İsmail Beşikçi

 

2007 Seçimleri ve Kürtler

Bir süre önce, Almanya'da yaşayan bir arkadaşla sohbet ediyorduk. 30 yılı aşkın bir zamandır yurt dışında yaşıyordu. “İsmail ağabey, artık Almanya Kürdü oldum…” dedi.  Bu söz, “Almanya Kürdü” sözü bana çok çarpıcı geldi.  Bu söz, zihnimde çeşitli çağrışımlar uyandırdı. “İran Kürdü”, “Irak Kürdü”, “Suriye Kürdü”, “Rusya Kürdü”, “Türkiye Kürdü” kavramları aklıma geldi.  Acaba Kürt Kürdü, “Kürdistan Kürdü” var mıydı?

 

Bir önceki yazımda,  “Kürt tarihini artık Kürtler yazıyor” başlıklı yazıda, Osman Aydın, Malmisanij, Ruşen Aslan gibi Kürt araştırmacıların yazılarından, kitaplarından söz etmiştim.  Bunlar, Kürtlerin yaptığı ve odak noktasına Kürtlerin konduğu araştırmalardı. Kürtleri yok   sayan,  inkar eden, veya Kürtlerin  asimilasyonuna hizmet eden araştırmalardan çok farklı bir içeriğe sahipti. Kürtler, Kürtçe gibi konuları objektif olarak dile getiriyorlardı. “Kürt Kürdü”, “Kürdistan Kürdü” elbette var. Önümüzdeki yıllarda, bu sürecin yoğunlaşarak, yaygınlaşarak süreceği de açıktır. Bu yazıda, Kürtler sürecinin farklı bir boyutuna, Kürtler'deki toplumsal ve siyasal gelişmenin farklı bir boyutuna, belki de, bu sürece zıt olan bir gelişmeye değinme gereğini duyuyorum.

 

Bu yıl, TBMM üyeliği için seçim yapılacak. Bu seçimler için Kürtler de hazırlanıyorlar. Avukat, doktor, mühendis, müteahhit gibi serbest meslek sahibi Kürtler, emekli memurlar, esnaftan olan, çiftçi olan, ticaret yapan Kürtler, milletvekili olmak için şimdiden çaba sarfetmeye başladılar.  TBMM üyeliğinin çok büyük maddi ve manevi kazançlar sağlaması şüphesiz, bu süreci cazip hale getirmektedir. Partilerde adaylık için yarışan bu kişilerin veya bağımsız aday olmak için yarışan bu kişilerin  örneğin, Demokratik Toplum Partisi çevresinde yer alan bu kişilerin Kürt sorununu, Türk parlamentosuna taşımak, Kürt sorununa, Ankara'daki parlamento çerçevesinde çözüm aranmasına  yardımcı olmak gibi bir düşünceleri ve niyetleri de var. Milletvekili adayı olmak için yarışan bu kişiler, milletvekili seçildikten sonra, parlamentoda nasıl yemin edildiğini şüphesiz biliyorlardır. 1982 Anayasasının 81. maddesi,  yemin metnini içeriyor. Bu, Türk milletinin, Türk devletinin birliğinin, bütünlüğünün  korunmasıyla ilgili ilkeleri içeriyor. Madde,  bu temel ilkelerin korunması için, “...Anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine söz veriyorum.” diyerek bitiyor.  Bu madde, bu yemin,  Kürtlerin toplumsal ve siyasal varlığını inkar eden, reddeden bir anlayışla yazılmıştır. Eşitlikçi bir anlayışı dile getirmediği ise çok açıktır. Ve bu, Türk siyasal kültürünün çok önemli boyutlarından biridir.

