Fadil Özçelik

F.Ozcelik@gmx.net

 

 

 

 

 Acele karar vermeyin....

„Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz
kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?"

 

Ben bu öykünün Kürtçe`sini bir zamanlar Peyama kurd gazetesinde bugün oldugu gibi yine Kürt coğrafyasında önemli gelişmelerin yaşandığı bir dönemde yazmıştım. Şimdiki gibi o zamanlar da en etkili ve yetkili binbir ağızdan mutlak doğru ve sonuçlarında ısrar edilen binbir fikir ve analiz ortalıklara sacılıyordu. Sonradan görüldü ki, bunların hiçbiri yaşanılan süreci tarif etmedi, edemedi; yalnızca çok büyük olan bütünün ufacık bir parcasını veya gerçegini dillendiriyorlardı. Bütün ise, dogaüstü güçleri olan ucubelerin dışında tek kişinin yani ademoğlunun bir araya getirmeye gücünün yetemeyeceği bu onlarca, yüzlerce ve binlerce parcacıkların bir toplamıydı.

 

Ülkemiz her dört parçasında yine „hassas“ bir süreçten geçiyor. Saddam Hüseyin`in akibetiyle Suriye ve Iran rejimleri de karsı karsıya kalabilir. Türkiye, politik hedefi Barzani`nin derdest edilmesi olan cok büyük umut ve abartılı sözlerle bir operasyon düzenledi Kürdistana. Beklenmedik kısa bir sürede de geri çekildi.

 

Türk rejiminin olmazsa olmaz bekçileri MHP ve CHP çok sert bir uslupla Yaşar Büyükanıt ile amansız bir kavgaya tutuştular; bu hengame henüz devam ederken Celal Talabani siyasi ve diplomasinin kimisinin ince kimisinin de sahte (ona siz karar verin) dediği ayakoyunlarıyla Ankara`ya gitti ve TC Cumhurbaskanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan ile görüştü.

 

Havaalanında şu veya bu kişi tarafindan şu veya bu şekilde karşılanmış olması sadece kendisinin Kürt olarak muhatap alınmış olmasını gizlemek; içeride kavgalara yol açmamak ve Kürtlere karşı burnu hep havalarda dolaşan Türklerin „aşiret reislerini adam yerine koymadığını göstermek“ içindir. Gerisi ise teferruattır.

 

Talabani`nin bu ziyaretini elaleme karşı bir aşağılık kompleksi içinde bulunan Türklerin sıra Kürtlere gelince hemen „intikam alma“ şeklindeki üstünlük kompleksinin bir tezahürü ile birlikte kırılma noktası olarak da algılamak mümkün.. Ne derse densin, Türkiye bir Irak Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı`nı değil de (zaten buna bir itirazı yok ve alışkındır) bir Kurdistan Cumhuriyeti Cumhurbaskanı`nı ülkesinde karşılama provasını yaptı. Bir ilk olması açısından ise tören-mören; asker-masker hikayedir ve Türkiye bu işin altından alnının akıyla çıkmıştır; her türden övgüyü de hak etmiştir.

 

Evet, bölgede ve Kurdistan`da artık „hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacagı“ önemli gelişmeler yasanıyor. Ancak sorun o ki, özgürleşmis güneyin dışındaki parçalarda PKK hariç, Kürtler örgütlü de ğ il ve kafaları karışık. Bence bunun sebebi de olguları dogru okuma ve analiz etme yetenek, belki de isteğinin kısır olması ve bundan ötürü de bir türlü siyaset meydanının etkin bir tarafı olabilme örgütlülüğünü yaratamamasındandır. PKK dışındaki Kürtler, „düşman“ ile catışamadığı için tabiatın kurallarına uygun olarak birbirlerini yemek ile meşgul hale geldiler. Kürtlerin daha çok üzerinde düşünmesi gereken konu budur..

 

Olguların önemini küçültmeden ve abartmadan sadece oldugu gibi görmeye ve düşünmeye ihtiyacımız var.

 

Tipki Lao Tzu`nun öyküsündeki Cin`li köylü gibi..


Çin düşünürü Lao Tzu'nun öyküsü........

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama
Kral bile onu kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı
varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin
tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..

"Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan
dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,
at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak,
bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala
satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.
Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...

İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş.
"Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.
Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.
Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı?
Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.
Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.
Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...
Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.
Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.
Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler.
"Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının
kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu
oldu senin için, şimdi bir at sürün var.."

 

"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz"
demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.
Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini
henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.
Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz
kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?"

Köylüler bu defa açıkçn ihtiyarla dalga geçmemişler
ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan
ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış.
Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman
yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara.
"Bir kez daha haklı çıktın" demişler.

"Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre
kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.
Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın"
demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme
hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş.

"O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.
Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba
ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde
gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."


Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu
ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan
bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler,
ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri
askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın
kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya
öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı
olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık
ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler,
belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının
kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..."

"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş,
ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez.
Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda,
sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih,
hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."



Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatle tamamlamış:

"Acele karar vermeyin.
Hayatın küçük bir dilimine bakıp
tamamı hakkında karar vermekten kaçının.
Karar; aklın durması halidir.
Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi,
dolayısı ile gelişmeyi durdurur.
Buna rağmen akıl,
insanı daima karara zorlar.
Çünkü gelişme halinde olmak
tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.
Oysa gezi asla sona ermez.
Bir yol biterken yenisi başlar.
Bir kapı kapanırken, başkası açılır.
Bir hedefe ulaşırsınız ve
daha yüksek bir hedefin hemen
oracıkta olduğunu görürsünüz."

 

8.03.2008

 

  •