Arşiv

Temel değerlerde ısrar

Gittikçe büyüyen bir umutsuzluk kasırgası her tarafa yayılma eğiliminde olduğunun işaretlerini veriyor. Bu umutsuzluğun, bir türlü örgütlenememekten kaynaklandığı ortada. Kürt cephesinde tüm toplumun etkisini ağır bir biçimde duyumsadığı bir örgütlenme krizi yaşanıyor. Yoğun girişimlere karşın bu alandaki gereksinim hala giderilebilmiş değil. Bu dönemin dikkat çeken bir özelliği de, krizin aşılabilmesi için legal alanın açık bir biçimde ön plana çıkmış bulunmasıdır. Adı anılan alan –herkesçe bilinen nedenlerden ötürü- yakın tarihimizin hiç bir döneminde toplumu bu ölçüde sarmamış ve kitlelerin ilgisine bu ölçüde mazhar olamamıştı. Bu nedenledir ki legal alanda partileşme girişimlerine sahne olan bir zaman dilimi yaşanıyor.

Ama açıktır ki çeşitli girişimlere rağmen bu alanda hala büyük bir boşluk var. Herkes bu boşluğu doldurmanın kaygısı ile hareket etmek istediğini öne sürmekte ve bu yönde bir çaba içinde. Söz konusu boşluğun nasıl doldurulacağına ilişkin farklı görüşlerin olduğu bir gerçek. Ama en azından bu alanı örgütleme konusundaki gereksinimle ilgili bir ortak saptama var. Buna karşın söz konusu alana yaklaşım biçimi, Kürtler açısından ne yazık ki hala bir çarpıklığı ortaya koymaktadır. Peşinen söylemek gerekirse, bu çarpıklık aşılmadığı sürece anılan alanın ulusal demokratik istemleri geliştirme işlevini yerine getirebilmesi olanaksız gibi görünüyor. Çünkü bu alandaki gereksinimlere yanıt olabilecek girişimleri yoğunlaştırmanın, söz konusu alana yaklaşım biçimi ile çok yakından ilgili olduğunu düşünüyorum.

Legal alandaki boşluğu doldurmak için ard arda beliren başarısız girişimlere tanık olunuyor. Her başarısız girişimden sonra da kaçınılmaz parçalanma, dağılma ve karşılıklı suçlamalar yaşadığımız dönemin neredeyse bir özelliği haline gelmiştir. Bu ilişki türü kadroları daha bir yıpratmaya devam etmektedir. Bu saptamadan hareketle, başarısızlıkla sonuçlanan her girişimden sonra hayalkırıklğına uğramayı, bu konudaki kaygıları anlayışla karşılamama rağmen, yine de bir kenara itmek gerektiğine inanıyorum. Bu başarısız girişimleri yalnızca politik kadroların beceriksizliği ile açıklamanın ve her başarısız bir girişimden sonra değişik kadroların birbirlerini suçlamayı adeta bir alışkanlık, bir temel davranış biçimi olarak gündeme getirmelerinin ve sorunu bireylere indirgeme gibi yüzeysel bir yaklaşımı öne çıkarmalarının gerçekçi bir tutum olduğuna ilişkin kuşkularımı belirtme gereksinimini duyuyorum. Üstelik bu tür bir tutum, sorunu daha da karmaşıklaştırmakta ve ortak zeminde birlikte hareket etmeleri gereken kadroların birbirlerinden soğumasını, aralarında belli bir güvensizliğin oluşmasını koşullandırmaktadır. Bu nedenle ortak zemini yakalama çabasına karşı olumsuz bir işlev gören böyle bir tutumu dışlamak ve birlikte hareket etmesi gereken kadroların bu alana katkı sunmalarının önündeki engelleri ortadan kaldırmaya çalışmak da gerekiyor.

