştirmesi için bir politika yürütmeleri gerekiyordu. Bu nedenle Kürtlerin Avusturya olayını gerektiği biçimde değerlendiremediklerini düşünüyorum. Hele Helsinki kapılarında Türkiye’nin aday üye olarak kabul edilmesi için bar bar bağırıp, sözüm ona Kürtlerin lehine sürece ‘katkı’ sunmaya çalıştıklarını iddia edenlerin hala kabul görür olmalarını tarihimizin en duyarsız dönemini yaşadığımıza bağlıyorum.

Bir halk olarak geleceğimizi çok yakından ilgilendiren böylesi önemli bir konuda, Kürtlerin ortak bir ulusal çizgiyi hala tutturamamış olması ve bunun ışığında ortak bir ulusal davranışı örgütlemekten uzak durumu da, haklarımız ile ilgili olarak öne sürülen koşulların AB belgelerinde hak ettiğimiz biçimde yer almasını sağlamaya yönelik çabaların başarı şansını azaltan temel etkenlerden biridir.

Kürt sorununu ulus ve ülke boyutuyla görüp Kürtleri bu sorunun çözümünde bir taraf olarak görmek bir yana, Kürtlerin adından bile söz etmeyen ve sorunu sanki Türkiye’nin Kürtlerin inkarına dayalı ve onu süreklileştirmeyi öngören sözüm ona kimi ‘duyarlılıklarını’ dikkate alan bir genelleme içinde geçiştirmeye çalışan KOB’ye ilişkin ortak bir Kürt duruşunun yokluğu, sürecin Kürtler açısından en olumsuz özelliklerinden biri olsa gerek. Hele kimi Kürtlerin, halkımızın kendi ülkesinde bir statüye kavuşma çabasını görmezlikten gelen -ancak uygulandığında Türkiye’de genel olarak demokrasi açısından yararlı olacağı ve özel olarak da halkımızın durumunda belli bir iyileştirmeyi sağlayacak olan- KOB’yi körü körüne destekleyerek bunun Kürtlerin düşünsel zemini ve Kürt ittifakının ortak programı olmasını önerebilmelerine akıl erdirmek çok güç. KOB’nin demokratik dönüşümleri ön gören ve genel azınlık haklarına vurgu yapan kimi özelliklerini, ad vermemesine ve yetersizliğine rağmen desteklemek başka, ona bütünüyle kilitlenmek başka. Bundan ötürü, KOB’nin ne anlama geldiğinin kavranıldığı konusunda kuşkulu olduğumu da belirtmek gereğini duyuyorum.

Üyelik için Türkiye’nin yerine getirmek zorunda olduğu bir koşullar paketi olan KOB’ye yanıt diye kamuoyuna sunulan UP ise Türkiye’nin Kopenhag kriterlerini nasıl yorumladığının belgesi niteliğindedir. KOB ile UP arasındaki farkın görmezlikten gelinemeyeceği bir gerçek. Ancak buna rağmen ne Türkiye’nin üyeliği için bir koşullar paketi olan KOB`de ve ne de Türkiye’nin anılan koşulları yerine getirmenin programı olan ve yazımın ilerleyen bölümlerinde değindiğim UP`de Kürdün ”K”sine rastlamanın olanaklı olmadığı da ayrı bir gerçektir. Örneğin; KOB’de Kürt sorunu anılmadan geçiştirilmekte, ama Kıbrıs sorunu çok açık bir biçimde adlandırılabilinmekte ve üstelik söz konusu sorunun kapsamlı bir çözümü için yapılacak desteğin doğrultusu bile belirtilmektedir.

Bu nedenle AB belgelerini doğru anlamak zorundayız. 29 maddeden oluşan Kopenhag kriterlerinin Üyelik hükümleri, Ekonomik kriterleri, Hukuk Devleti olma ve Dış ilişkiler adlı temel bölümlerinden Kürtleri en yakından ilgilendiren ‘Hukuk Devleti Olma’ başlığını taşıyan bölümün “İnsan hakları” alt başlığıyla yer alan alt bölümünde şöyle denilmektedir: “Temel hakların hukuki kurallara dayanması, vatandaşların eşit olması, insani muamele görmesi.” Türkiye zaten bu konuda bir sorunun olduğunu kabul etmiyor.

Yine aynı temel başlığın “Azınlık hakları” adlı alt başlığında şöyle denilmektedir;
”Azınlık haklarının anayasal teminat altına alınması.”

Türkiye bunun Lozan Antlaşması ile zaten gerçekleştirildiğini öteden beri ileri sürmektedir. Çünkü Türkiye Lozan Antlaşması’na atıfta bulunarak orada kimlerin azınlık olarak kabul edildiklerini anımsatmaya çalışmaktadır. Lozan’da da azınlıklar belli sayıdaki gayrimüslimlerle sınırlandırılmıştır. Bunun dışında herhangi bir azınlık kabul edilmemektedir.