 

1991 yılında, Demokrasi Partisi (DEP) milletvekili Leyla Zana'nın  “Bu yemini, Türk ve Kürt halklarının kardeşliği için okuyorum.” şeklindeki ve  Kürtçe olarak yaptığı ilavenin nasıl büyük tartışmalara, çelişkilere, anlaşmazlıklara,  husumete neden olduğu hatırlardadır. Benzer olaylar üzerine  soruşturmalar başlatılmış, DEP milletvekillerinin dokunulmazlıklara kaldırılmış, milletvekilleri ağır cezalarla yargılanmış, mahkum edilmiş, uzun yıllar cezaevlerine kalmışlardır.  Türk siyasal hayatında, Türk parlamento tarihinde,  15 civarında milletvekilinin, bir çırpıda,  dokunulmazlıklarının kaldırılması, sadece bu olayda, yani Kürt sorunundan doğan bu süreçte  yaşanmıştır. 2004'den beri, Avrupa Birliği'ne uyum yasaları çerçevesinde birçok paket hazırlanmış, Anayasa'da ve yasalarda bazı değişiklikler yapılmıştır. Yemin metni konusundaysa herhangi bir değişiklik düşünülmemiştir.

 

Bu milletvekillerin nasıl seçildiklerinin incelenmesi de gerekir. Türkiye'de, herkesin hüviyetinde  Türk, Türk vatandaşı olduğu yazılıdır. Burada, Türk sözcüğünün,  vatandaşlık bağından çok  Türk etnisine vurgu yaptığı da açıktır. Bu Kürtler, hüviyetlerinde Türk yazdığı için,  seçimlerde aday olabiliyorlar,  seçilebiliyorlar. Ama, TBMM'de Türk  değil Kürt olduklarını,  Kürtlerin de bazı milli haklara sahip olmaları gerektiğini söyledikleri zaman,  sorunlar, çelişkiler, anlaşmazlıklar, husumetler başlıyor.

 

Bu çelişkiler, soruşturmalarla davalarla, ağır cezalarla, mahkumiyetlerle sonuçlanıyor.

Böyle bir siyasal, zihinsel ve düşünsel ortam Kürt sorununun konuşulabileceği, tartışılabileceği bir ortam mıdır?  Bu ortam, Kürt sorununun algılanmasına, tartışılmasına izin verir mi?  Böyle bir ortamda, parlamentoya seçilen Kürtler düşündüklerini,  partilerinin programlarını yaşama geçirebilirler  mi?  Bu siyasal, düşünsel ve zihinsel ortamın resmi ideoloji tarafından belirlendiği açıktır.

 

Kişi olarak bunların gerçekleşeceği, yani Kürtlerin kendi programlarını yaşama  geçirebilecekleri kanısında değilim. Bilakis tam ters yönde bir süreç yaşanabilir.  Yani seçilen Kürt milletvekilleri,  zaman içinde, “ehlileşir”,  resmi ideolojiyle, resmi ideolojinin değerleriyle bir bütünleşme sürecine gerebilir. Örneğin Kürtler konusunda dikkate değer çalışmalar yapamazlar,  politikalar oluşturamazlar, veya bu konular durmadan bastırılır, ama, Türkiye'nin Kıbrıs gibi,Ermeni soykırımı gibi hassas olduğu konularda,  “Türk devlet ve hükümet politikaları haklıdır” gibi açıklamalar yapabilirler. “Türkiye Kıbrıs sorununda haklıdır”, “Ermeni meselesinde Türk tezleri daha haklıdır.”gibi… Bunun temel nedeni, Kürtlerin toplumsal ve etnik bir grup olarak,  Kürtçenin bir dil olarak inkarıdır. Türk devlet  politikası hala böyle bir inkara dayalıdır. Kürtçe'nin adı hala, “Türkçe'den başka, geleneksel olarak konuşulan mahalli diller ve lehçeler”dir. Ve burada Kürtçe'nin dil olarak değil lehçe olarak değerlendirildiği, lehçe olarak algılandığı kanısındayım.

 

Böylesine, inkara, redde  dayalı ideolojik ve siyasal bir ortamda,  Kürt yurtseverlerin yapabilecekleri bir şey yoktur kanısındayım.  Şöyle denebilir,  mademki inkar var, ret var,  Kürtlerin parlamentoya Kürt olarak girmesi, bu inkarcı ve retçi anlayışta, bu inkarcı ve retçi siyasal kültürde bir gedik açabilir. Bu söylenebilir. Ayrıca, meşruiyet bakımından da  TBMM'ye seçilmiş olmanın büyük avantajları olabilir. Örneğin, milletvekillerin, uluslararası platformlarda,Kürt sorununu anlatması daha inandırıcı, etkili olabilir. Ama bir de seçilenlerin parlamentoda yapıp edecekleri önemlidir. İşte bu noktada durum hiç iç açıcı değildir.