Buna her dönemden daha çok gereksinim duyulmakta. Çünkü bugün Türkiye’de Kürtlerin temsil hakkının gaspını sürdürmek isteyen bir politika gündemde. Bu halkın söz konusu politikayı başarısız kılması için de kadroların yıpratılması lüksüne fazla tahammül edemeyeceği ortada. Buna ek olarak her şeyden önce sözünü ettiğim temsil hakkını tutarlı bir biçimde savunabilmenin olanaklarına sahip olmak gerekiyor. Ama Kürtlerin legal siyasal alandaki dağınık durumu bu boyutuyla sürdüğü müddetçe, hem bu hakkı yeterince savunabilmenin olanaklarını yaratmak, hem de bu hakkın savunulmasının somutlaştığı bir yapıyı ortaya çıkarabilecek beceriyi ve duyarlılığı gösterebilmek son derece güç gibi görünüyor.

Bu nedenle dağınıklığa son vermek ve ortak bir zemini yakalamak son derece ivedi bir ödev olarak beliriyor. Ortak zemini yakalayabilmek için de, her şeyden önce İmralı’da geliştirilen politikanın ulusal bir politika olmadığının yüksek sesle dile getirilmesi gerektiğine inanıyorum. Devletin Kürdü olmayan ve söz konusu politika ile kendisi arasına mesafe koyma beceri ve yürekliliğini gösterebilen birey ve güçlerin, Kürtleri -demografiye süngü gücüyle yapılan müdahelenin ortaya çıkardığı sonuçları kendi politikalarında kullanarak- devlete siyasi olarak entegre etme projesini gerçekleştirme çabası olarak gündeme gelen bu tutuma seçenek olabilecek Kürt davranışını örgütlemenin temel öğeleri olduğu gerçeğinden hareket edilmelidir. Yani "Cumhuriyet’in" bir gücü olmayı değil, bizzat onun ülkemizin özgürleşmesini engelleyen işlevine dur diyebilecek ve yüz yıllardan bu yana hep baskıya maruz kalmış mağdur bir diyara soluk aldırabilecek Kürt duruşunu örgütlemek dönemin dayattığı görevlerin yerine getirilmesinde anahtar role sahiptir.

Bu duruşun legal bir partide somutlaştırılması her şeyden daha bir öne çıkmış durumda. Bu nedenle Kürtlerin ortak bir legal parti projesine acil olarak gereksinimi var ve sürecin özellikleri, bu projenin yaşama geçirilmesi için bizi zaman geçirme konusunda hiç de elverişli olmayan bir durum ile karşı karşıya bırakmakta. Bu proje ulusal demokratik güçlerin ortak noktaları üzerinde temellenmeli. Ortak etkinlikleri örgütlemede ayrılık noktalarını öne çıkarmayı, neredeyse bir gelenek haline getiren ulusal demokratik güçler, sürecin dayattığı ödevleri yerine getirebilmek ve bu güç dönemi özgürlük, demokrasi ve barışın egemen olduğu bir topluma doğru yolalışı daha bir olanaklı hale getirebilmek için birlikçi, ortak iş yapıcı, farklılıkları hoşgörüyle karşılama gibi özellikleri geliştirmek zorundadır. Eski gelenek, bu anlamda başarısızlığın adıdır. Bunu defalarca yaşadık. Hepimiz az çok bu yanlış geleneğin kurbanıyız. Yeni kurbanları önlemek ve toplumumuza soluk aldırmayı sağlayabilecek koşulları yaratmak için ulusal demokratik güçlerin bu parçalayıcı, bu kendinden başka kimseyi kabullenemeyen hoşgörüsüz, anti demokratik, diyalog ve barış karşıtı tutumu dışlamak zorunda olduğunu artık anlamaktan başka çaresi yoktur.