 

Avrupa Komisyonu’nun 1999-2000 yıllarına ait Türkiye ile ilgili gelişme raporlarının azınlık hakları alt başlığında AB belgelerine adıyla ile yansıyan Kürtlerin ve haklarının, Türkiye’de kimi siyasi çevrelerin ‘Avrupa isim vermeden bölmek istiyor’ biçiminde de ifade edilerek hiç adlandırılmadan KOB’ye yansıtılmasının gerekçelerini Kürtlerin de siyasal olrak bir değerlendirmeye tabi tutmalarının önemli olduğuna inanıyorum. Bu nedenle KOB’yi asgari program yapan Kürtlere, bir de gelişme raporuna bakmalarını tavsiye ediyorum. Avrupa Parlamentosu’nun 1990 yılının Ocak ayından itibaren bütün toplantılarında Kürtlerin Orta Doğu’da yaşadıkları ülkelerin sınırlarının zora dayalı değiştirilmesini dışlayan, ancak bu çerçevede siyasal geleceklerini belirlemelerine de açık destek veren kararları birden nasıl unutulabilindi? Ya da örneğin; 1997 yılında yapılan Lüksemburg Zirvesi’nde aday üyeliği rededilen Türkiye’ye karşı Kürt sorunu ismen zikredilip, şart olarak ileri sürülmesine ve aday üyeliğin rededilmesinin temel gerekçelerinden biri olarak belirtilmesine rağmen, Helsinki Zirvesi’nde nasıl oldu da bütün bunlar unutulup, Türkiye’nin aday üyeliğine karar verilebilindi? Lüksemburg Zirvesi’nden 1999 Helsinki Zirvesi’ne kadar geçen süre içinde bu alanda neler değişti? Son 15 yılda Türkiye’nin AB üyeliği konusundaki görüşmelerinde Kürt sorununu sürekli olarak adıyla sanıyla gündemde tutan Avrupa’nın Türkiye’nin lehine değişen tutumunu nasıl yorumlamak gerekiyor? Avrupa’nın KOB’de Kürt sorununu görmezlikten gelmesi ve onu artık siyasal bir sorun olarak görmeyi bir kenara bırakıp, siyasi bir çözümün sözünü etmekten kaçınması nasıl açıklanabilinir? Bu konuyu hem dışımızda ve hem de içimizde yaşanan gelişmeler bağlamında ele almak ve biraz daha kafa yormamız gerektiğini düşünüyorum. KOB’ye kilitlenen Kürt kesiminin asıl gözden kaçırdığı nokta budur. Çünkü Kürt sorununu görmeyen her iki belgede de Kürtlerin kabul edemeyeceği geçiştirme çabası da gösteriyor ki KOB’yi iyi incelemeden körü körüne desteklemek, hatta daha ileri giderek bunun Kürtlerin ortak programı olması gerektiğini ileri sürmek, bir yandan Kürtleri -en iyimser bir yorumla- azınlık görmek, öte yandan da Kürtlerin siyasal bir statü isteminin olmadığını savunmakla eş değerdir.

Türkiye’nin KOB’den cesaret alıp hazırladığı program ise geleceğimiz üzerine oynanan oyunun ne kadar tehlikeli olduğunu göstermeye yetmektedir. İki yıldır “demokratik cumhuriyet” demagojisiyle uyutulmaya çalışılan bir halka sözüm ona KOB’nin koşullarını yerine getirmek amacıyla hazırlanıp, ‘Ulusal program’ adıyla kamuoyuna sunulan program Türkiye’nin 80 yıllık inkar mantığını sürdürmekte ısrar ettiğinin bir belgesi olmanın yanında, ayrıca “Kürt halkı adına” MGK’dan umut bekleyenlerin de siyasal fiyaskosu olarak gündeme geldi.

Türkiye’de Avrupa’nın temel değerleri doğrultusunda köklü değişimlerin antlaşmalara imza atmakla hemen yaşanacağını sananların da hayal kırıklığı sürüyor. Türkiye söz konusu program ile ayrıca Kopenhag kriterlerini nasıl yorumladığını ve söz konusu kriterlere tam uyacağız dediğinde, neleri anladığını ve bu bağlamda neleri yapmak istediğini ortaya koydu. Bu anlamda UP Türkiye’nin Kopenhag Kriterleri’ni kendine göre yorumlamasının da bir belgesi olarak algılanmalı.

KOB’ye bile yanıt olmaktan uzak ve TÜSİAD’ın da kabul edemeyip, ona karşı bir rapor hazırlamak gereğini duyduğu UP’de Kürt yok. Boşuna aramayın. Olmayan bir halkın haklarından da söz edilemeyeceği açıktır!