 

Şunca mücadeleden sonra,  Türkiye'nin, Kürtler konusundaki kabulü şu kadardır:  “Herkes kendi evinde, tarlasında, ahırında kendi diliyle konuşabilir.” Hemen arkasından da,  80 senedir zaten konuştuğu, bu konuda hiçbir sorun olmadığı da söylenmektedir. 1991 yılı sonlarında  dönemin başbakanı Süleyman Demirel,  “Kürt  realitesini kabul ediyoruz” demişti. Bunu sadece bir defa söylemişti. 2005 yılı ortalarında da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Kürt sorunu vardır. Devletin de hataları olmuştur, sorunlar ancak demokrasiyi geliştirerek, demokrasiyi çoğaltarak aşılır” şeklinde açıklamaları olmuştu.  Başbakan  Recep Tayyip  Erdoğan da bu sözü sadece bir kere  söylemişti.

 

Bu sözlerden sonra, Kürtler, Kürt toplumu olmaktan doğan haklarını  dile getirdiler, bu haklarını talep ettiler. İşte bu talepler üzerine, devlet ve hükümet yetkilileri, yine inkarcı ve asimilasyoncu görüşlerini dile getirdiler. Şöyle deniyor: Kendilerine  Kürt denenler de  Türk milletinin bir parçasıdır. Ekstra haklar istemek, birlik ruhuna aykırıdır.

Türkiye'de, Kürtlere uygulanan temel devlet politikası asimilasyondur. Asimilasyonu benimseyen, Kürt sorunu gibi bir sorunu olmayan, Türk siyasal kültürünün, Türk milliyetçiliğinin değerlerini benimseyen Kürtler, çeşitli Türk siyasal partilerinin listesinden parlamentoya  girebilirler. Ama bunlar da artık Kürt değildir. 

 

Türkleşmişlerdir. Objektif olarak Kürt olsalar bile, yani ana-babaları Kürt olsa bile bunlar sübjektif olarak artık Kürt değildir. Devletin bu tür Kürtlere, ihtiyacı vardır, % 10 seçim barajı bu tür insanların meclise girmesine yol vermek,  “Kürdüm” diyenlerin, “Kürt sorunu vardır” diyenlerin meclise girmesine engel olmak içindir. Türkleşmiş bu kişiler de,  ancak, Cumhuriyet Halk Partisi gibi,  Anavatan Partisi gibi,  Doğru Yol Partisi gibi,  Adalet ve Kalkınma Partisi gibi, Milliyetçi Hareket Partisi gibi, partilerin listesinden meclise girebilmektedir.

 

Türk devlet ve hükümet yetkililerinin, TBMM'de Kürt kökenli en az  100 milletvekili vardır dediği milletvekilleri bunlardır. Bunlar Kürt köyleri yakılıp yıkılırken, Kürt aileler yerlerini, yurtlarını terke zorlanırken,  mağdur edilirken,  Kürtlere çok yoğun hakaretler,  aşağılamalar yapılırken kıllarını kıpırdatmazlar,  ama, Kıbrıs'ta, Batı Trakya'da,  Bulgaristan'da,  vs.  bir Türk'ün burnu kanasa, Yunanistan'a, Bulgaristan'a en önce bunlar tepki gösterirler. Devletin böyle Kürtlere ihtiyacı büyüktür. % 10 seçim barajı, Kürtlerin böyle Kürtlerle temsilini sağlamaktadır. Toplumsal ve siyasal bilince sahip Kürtlerin, yurtsever Kürtlerin TBMM'ye girmesine engel olmaktadır.

 

Kürtler'in, Ankara'da, parlamentoda güç aramak yerine,  yerel yönetimlerde, belediyelerde, sivil toplum örgütlerinde, güç aramaları, buralarda iktidar olmaya çalışmaları daha yararlıdır. Belediyelerde, işçi-işveren örgütlerinde, çevre örgütlerinde, kadın ve gençlik örgütlerinde güç olmak daha önemlidir. Buralarda gerek nitelik olarak gerek nicelik olarak güç oluşturmadan TBMM'de varolmak kanımca mümkün değildir.  Kürtleri güçlü kılacak başka bir süreç de, Kürt dilinin ve kültürünün fiilen yaşanmasıdır. Örneğin belediyelerin, sivil toplum örgütlerinin dilinin Kürtçe olması büyük bir gelişme olacaktır. Bu, elbette, birinci olgusal sürece paralel olarak geliştirilecek bir süreçtir.