Bunun için toplumsal mutabakatın temel alınarak siyasal bir Kürt temsilinin ortaya çıkarılması son derece önemlidir. Bunun şimdiye değin neden ortaya çıkarılamadığı üzerinde kafa yormanın da önemli olduğunu düşünüyorum. Bana göre, bu konuda Kürtlerin kafalarının net olmaması ve sözünü ettiğim alana düşünsel temelde yaklaşmayı temel alamamaları, tutarlı bir seçeneğin ortaya çıkmasını son derece güçleştirmektedir. Bu konuda elbette farklı görüşler olacaktır. Bunda bir anormallik de görmüyorum. Çünkü farklı düşüncelerden korkmanın anlamsız olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte bunun ulusal demokratik haklarımızı elde etme çabasına ivme kazandırabilmesinin, bu halkın coğrafik zeminini yakalayabilmesiyle çok yakın bir ilişkisinin olduğunun altını tekrar çizmek gerektiğini ve ancak bu perspektifle sorunun gerçekliğiyle ilintili çözümler konusunda bir zenginlik olarak işlev görebileceğini düşündüğümü de belirtmek istiyorum.

Örgütlenme alanında, aslında özellikle de legal parti konusunda bir boşluk olduğunu herkesin bildiğini bildiğim halde yukarıda dile getirmeye çalıştım. Peki bu boşluğun doldurulması için Kürtler ne yapmalı? Bu boşluk Türkiyeli bir parti ile doldurabilinir mi? Ulusal demokratik hareketin gelişimi ve ulusumuzun kendi ülkesinde hak ve özgürlükleri ile ilgili olarak yürüttüğü davanın özellikleri dikkate alındığında, böyle bir parti ulusumuzun istemlerine yanıt olabilir mi?

Kürtlerin yaşamın her düzeyinde ulusal örgütlenmelere sahip olması gerektiğini düşündüğüm zaten yazının okunmaya başlanmasıyla çok açık bir biçimde ortaya çıkıyor. Çünkü bana göre bir ulus gibi davranabilmenin ön koşulu budur. Yukarıda değinmeye çalıştığım gibi sorunun hangi çözüm biçimi öne çıkarsa çıksın, asıl ve önemli olan, çözümün Kürt tarafının örgütlü varlığıdır. Bugün diğer alanlardaki örgütlenmelere göre alabildiğine öne çıkmış, cazibesi ve olanakları gün geçtikçe artan legal alandan Kürtlerin alınması gereken verimi alabilmelerinin ancak böyle olanaklı olabileceğine inanıyorum. Bu genelde Kürt kimliğinin her düzeyde örgütlenmesi için de böyledir, özel olarak kendini dayatan partileşme olgusu için de böyledir. Çünkü her alanda bir kopuş, kendine geliş, kendini temel alış davranışlarımızın belirgin özelliği olmalıdır. Eğer Kürtler bunu gerçekleştirebilirse, ulusumuzun dünya ulusları arasında layık olduğu yeri almasını sağlayabilecek çözümlerden daha geri çözüm dayatmalarının sonuç alıcı olmasını önleyici somut garantilere sahip olabilmenin olanaklarının da belirebileceğini öngörmek gerekiyor. Bu Kürtlerin yasaklara koşullanmasıyla gerçekleşemez, elbette.