Kürtler açısından UP mantığını anlamak güç değil. Çünkü UP Kürt halkının ulusal demokratik hakları ile ilgili olarak Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana sürdürülen çizginin olduğu gibi sürdürülmesinden öte bir anlam taşımamaktadır. Bu program Kürt halk gerçeğini yok sayan ve bu konuda hala katı ve inkarcı bir politikanın geçerli olduğunun kanıtıdır. UP Lozan’ın inkarcı mantığını terketmek bir yana, herkesi bu çizgiye çekmenin somut bir çabası olarak karşımızda durmaktadır. Bu politikanın bir diğer adı da, Kürt ulusal demokratik hareketinin TC devletine siyasal entegrasyonudur. Bundan ötürü Türkiye’nin Kürt sorunu konusunda bir politikası olmadığını ileri süren görüşlere katılamıyorum. Çünkü Türkiye UP ile de Kürt sorununa nasıl yaklaştığını açık bir biçimde ortaya koymuştur. Türkiye UP ile Birlik için temel olan kriterleri nasıl yorumladığını ve kendinden beklenen adımları atmayacağını ortaya koymakla kalmamış, ayrıca AB’nin son bir yıl içinde temel değerler konusunda gittikçe yumuşayan ve sözüm ona Türkiye’nin ‘duyarlılıklarını’ gözönünde bulundurmaya çalışan toleranslı tutumunu kendi çıkarları doğrultusunda nasıl kullanabileceğini de herkese göstermiştir.

Bununla Türkiye’deki çeşitli çevrelerce yapılan kimi tartışmaları görmezden gelmek istemiyorum, ancak şu ana kadar ortaya konulan çerçevenin de, Kürt gerçekliğini bir bütünsellik içinde kavramaktan uzak olduğu da açıktır.

Mevcut gelişmelerin karşısında Kürt cephesinin büyük bir bölümünün durumu ise içler acısı. Siyasal atmosfere sükût egemen. Toplumumuzun büyük çoğunluğu sessiz. İnsanlarımız dilsiz. Kürt cephesinin anılan kesimi duyarsızlığın kollarında tepkisiz...

Ama Siyasal atmosfere egemen olan sükutün toplumsal bir ikrara dönüşmemesi için Kürtlerin geleceğini daha bir karartmaya aday olan bu durumun mutlaka değişmesi gerekiyor. Bunun da yapılması gerekenlerin sağlıklı bir tesbitiyle yakın bir ilişkisinin olduğuna inanıyorum. Peki yapılması gerekenler nelerdir? Her şeyden önce Kürtlerin öncelikleri ve duyarlılıklarının belirlenmesi bir zorunluluktur. Bunun için bugün yapılması gerekenler, ne bazılarının dediği gibi Sevr’in sözüm ona ’ayrılıkçı’ karakterinden ötürü yadsıma, ne de günümüze uyarlanmaya çalışılan yeni bir Lozan’ın Kürt halkının ulusal çizgisi olamayacağı gibi, Kürt halkını taraf olarak görmeyen ve Kürtlerin adından dahi söz etmeyen KOB’ye körü körüne koşulsuz bir desteğin de, ulusal çizgimiz olamayacağına uygun bir davranışı geliştirmekten başka seçeneğimiz yoktur.

Bundan hareketle söz konusu belgeyi tümüyle yadsımayı temel alan bir politikanın yürütülmesinin yanlış olduğunu, buna karşın Türkiye demokratik güçlerinin ve Kuzey Kürdistan halkının yıllardır uğruna savaşım verdiği kimi sorunların çözümünü de ön gören Katılım Ortaklığı Belgesini, Kürt halkının ulusal demokratik haklarının boyutuyla ilgili bir değişime uğratmanın koşullarını oluşturmaya yönelik bir tutum içinde olmanın temel alınması gerektiğini düşünüyorum.

Bir gerçekliğe parmak basmakta yarar var. O da, görüşmelerde taraf olarak yer almayan Kürtlerin KOB’yi değiştiremeyeceği, bundan ötürü onu değiştirebilecek merkezleri etkilemeyi, bu yolda bir yöntem olarak benimsemeleri gerekir.

Bu etkilemenin AB Türkiye ilişkilerinde Kürtlerin de taraf olarak yer almasının bir koşul olarak benimsenmesi doğrultusunda olmalı. Çünkü Kürtleri ve onların topraklarını ilgilendiren her antlaşmada Kürtlerin bir taraf olarak bulunması zorunludur. Bunu yadsıyan herhangi bir antlaşmanın Kürtler tarafından meşru görülmesi beklenemez. Kürtlerin de söz konusu koşulla bağlantılı olarak taraf olmanın örgütsel zeminini yaratmaya yönelik çabalarını bir sonuca vardırmaları gerekiyor.