 

İbrahim Küreken'in, Mart ayı sonlarında, www.kurdinfo.com da, “Seçim siyaseti ve Ankara parlamentosu” başlıklı bir yazı yayımladı.  Seçimlere karşı geliştirilecek tutum konusunda, bu yazıda da dikkate değer belirlemeler, uyarılar var. İbrahim Küreken'in bu sitede yayımladığı  diğer yazıların da dikkate değer olduğu kanısındayım.

 

 

Esmer Dergisi Mayıs 2007 SAYI 29

 

 

Kurd û Hilbijartinên Sala 2007

Ismail Beşikçî

 

Çendeyek berê, ligel hevalekî ku li Almanya dimîne me sohbetê dikir. Zêdetirî 30 salan e ku li Almanya dimîne. Got “Kekê Îsmaîl, ez êdî bûme kurdê Almanyayꅔ. Ev gotina “Kurdê Almanyayê” bo min gelek balkêş hat. Vê gotinê ligel xwe hindek tiştên din anîn bîra min, ango têgehên “Kurdê Îranê”, “Kurdê Îraqê”, “Kurdê Sûrîyê”, “Kurdê Rûsyayê”, “Kurdê Tirkîyê” hatin bîra min. Gelo “Kurdê kurd”, “Kurdê Kurdistanê” jî hebû?

 

Di gotara xwe ya berîya viya de, ango di gotara bi sernavê “Êdî Kurd Dîroka Kurdan Dinivîsin” de min qala lêkolînerên kurd ên wekî Osman Aydın, Malmîsanij, Ruşen Aslan û gotar û kitêbên wan kiribû. Ev lêkolînên hanê ji alîyê kurdan ve hatibûn vekolîn û wan tenê bala xwe dabû ser kurdan. Naveroka van kitêban gelek cihêtir ji naveroka wan kitêbên ku kurdan tune dihesêbin yan jî xizmeta asîmilasyonê dikin bûn. Di mijarên derbarê kurdan û zimanê kurdî de bi awayekî objektîv qiset dikirin. Helbet “Kurdê kurd”, “Kurdê Kurdistanê” heye. Gelek eşkera ye ku ev pêvajo her ku diçe dê kûrtir û berfirehtir bibe. Min divê ku li vê gotara xwe ez li ser xaleke cihêtir a vê pêvajoyê hûr bibim, her wiha, li ser alîyekî cihêtir ê veguherînên sîyasî û sosyal ên di nav kurdan de, dibe ku, li ser rûdanekê ku di bereksê (ziddê) vê pêvajoyê de ye piçek rawestim.

 

Îsal di meha sermawezê* de dê ji bo endamtîya TBMM (Meclîsa Tirkîyê) hilbijartin çêbibe. Kurd jî, ji bo vê hilbijartinê xwe amade dikin. Hê ji niha ve gelek ji abûkat û doktor û muhendis û karsazên kurd ên wek mutehîtan, her wiha, kurdên ku esnafîyê dikin, yên bi karê çandînîyê re mijul in, yên malnişîn, yên bazirgan ji bo ku bibin parlamenter (milletvekili) dest bi hewldanan kirine. Bêguman ji ber ku endamtîya meclisê (parlamenterî) di warê maddî û manewî de gelek qezencan bi dest xwe ve tîne, ji vê çendê ev pêvajo hê cazibtir dibe. Ev kesên ku ji bo namzedîya vî karî di nav partîyan de ewçend têdikoşin, yan jî ji bo namzedîya serbixwe (bağımsız) ewçend dikevin nav hewldanan, ev kesên ku li derdorên DTP cih digrin, nîyet û hizreke wan a ku dê Pirsa Kurd veguhêzin nav parlamentoya Tirk, dê Pirsa Kurd di çarçoveya parlamantoya Anqerê de bigihênin çareserîyekê heye. Ev kesên ku ji bo parlamenter bûyînê ewçend ketine nav pêşbezîyê, bêguman piştî ku werine hilbijartin, ew baş dizanin ku dê li parlamentoyê sondeke çawan bixwînin. Maddeya 81. ya Destûra Bingehîn ku di sala 1982 de amade bibû, metnê sondxwendinê ye. Û xalên bingehîn ên vê sondê jî prensîbên derbarê yekîtî û yekpareyîya netewe û dewleta tirk de ne. Ev madde bi gotinên “… Ez li pêş neteweya mezin a tirk li ser namus û şerefa xwe sondê dixwînim ku ez ê ji sedaqeta ligel Destûra Bingehîn averê nebim.” diqede. Ev madde, ev sondê hanê bi wê têgihaştina ku hebûna kurdan a civakî û sosyalî înkar dike, hebûna kurdan red dike hatîye nivîsîn. Ev jî gelek eşkera ye ku, ev qanûn têgihaştineke wekhevîyê qet îfade nake. Û ev, alîyekî gelek grîng ê jiyana sîyasî ya tirk e.