Hala ayrı örgütlenelim -ayrı örgütlenme ile kürtlerin kendilerini örgütlemelerini belirtmek istiyorum. Aslına bakılırsa, bu kavramın kullanılmasının da yanlış olduğunu düşünüyorum- mi, örgütlenmeyelim mi tartışmasını yadırgadığımı belirtmek zorundayım. Bunu aşmak gerekiyor. Bu konu 70'li yılların ikinci yarısında yürütülen tartışmalar ve bu tartışmaların ışığında ortaya konulan pratiğin özellikleriyle geride bırakıldı. Tekrar ulusumuza kendi örgütünü kurmayı hak görmeyen anlayışla bizi en az 25 yıl gerilere itmenin anlaşılacak bir yanı yoktur. Çünkü eğer legal alanda uğruna savaşım verilen kimlik olgusu, ilgili coğrafyasıyla ön plana çıkarılıp örgütlenmenin temeli olarak algılanmazsa, ‘kimliğimizi istiyoruz’ sloganları lafta kalmaya mahkumdur. Sözü edilen parti pojesi gerçekleşirken, Kürtçeyi birincil dil olarak algılamalı, parti program ve tüzüğünü Kürtçe yazıp -başta Türkçe olmak üzere başka dillere Kürtçeden çevrilebilir- propagandasında Kürtçeyi temel dil olarak kullanmalı. Bunu başkalarından istemeden önce kendi içinde tutarlı bir biçimde uygulamalı. Kürtlerin temel haklarını savunmak için başta Kürtçe, Kürt kimliği ve Kürtlerin öz örgütlerini özgür olarak kurabilmelerini tutarlı bir biçimde savunmak zorundayız. Çünkü artık bir toplum olarak ulusal kurumların örgütlemesini yoğunlaştırmak zorunda olduğumuzu anlamamız gerekiyor. Her alanda ulusal temelde örgütlenmeye yönelmeliyiz. 2000’li yıllara adım atan bir dünyada, bir ulus olduğumuzu, yalnızca sloganlarla değil, bizzat söz konusu alanlarda ulusal temelde örgütlenmeyle ve bir ulus gibi davranmayı sağlayıcı özellikleri geliştirerek göstermeliyiz. Yoksa yıllarca savaşılıp, ağır bedeller ödense de yarına bir miras bırakılamayacağını anlamanın zamanı geldi ve geçti.

Öte yandan dikkat edilirse, kimse ülkemizin diğer parçalarındaki Kürtlerin neden ayrı örgütlendiğini, neden söz konusu parçaları egemenlikleri altında bulunduran ülkelerin genelinde örgütlenmediklerini sormuyor. Ama Kuzeye gelince, herkes kendine göre bir takım gerekçelerle halkımızın özgün örgütlenmesini, Türkiye’li bir örgütle önlemeye çalışıyor. Aslına bakılırsa, Türkiye’li örgüt iddiası ile ortaya çıkanlar da pratikte Kürt çerçevesini taban açısından aşabilmiş değil. Doğulu, Güney batılı Kürt örgütlerinin büyük bir bölümü, Suriye ve İran’dan ayrılma gibi taleplere sahip değiller, ayrılmak gibi bir projeleri de yok. Ama buna rağmen ayrı örgütleri var. Yineliyorum, Kürt sorununda nasıl bir çözüm önerisine sahip olursanız olun, Kürt ülkesini ve Kürtleri temel alan bir örgütlenmeye yönelmeniz, sizi çözüm önerinizden uzaklaştırmaz. Aksine çözüm öneri ya da hedeflerinin en azamisi ile en asgarisi arasındaki bütün yelpazede bile size bu öneri ve hedefleriniz ile ilgili olarak muhatap sayılma ve muhatap alınabilme cıdiyeti kazandırır. Bu tutumu her alanda olduğu gibi, legal alanda da gerçekleştirmek gerekiyor. Bunun Kürt sorununun nasıl çözüleceği ile direk bir bağıntısının olduğunu sananlar yanılıyorlar. Bunun en canlı örneğini bugün yaşıyoruz. Örneğin; resmi ağızla konuşanların ‘Kuzey Irak’ dediği ülkemizin güneyinde var olan Kürt partilerinin çoğunluğu eskiden otonomi istiyorlardı, şimdi de federal bir devletin inşa sürecini geliştiriyorlar, ama ayrı örgütlere sahiptirler ve üstelik Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduklarını belirtiyorlar. Çünkü ister kültürel özerklik -çünkü kültürel özerklik de söz konusu isteme uygun bir örgütlenme modelinin yaratılmasını, talep sahiplerinin kendileri için örgütlü olmalarını öngörür- ister otonomi, ister federasyon, isterse de bağımsızlık ileri sürülsün, önemli olan Kürt halkının bu istemlerde karşı tarafın karşısına muhatap olarak çıkmasını sağlayabilecek özgün bir temsili yaratmak zorunda olduğudur.