Kürtler kendi gelecekleriyle ilgi karar verme hakları üzerine herhangi bir siyasi ipotek konulmasını kabul etme, ya da bu anlama gelebilecek bir talep ileri sürme gibi tarihi bir hataya düşmeme konusunda son derece duyarlı olmak zorundadırlar.

 Kürtler bir yandan AB değerleri doğrultusunda ulusal demokratik hakları ile ilgili olan çerçeveyi genişletmeye çalışırken, diğer yandan da azınlık olmadığımızın, kendi coğrafyamızda çoğunluk olduğumuzun kurulmakta olan bir koca devletin resmi belgelerinde yer almasını sağlamaya yönelik uzun erimli ortak bir ulusal çaba içinde olmak zorundadırlar. Yani bir yandan verili olanaklardan yararlanmaya çalışırken, öte yandan da kendi coğrafyasında çoğunluk olan bir halk gerçeğinin AB'nin çizgisi olmasını sağlayacak bir politika yürütmemiz gerekiyor. Anılan iki çalışma birbirlerine karşıt değil, tersine birbirini bütünleyen, biri verili olanağın rasyonel bir biçimde değerlendirilmesi, diğeri de Kürtlerin kendi geleceklerine ilişkin kendileri tarafından tesbit edilen ulusal-siyasal hedefleridir. Yani Kürt ulusal demokratik haklarıyla ilgili çerçevenin uygulanması için uygun siyasi atmosferin yaratılması ve Kürt sorununun siyasal statü konusunda bizim de duyarlılıklarımızı gözeten ve kendi geleceğimiz ile ilgili karar vereceğimiz mekanizmaların yaratılarak, Kürt sorunun demokratik ve adil bir çözümünün koşullarının oluşturulmasına yöneliktir.

Yukarıda belirttiklerimi özetlemeye çalışırsam;  
- Her şeyden önce KOB ve Kopenhag kriterlerinin Lozan ruhu ile yorumlanmasının herkesi sarmasını önlemeye yönelik bir çalışmayı yapmak zorundayız. Kürtlük ve Kürt olarak yaşamak hiç bir Kürt politik örgütünün tekelinde değil, her Kürt insanı için bireysel boyutta da bir onur ve kişilik sorunudur. Bu nedenle 20. yüzyıldaki Kürt yazgısının özelliklerini  21. yüzyılda da egemen kılma çabalarının boşa çıkartılması için politika ile aktif bir biçimde uğraşan Kürtten sıradan yurtsevere kadar, herkese sorumluluk düşmektedir.
 
- Yalnızca Avrupa’nın Türkiye’ye dayattığı konuları yinelemeyi bir politika haline getirmeyi aşmak gerekiyor. Bu noktada yapılması gereken, AB’nin söz konusu dayatmalarda tutarlı olmasını gözlemek olmalı.  
- Ulus haklarımızın ‘Türk yurttaşlarının bireysel hakları’ çerçevesinde boğdurulmasına seyirci kalmayan bir tutumu politika haline getirmek gerekiyor.  
- Bir yandan Katılım Ortaklığı Belgesi’nin ortaya çıkaracağı olanakları iyi değerlendirmek, diğer yandan da
KOB ile sınırlanmayı kabul etmeden, O’nu Kürt halkının ulusal demokratik haklarıyla orantılı bir değişime uğratmayı esas almak gerekiyor. Yani ulus gerçekliğimizi ve bundan doğan haklarımızı AB’ye tüm boyutlarıyla kabul ettirebilmeyi temel  yönelimlerimizden biri olarak algılamak lazım. Bunun bir AB çizgisi olması için yoğun bir ulusal çaba içinde olmamız gerektiğine inanıyorum.
- Kürtlerin Türkiye AB ilişkilerinde doğrudan bir taraf olmasını dayatmak gerekiyor. Kürtler bir taraf olarak üyelik sürecinin hem danışma, hem de karar platformlarında yer alabilmenin olanakları ve mekanizmalarını yaratmak durumundadırlar.
- Bu konuda Kürt cephesinin ortak bir ulusal hatta buluşması için gerekli düşünsel zemine ve bu temelde yükselen ulusal bir örgütlülüğe sahip olmanın koşullarını yaratmak bir zorunluluk olarak algılanmalı.
-Varlığımızı yadsıyan anlaşmalara karşı sessizliğimizi bozarak haklarımızı dillendirmek, ulusal haykırışımızı gerçekleştirmek gerekiyor.

 

Ve sükûtün ikrar olmadığına ilişkin ulusal tutumun sergilenerek, sükûtün egemenliği altında inleyen Kürt cephesinde yeni bir şey yok demek zorunda kalmayacağımız günlerin özlemiyle yanıp tutuşan yüreklere umut aşılayabilmenin koşullarını yaratmaya yönelik çabaların daha bir yoğunlaşması dileğiyle...

 

Stockholm, 07.06.2001