İbrahim GÜÇLÜ

İbrahimguclu21@gmail.com

 

Hrant Dink'in Ölümüne İnat Özalp Davası TCK'nun 301. Maddesi Kapsamında Cezayla Neticelendi: 1 Yıl 6 ay….

 

 

Özalp köylülerinin katliamıyla ilgili dava bugün (24.1.2007) neticelendi. Ben savunmamı kısmen sözlü ve esas olarak yazılı yaptım: Savunmamı tutanaktaki haliyle ve yazılı tam metin sunuyorum.

 

Avukatlarım Sebahattin KORKMAZ, Sedat ÇINAR, Erdem GENCAL sözlü savunma yaptılar. Onların savunmasını tutanaktan aktarıyorum.

 

Dava cezayla neticelendi. Cezanın mantığını da tutanaktan olduğu gibi aktarmayı doğru görüyorum.

 

“Sanık İbrahim Güçlü esas hakkındaki savunmasında: Bugünkü duruşmanın 301. madde kurbanlarından Hrant Dink'in yakın zamanda öldürülmesi nedeniyle önemli olduğunu düşünüyorum. Düşünce insanlarının mutlaka başarıya ulaşacağını düşünüyorum. Dünyada hep böyle oldu. Kürt milletinin hak ve özgürlüklerini savunanlar da tarihteki yerlerini alacaklardır. Kürtler konusunda yapılan haksızlıkların sahipleri de bu dava adamlarının yaptıkları sayesinde af edileceklerdir. İktidar bütün kirliliğini herkese bulaştırır. T. Cumhuriyeti de Türk toplumunun kendisini kirletmiştir. Ben yaptığımla kimseyi, hiçbir kurumu aşağılamadım. Bunlar iktidar sahiplerinin ortaya koyduğu kavramlardır. Bunlar geçicidir. Bugünkü yargılama da geçicidir. Benim yaşım 57 olup 40 yıldır yargılanırım. Yargılama sonucunda cezaevinde yattım çıktım ve şimdi dimdik duruyoruz. Sonuçta bizi cezalandıranların nerde olduğu tartışmalıdır. Hak ve özgürlüklerinin savunucuları uluslar arası ve ulusal alanda mevcudiyetlerini devam ettirmektedirler. Bu davanın sonucunun tarihi nitelikte olduğunu düşünüyorum. Bundan sonraki hususlar yazılı sunacağım savunmamda yer alacaktır.

 

“ Sanık müdafii Av. Sebahattin Korkmaz: Birkaç gündür rahatsız olduğum için savunmamı yazılı olarak hazırlayamadım. Savunmadan kaçma niyetimiz yoktur. Meclis Başkanı dün TCK'nun 301. maddesinin deneme yoluyla hazırlandığını, ancak yargı kararlarıyla ile yerine oturmasını bildirmiştir. Yasadaki suç tanımı muğlaktır. Yasadaki Türklük kavramı tanımlanmamıştır. Müvekkilim hukukçu, insan hakları savunucusu, tanınan, bilinen ve Kürdistan davasının tanınan isimlerinden birisidir. Bu husustaki düşünceleri açıktır. Düşünceleri konusunda eğilen ve bükülen bir insan değildir. Humanist bir insandır. Şiddet, terör ve ölüm konularında özel hassasiyetleri vardır. Başkasını aşağılama gibi bir durumu yoktur. Müvekkilimin sözlük anlamıyla Türklüğü aşağılayıcı bir ifadesi olmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devletine veya örneğin Amerikan Devletine karşı bir tespitte bulunulduğunda bu aşağılama olmaz. Suçun maddi ve manevi unsuru oluşmamıştır. Bu nedenle TCK'nun 301. maddesindeki müşteki olunduğu göz önüne alınarak değişiklik yapılması göz önüne alınsın. Düşünce özgürlüğü var ise, eylem bu kapsamda değerlendirilmesi gerekir. Şiddet öngörmeyen fikir açıklamaları uluslar arası sözleşmelerde suç değildir. Sanığın eylemi budur. 31. madde tartışması halen devam etmektedir. Sanığın beraatini talep ediyorum dedi.