İnançlarımız ile tutum ve davranışlarımız arasında bir uyumsuzluk var. Bunu gidermek belki de en önemli sorunlarımızdan biri. Kürt sorunu tartışılırken sözü edilen örneklerden biri de Katalanya, ya da Bask modelidir. Bu konuyu gündeme getirenler de pek tutarlı görünmüyorlar. Örneğin; Katalanlar ‘Aman bizim Katalanyayı temel alan ayrı bir örgütlenmemiz olmasın, ayrı bir parlamentomuz da olmasın, hükümetimiz ve hele hele bir başkentimiz olmasın, sonra bize ayrılıkçı derler’ deyip, Katalan örgütlerini, parlamentosunu ve hükümetini dağıtırak Barselona’nın Katalanya’nın resmi başkenti olma statüsüne son veriyorlar mı? Ülkeleri İsveç, Norveç, Finlandiya ve Rusya arasında bölünmüş olan ve her dört parçadaki toplam nüfusu yaklaşık 60 000 olduğu tahmin edilen Laponların (Norveç:35000, Finlandiya:7000, İsveç:15000-17000) İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturduğu ve daha sonra Kola Yarımadası’nda (Rusya Federasyonu:2000) yaşayan soydaşlarının da katıldığı Lapon Kuzey Konseyi adında bir konseyi, bunun karar altına aldığı ve bütün Laponlar için geçerli olan bir bayrağı ve ulusal marşı resmen bulunmaktadır. Şu anda yaşadığım ülkenin, yani İsveç’in sınırları içinde kalan Laponya parçasında, adı anılan parçayı temsilen 31 üyeli bir Lapon Parlamentosu var ve bu parlamentoda 11 ayrı Lapon partisi temsil edilmektedir. Söz konusu organların bu halkın haklarının garanti altına alınıp geliştirilmesi diye bir işlevleri var ve Lapon halkının haklarının geliştirilmesi için daha yapılması gereken çok şey bulunmaktadır. Ama hiç bir parçada kimse devlet elden gidiyor, ülkemiz bölünüyor, ‘Laponya Laponlarındır’ tümcesi ile biten Lapon ulusal marşı ulusal güvenliğimizi tehdit ediyor diyerek ortaya atılmıyor. Bu konuda egemen saflarda bazı farklı yaklaşımlara tanık olunsa bile, en azından sayıca çok az kalmış Laponlar bu farklı kesimler tatmin olsun diye ilgili devletlerin bütünlüğü uğruna temel değerlerinden vazgeçmiyorlar ve Laponya’yı örgütlenmenin ana coğrafyası olarak algılıyorlar. Çünkü onların hareket noktası Lapon halkının gerçekliği ve bu gerçeklikten kaynaklanan haklarıdır.

Bundan ötürü kendi bütünlüğünü sağlayacak koşulları oluşturmaktan yoksun olan Kürtlerin, Türkiye’nin bütünlüğünün garantisi olma konusunu sürekli işlemelerini anlamakta güçlük çektiğimi de belirtmeliyim. Türkiye’nin bütünlüğüne ilişkin kaygılardan ötürü, haklarından yoksun bırakılmış koca bir ulusun birlik ve bütünlüğüne ilişkin kaygılanma özelliğini neredeyse yitirmiş bir anlayışın, büyük bir davanın çözümüne giden yolu açacak siyasi bir açılıma sahip olabileceğini düşünmüyorum. Bunun yerine meşru haklarımızı elde etme yolunda verilen mücadelenin birliğine ve ulusumuza güzel ve güneşli yarınların yolunu açacak ortak ulusal projelere daha bir yoğunlaşmak gerektiğine inanıyorum. Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü savunmak için Kürtlerin öz örgütlenmesinden vazgeçilmesine bir anlam veremiyorum. Yoksa bu birliğe Kürtlerin kendi kimliklerini yadsıyarak katılmaları mı özendirilmek isteniyor? Neden temel değerlerimizden korkar hale gelmişiz? Onları savunamazsak bile, bari onlara karşı bir işlevden özellikle kaçınmaya çalışalım.