 

Di sala 1991 de parlamentera DEPê Leya Zana bi kurdî hindek tişt bi ser vî metnî ve zêde kir û got, “Ez vê sonda hanê ji bo biratîya gelê tirk û kurd dixwînim.” Hingê di bîra me de ye ku ev yek çawan bû sedemê xirecirên mezin û çawan nakokî derketin rû, dijminatîyê xwe da der. Di encama rûdanên bi vî rengî de pirsîyarkirin (tehqîqat) hatibûn destpêkirin, îmtînabûna parlamenterîyê hatibû betalkirin, parlament her wekî tawanbarên mezin hatibûn darizandin, ceza li wan hatibû birrîn û zêdetirî deh salan di zindanê de mabûn. Bi carekê de betalkirina parlamenterîya 15 kesan tenê di vê hedîseyê de, wate, di pêvajoya Pirsa Kurd de çêbû. Û ev yekem bûyer e di jiyana sîyasî ya tirk de û her wiha, di dîroka parlamentoya tirk de. Ji sala 2004 bi vir de di çarçoveya muktesebata Yekîtîya Ewropayê de gelek paketên veguhertina qanûnan hatin amadekirin, di Destûra Bingehîn û her wiha, di hindek jêreqanûnan de gelek guhertin çêbûn. Lê di metnê sondxwendinê de, derbarê veguhertinê de tu tiştekî nehatîye hizirîn.

 

Gelo ev rewş û wezîyeta hanê, ev qada hişmendî û hizirînê rê didin ku meriv li ser pirsa kurd biaxife û munaqeşe bike? Gelo ev rewşa hanê rê dide ku meriv Pirsa Kurd fam bike û munaqeşe bike? Di rewşeke wiha de ev kurdên ku wek parlament bo parlamentoya tirk bêne hilbijartin gelo dê bikarîbin hizrên xwe yan jî bernameya partîya xwe tetbîq bikin? Ev gelek eşkera ye ku, ev qada ramyarî û sîyasî û hişmendîya hanê ji alîyê îdeolojîya resmî ve hatîye danîn.

Ez wek kesek, min ew bawerî nîn e ku dê ev tişt werin pêkanîn, yan jî dê kurd bikaribin bernameyên xwe piratîze bikin. Bîlekis dê pêvajoyek tam di berovajîya vê yekê de pêkwere. Ango kurdên ku wek parlament hatine hilbijartin dê bi demê re “kedî” bibin, dê bikevin nav prosesa îdeolojîya resmî û ligel pîvanên îdeolojîya resmî bibin yek. Bo numûne, ew nikarin derbarê kurdan de tu xebateke berbiçav bikin, ew nikarin li ser hesabê kurdan polîtîkayekê çêbikin. Yan jî, meseleya kurd tim tune têye hesibandin, lêbelê li ser meseleyên ku Tirkîye gelek li ser wan hesas e, meselyên wek pirsa Qibrisê, meseleya qirkirina ermenan, a di van meseleyên wisa de ew daxuyanîyên wek “Polîtîkaya dewlet û hukûmeta tirk mafdar e” belav dikin. Û daxuyanîyên her wekî “Di meseleya Qibrisê de Tirkîye mafdar e”, “Di meseleya qirkirina ermenan de îddîayên tirkan rast in…” jî belav dikin. Sedemê bingehîn ê vê yekê, wek grûbeke etnîkî û civakî înkarkirina kurdan e, înkarkirina zimanê kurdî ye.