 

“Sanık müdafii Av. Sedat Çınar esas hakkındaki savunmasında: Anayasanın 13. maddesinde temel hak ve hürriyetlerin hangi hallerde sınırlandırılacağı yazılıdır. Anayasanın 25. maddesinde ifade özgürlüğü, 26. maddesinde ifadenin açıklanması özgürlüğü düzenlenmiştir. Hiçbir kısıtlama Anayasanın 13. maddesine aykırı olamaz. AİHM uygulama kriterlerini ortaya koydu, sözleşmenin 10. maddesi de açıktır. 3001. madde bu kriterlere uygun değerlendirilmelidir. Bu mahkemenin, iddia makamının sorunudur. Benim burada bulunma nedenim mahkemenin bu sorumluluğuna yardımcı olmaktır. Son günlerde gelişen olaylar karşısında iddia makamının mütalaasını değiştirmesini ve kolaycılıktan kaçınmasını beklerdim. Topu mahkemeye atıp işin içinden çıkmak mümkün değildir. İddianame suçun tüm unsurlarını ortaya koymamaktadır. Müvekkilimin yazılı olarak dosyada mevcut açıklamaları 30. maddede belirtilen unsurları oluşturmaz. Herkesin Anayasaya göre düşünme zorunluluğu yoktur, anayasanın böyle bir istemi de olamaz. Bu davanın kendisi ifade özgürlüğüne bir müdahaledir. Eylemin suç olup olmadığı uygulamacılara bırakılmaz yadsa açık ve net olarak suç oluşturan eylemleri ortaya koymalıdır. İfade özgürlüğüne müdahale meşru amaçlara dönük olmalıdır. Bu dava ile iddia makamının ulaşmak istediği meşru amaç ne olacak, bana göre iddianamede buda tarif edilmemiştir. Bu nedenle dava temelsizdir. Bu davanın demokratik toplumda zorunlu ve gerekli olmalısıdır. Anayasa ve İnsan Hakları Mahkemesi, kararlarında gerekli acil bir sosyal ihtiyaç olarak tanımlanmıştır. İfade özgürlüğüne müdahale edebilmek için gerekli şartlar yoktur. Bildirinin sadece 2 kelimesini alarak bir dava açmak ve 3 yıla kadar hapis cezası istemek Anayasanın orantılılık ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Bildirinin tamamı dikkate alınmalı bir-iki kelime dikkate alınarak bu dava açılmamalı idi. Türklüğü ve Türkiye Cumhuriyeti'ni aşağılayan bir ifade yoktur. Siyaset bilimi açısından sanık bir açıklama yapmış ve bir eleştiri geliştirmiştir. İddia makamının mütalaası yerinde değildir, beraat kararı verilmesini talep ediyorum.

 

“Sanık müdafii Av. Erdem Gencal esas hakkındaki savunmasında: Diğer avukat arkadaşların savunmalarına katılıyorum. Burada önemli olan sanığın beraat etmesinden öte 301. maddenin varlığı ve Türkiye'deki ırkçı milliyetçiliği tırmandırdığı ortadadır. Anayasansın demokratik düşünce ve ifade özgürlüğüne aykırıdır. Mahkemenin bu hususu göz önünde tutmasını talep ederim. Müvekkilim okuduğu bildirideki sömürgeci sözlüğü nedeniyle bu dava açılmıştır. Günlük gazete ve dergileri okuduğumuzda Türk Devletinin demokratik olmadığı faşizan uygulamalar içinde olduğu değişik yazarlar tarafından ifade edilmiştir. Bu kişiler hakkında TCK'nun 30. maddesi uyarınca dava açıldığını görmedik. Sömürgeci deyimi bir hakaret içermemektedir. Savunmalarımız ışığında sanığın beraatini talep ediyorum.

 

“Sanık son sözünde, avukatlarımın savunmalarını katılıyorum. Kürt ve Kürdistan Dava adamı olarak başka milletleri ve etnik grupları aşağılamak, hakaret etmek, küçümsemek aklımdan geçmez. Böyle bir davanın açılmasını töhmet kabul ediyorum. Bağımsız Kürdistanı istemekten ve Kürt milletinin hak ve özgürlüklerini savunmaktan dolayı cezalandırılırsam gam yemem.”

 

Karar açıklandı:

 

“Duruşmanın bittiği bildirildi. Türk Milleti adına hüküm gerekçesi ekli kararda açıklanacağı üzere; Sanık İbrahim Güçlü'nün üzerine atılı Türklüğü ve Türkiye Cumhuriyeti'ne alenen aşağılamak suçunu işlediği anlaşıldığından eylemine uyan 5237 sayılı TCK'nun 301/1. maddesi uyarınca sanığın güttüğü amaç kastının yoğunluğu dikkate alınarak, takdiren ve teşdiden 1 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına; sanığın kişiliği, pişmanlık halinin gözlemlenmemiş oluşu, kastının yoğunluğu dikkate alınarak verilen cezanın ertelenmesi halinde bir daha suç işlemekten çekineceği yönünde kanaate varılamadığından TCK'nun 51. maddesi uyarınca verilen cezanın ertelenmesine takdiren yer olmadığına; TCK'nun 53/2-3 maddesi göz önünde bulundurularak sanığın TCK'nun 53/1 maddesinde sayılan haklardan yoksun bırakılmasına.”