Ayrıca Kürt partisi Siyasi Partiler Yasasına aykırıdır diyerek söylemlerini Türkiye’nin bütünlüğü temeline oturtmaya çalışanların yine aynı maddelerden kapatılmaktan kurtulamadıkları sayısız deneylerle kanıtlanmış bulunmaktadır. Hala bu söyleme endekslenmiş bir politikada ısrar edenlerin yaptıklarının kendilerini kandırmaktan başka bir şey olmadığı açıktır. Çünkü bu ve benzeri iddiaların akibeti değişmiyor. Ama değerler aşınıyor. Hukuksal açıdan mevcut güçlükleri elbette anlıyorum. Ama toplumsal meşruluğun hukuku eninde sonunda kendi özellikleri doğrultusunda değiştirebilecek kadar inatçı olduğunu da biliyorum. Bu sonucu elde etmenin bekle-gör politikası ile gerçekleşmeyeceğini de. Faaliyet alanı ile coğrafyamız arasındaki bağı iyi saptayıp çalışmalarında yönlendirici bir işleve sahip olmasını gerçekleştirebilen bir tutumun alternatif bir politikanın oluşumunu koşullandıracağına inanıyorum.

Bunun dışında başka bir gerçeğin altını çizmek gerekiyor; Kürt çıkmazının bir diğer yanı da istemediği halde, inanmadığı halde bir olguyu, bir düşünceyi savunmaya, ona bağlanmaya itilmektir. Son yıllarda bir çok insanımız kendini bir takım şeylere özellikle "mecbur" hissetmiş ve davranışları da hep bu "mecbur"iyete göre biçimlenmiş, yönelimleri hep bu "mecbur"iyetin etkisiyle belirlenmiştir. Çünkü bugün Kürt partisine yanaşmayan kimi kesimlerin inançlarına göre davrandıklarını söylemek güçtür. Söz konusu kesimler Kürt kimlikli bir partiye inanmadıklarından ötürü değil, kendilerini "mecbur" hissettiklerinden ve bu nedenle politika da inanç ve düşünceyi temel alamadıklarından dolayı böyle bir olguya sıcak bakmaktan çekinip, inanmadıkları sularda akıntıya karşı kürek çekmek zorunda kalmaktadırlar.

Öte yandan Kürtler arasında da Kürt kimlikli parti yaklaşımını neredeyse yasaklamaya çalışan bir eğilimin düşünce özgürlüğünü sınırlayan bir özellik edinerek yayılmakta olduğu gerçeği bizi iyice düşündürmeli. Bu konuda farklı düşünenlerin üzerinde üstü örtülü bir baskıdan söz etmenin yanlış olmayacağını düşünüyorum. Bunun bu yazı bağlamında dile getirilmesinin önemli olduğu görüşündeyim. Madem demokrat olduğunuzu iddia ediyorsunuz, o halde kendi kimlikleriyle ortaya çıkarak özgün örgütlerini kurmak isteyen Kürtlere bu kadar karşı olmanın anlamı ne? Madem ‘kimlik aşkı’ bu ölçüde yaygın, o zaman bunun bir siyasal partinin adına yansımasına neden karşı çıkılıyor? Kürtlerin açık kimlikleriyle özgürce örgütlenebilme hakkını savunmadan demokrasi mücadelesini bir adım ileriye götürebileceğini sananlar yanılıyorlar. Kürt kimliği hala bir tabu. Öyleyse demokrasi mücadelesine tabulara tutum takınarak başlamak gerekmiyor mu?