 

Polîtîkaya dewleta tirk hê jî pişta xwe dispêre înkareke wisa. Navê zimanê kurdî hê jî “Ji bilî zimanê tirkî ziman û lehçeyên mehellî yên ku bi awayekî edetî têne axiftin” e. Û bi vî awayî, ez bi xwe di wê bawerîyê de me ku zimanê kurdî ne wek zimanek lê wek lehçeyek hatîye dîtin. Her wiha, ez ne di wê bawerîyê de me ku welatparêzên kurd di nav atmosfereke wisa de, ku xwe dispêre red û înkarê, bikaribin havilekê bikin. Dibe ku hinek kes bibêjin, madem ku înkarkirin heye, madem ku redkirin heye hingê çi dema ku kurd wekî kurd bikevine parlamentoyê dê derzek li vê têgihaştina red û înkarê bikeve, dê qelşek di vê kultura sîyasî ya red û înkarê de çêbibe. Hinek dikarin viya bibêjin ku, hatin hilbijartina bo parlamentoyê ji alîyê meşrûîyetê ve jî avantajên mezin ligel xwe tîne. Bo numûne, ger ev parlamenter di platformên navnetewî de pirsa kurd qiset bikin dê hê bêhtir ji wan were bawerkirin, dê bandora xwe jî zêdetir be. Belam esasê xebatê ev e ku, ev kes bikaribin di nava parlamentoyê de viya bikin. A di vî warî de tiştê ku dixuye qet jî dilê meriv xweş nake.

 

Li Tirkîyê piştî ewqas têkoşînê qebulkirina kurdan di vê radeyê de ye ku: “Her kes dikare li mala xwe, di nav zevîyê xwe de, di axura xwe de bi zimanê xwe biaxife.” Û hema li dû wê jî dê bête gotin ku, ev serê 80 salan e ku her wisa têye axiftin, di vî warî de tu pisrgirêkek heta bi niha derneketîye. Di dawîya sala 1991 de serokê wezîran ê wê demê Süleyman Demirelî gotibû “Em realîteya kurd qebul dikin”. Tenê carekê viya gotibû. Di navîna sala 2005 de jî serokê wezîran Recep Tayyip Erdoğanî axiftineke wek “Pirsa Kurd heye. Xeletîyên dewletê jî çêbûne, lê pirsgirêk bes dikare di nav demokrasîyê de çareser bibe, ligel zêdekirina demokrasîyê pirs dê hel bibe.” kiribû. Serokê wezîran Recep Tayyip Erdoğanî jî vê axiftina hanê tenê carekê kiribû.  

     

Li dû van daxuyanîyan, kurdan mafên xwe yên komelayetîyê dan zanîn û bûn telebkarên mafên xwe. Ev e, li ser van daxwazan berpirsîyarên dewlet û hukûmetê cardin wan hizrên xwe yên înkarkirinê û asîmîlasyonîst beyan kirin. Wisa hate gotin: Ewên ku ji xwe re dibêjin kurd, ew jî parçeyek ji neteweya tirk in. Daxwazkirina mafên ekistra li ruhê yekîtîyê nagunce…  

   

Li Tirkîyê polîtîkaya bingehîn a ku li ser kurdan têye meşandin asîmilasyon e. Kurdên ku asîmilasyonê qebul dikin, ewên ku pirseke wek Pirsa Kurd li bal wan tunebe, ewên ku kultura sîyasî ya tirk qebul kiribin, kurdên ku prensîbên neteweperestîya tirk di xwe de bicih kiribin, ew dikarin bikevin nav lîsteya partîyên tirk û bibine parlamenter. Belam ev kurdên hanê jî êdî ne kurd in. Bûne tirk. Heke bi awayekî objektiv kurd bin jî, wate, jê dê û babê xwe kurd bin jî lê bi awayekî subjektîv êdî ne kurd in. Pêwîstîya dewletê bi kurdên wisa heye; benda % 10 a hilbijartinan ji bo van kesan e ku ew bikaribin bi hêsanî têkevin parlamentoyê. Her wiha, ev bend ji bo vê yekê ye ku, ewên ku dibêjin “Kurd im ez”, ewên ku dibêjin “Pirsa kurd heye” pêşî li wan bête girtin da ew nikaribin bo parlamentoyê bêne hilbijartin. Ev kesên ku bûne tirk jî, tenê dikarin di nav lîsteya partîyên tirk ên wek CHP, wek ANAP, wek DYP, wek AKP, wek MHP de bikevin meclisê.