Sonuç olarak Kürt cephesindeki farklı görüşlerin ortak bir ulusal mutabakata varmaları gerekiyor. Bunun olanakları vardır. Fakat bu konudaki geleneğin -öğretici olmasına karşın- çok güçlü olduğunu söylemek biraz zor gibi görünüyor. Buna rağmen bunu başarmak ve bir ulusun yazgısının bu biçimiyle sürmesine daha fazla seyirci kalınamayacağını göstermek bir zorunluluktur. Bunun gerçekleşmesi için ulusal demokratik çerçevede değerlendirilebilen herkesin ortak çabasıyla oluşacak bir zemin ilk tercihtir. Fakat bunun gerçekleşmediği ve herkesin kendi partisini kurmaya yönelmesi durumunda da fazla kaygılanmamak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü böyle bir durumda farklı partileşmeyi bir engel olarak algılamak yerine, yeni ortak davranış modelleriyle bir ortak ulusal zeminde buluşabilmenin koşullarını sağlamaya yönelmek gerekiyor. Yani her koşulda Kürt partisi; ya tüm ulusal demokratik güçleri kapsayacak legal bir Kürt partisi, ya da her Kürt kesiminin kendi görüşleri doğrultusunda kuracağı değişik legal Kürt partileri ve bunların işbirliğiyle yaratılacak yine Kürt kimlikli legal ulusal demokratik bir platform.

Bu nedenle bugünkü süreçte hareket noktası Kürtlerin neye müstahak olduğu tarafından belirlenebilecek Kürt kimlikli bir partileşmeye, ya da yukarıda anılan ulusal demokratik platformun bileşenleri olabilecek partileşmelere gidilmeli. Bu parti Türkiye’nin sorunlarından çok ülkemizin kuzeyinin sorunlarının çözümünü temel almalıdır. Kürtlerin ne istediği ayrı bir konu, Kürt ve ülke gerçekliğinin ve bu gerçeklikten kaynaklanan hakların olması ayrı bir konu. Bu gerçekliğe göz yummadan, başka bir deyişle onu çerçeve olarak kabul edip farklılıklarımızı söz konusu çerçeve içinde tartışabilmeliyiz. Herkesin istemler konusunda düşüncelerini özgür bir biçimde dile getirebildiği yukarıda anılan özellikleri ile yaratılacak ortak ulusal demokratik bir platform düşünsel alandaki zenginliğimizin ortaya çıkmasını sağlayacak ve farklılıklar karşısında toleranslı olmayı daha da özendirecektir.

Ayrıca bu alandan ne beklediğimiz, ne yapmak istediğimiz bu süreçte beliren ödevlerin yerine getirlmesi ile çok yakından ilgilidir. Bana göre propaganda amaçlı, güdümlü ve kişiliksiz bir oluşum yerine, bu alanı ulusal demokratik hak ve özgürlüklerimizin elde edilmesi için en iyi biçimde kullanarak ve diğer alanlarda yürütülen mücadelelere alternatif olma yerine, bizzat ulusal demokratik hareketin birliği ve bütünlüğü anlayışıyla hareket ederek çözüme ilişkin kalıcı politikaları üretecek kişilikli ve bağımsız bir yapılanmayı ortaya çıkarmalıyız.

Kürt tarafının söz konusu hakları sahiplenme temelinde, bir ulusal demokratik birlik zeminini yakalamaktan uzak durumu, söz konusu seçeneğe ilişkin umutları olumsuz bir biçimde etkiliyor. Fakat bana göre Kürtlerin yine de bu seçeneğe sarılmaktan baçka çareleri yoktur. Yeni yılda bir halkın temel değerlerine sarılarak siyasal temsilini yaratma yolunda yeni umutlarla...

Stockholm, 30.11.2001