 

Berpirsîyarên dewlet û hukûmetê ku dibêjin, kêmtir 100 parlameterên ku koka xwe kurd va ne di parlamentoyê de, qesta wan ev kesên wisa ne. Evên hanê, dema ku gundên kurdan dihatin şewitandin û wêrankirin, dema ku kurd bi malbatî ve ji cih û warê xwe, ji welatê xwe bi darê zorê dihatin koçberkirin, dema ku kurd dihatin mexdûrkirin, dema ku heqaretên gelek mezin li kurdan dihatine kirin, kurd dihatine piçûkxistin qet deng bi wan nediket lê çi dema ku li Qibrisê, li Trakyaya Rojava, li Bulgarîstanê û hwd. ger ji serê pêçîya tirkekî piçek xwîn bihatana, berîya her kesî vana Yewnanîstan û Bulgarîstanê şermezar dikirin. Pêwîstîyeke mezin a dewletê bo kurdên wisa heye. Benda % 10 a hilbijartinê dike ku kurd bi kurdên wisa werine temsîlkirin. Û pêşî li wan kurdên ku xwedî têgihaştineke sîyasî ya kurd in, pêşî li welatparêzên kurd bête girtin da ew nikaribin têkevin parlamentoyê.

 

Heke kurd heta ku dixwazin li Anqere, di parlamentoyê de bibin xwedî nufûz, di şûna viya de li birêvebirîyên xwecihî; di şarevanîyan de, di nav komeleyên sivîl de bibin xwedî nufûz, ji bo îqtîdara xwecihî hewl bidin xwe dê baştir be. Di nav şarevanîyan de, di nav komeleyên karkeran de, di komeleyên hawirdorîyê de, di nav komeleyên jinan û ciwanan de hêzdar bûyîn hê girîngtir e. Li gorî bawerîya min heta ku di van komeleyên xwecihî de kurd xwe hêzdar nekin, nebin xwedî qudretê, hingê ne mumkûn e ku ew bikaribin di TBMM de havilekê bikin. Proseseke din, a ku dê kurdan bike hêzdar, bike xwedî qudretê, di nav jîyana xwe de bi awayekî fiîlî karanîna zimanê kurdî ye. Bo numûne, heke zimanê şarevanîyan û komeleyên sivîl ên xwecihî kurdî be, ev dê geşedaneke mezin ligel xwe bîne. Ev yek proseseke wisa ye ku helbet divêt ligel wê fenomena prosesa pêşîn bêye meşandin.

 

Di dawîya meha adarê de gotareke Îbrahim Küreken a bi sernavê “Seçim siyaseti ve Ankara parlamentosu” li www.Kurdinfo.com hate weşandin. Di vê gotarê de jî derbarê helwesta kurdan a li hemberî hilbijartinan de tesbîtên balkêş, her wiha, hîşyarkirinên hêja hene. Li gorî min, gotarên din ên Îbrahim Küreken jî, ku li heman malperê diweşin, gelek hêja ne.  

 

___________

Ev gotar ji kovara Esmer , hejmar 29, Gulan 2007, hatîye wergirtin û ji alîyê Roşan Lezgîn ve ji tirkî bo kurdîya kurmancî hatîye wergerandin.

 

*Dema ku ev gotar hatîye nivîsîn hê roja hilbijartinê wek dema xwe ya asayî meha sermaweza 2007 bû. Lê di destpêka meha Gulanê de, piştî ku hilbijartina serokê komara Tirkîyê hate betalkirin, hingê roja hilbijartinê hate pêşxistin û wek 22 temmuz 2007 hate îlankirin.

 

 

Çavkani:peyamaazadi.com