 

 

 

ÖZALP OLAYIYLA İLGİLİ SON SAVUNMAM VE TALEPLERİM

 

T.C DEVLETİNİN SÖMÜRGECİ OLDUĞU VE KÜRTLERİ BÜTÜN OLARAK POTANSİYEL DÜŞMAN GÖRDÜĞÜ TESPİTİ, SOSYOLOJİK, TARİHİ VE SİYASAL BİR GERÇEKLİK. BU TESPİTLERİ İFADELENDİRMEK, DEVLETİ TAHKİR VE AŞAĞILAMA ANLAMINA GELMEZ.

 

 

 

 

DİYARBAKIR 5. ASLİYE CEZA MAHKEMESİNE,

 

Mahkemenizde devam eden davamın sonuna gelmiş bulunmaktayız. Bu davanın ve sonucunun tarihi nitelikte olduğu ortada. Bu dava, ayrıca sonucu itibariyle, demokratikleşme ve Kürtlerin hak ve özgürlükleri konusunda gerekli açılımların yapılıp yapılmayacağıyla ilgili kriter olması bakımından da önemlidir. Bu hayati bağlamları göz önüne aldığım zaman, detaylı olmazsa da bazı ana konulara girmek ve tespitlerde bulunmak gerekiyor. O zaman bu ana tespitlere bağlı olarak da taleplerde bulunmanın doğru olacağını düşünüyorum.

 

I- GELİŞME VE SAVCININ ESAS HAKKINDAKİ MÜTALAASI

 

1943 yılında Özalp'ta katledilen 33 Kürd Köylüsüyle ilgili açılmış olan dava son aşamaya gelmiş bulunmaktadır. Cumhuriyet Savcısı Ahmet DALGALI esas hakkındaki mütalaasını sunmuş bulunmaktadır.

 

Cumhuriyet Savcısı Sacit SAVAŞÇI'nın iddianamesinde ve bir bütün olarak dosya kapsamından anlaşıldığı gibi, Diyarbakır Kürd Derneği (KÜRD-DER)/Hewildana Kurd, 02. 08. 2005 tarihinde Diyarbakır Sanat Sokağında, Özalp'ta 33 Kürd Köylüsünün General Mustafa Muğlalı ve arkadaşları tarafından katledilmesini protesto etmek, ölen köylüleri anmak, 12 Eylül askeri rejimi tarafından General Muğlalı'nın itibarının yeniden iade edilmesinin Kürdlere ve katledilen köylülerin ailelerine bir zulüm ve hakaret olduğunu dile getirmek için: 02. 08. 2006 günü, sabah kitlesel bir basın toplantısı, gece basın toplantısı ile birlikte, mumlar yakıldı, şiirler okundu.

 

Oldukça demokratik, meşru, hukuki, Avrupa Birliği (AB) kriterlerine, bireysel ve kolektif hak ve özgürlüklere, Kürt halkın taleplerine uygun olarak gerçekleşen bu çalışma ve insani tepki, uzun zaman geçmeden soruşturma konusu oldu. Cumhuriyet Savcısı Sacit SAVAŞÇI tarafından hukuk tekniğine uygun olmayan, gelişi güzel hazırlanmış bir iddianame ile 02. 12. 2005 tarihinde dava açıldı.

 

Hakkımda açılmış olan dava, son dönemlerin meşhur, uluslar arası planda ve özellikle de AB platformunda tartışma konusu olan T.C.K'nın 301. madde kapsamı içindedir.

 

İddianamede dile getirilen görüşlerle ve Cumhuriyet Savcısı Ahmet DALGALI'nın esas hakkındaki mütalaasında ileri sürdüğü görüşler bir örtüşme göstermektedir. Cumhuriyet Savcısı şöyle demektedir: “Sanığın suç tarihinde Diyarbakır İli Sanat Sokağı mevkiinde 1943 yılında Van İli Özalp ilçesinde 33 kişinin öldürülmesiyle ilgili olarak ‘Özalp Olayı Sömürgeci Türk Devleti'nin bütün Kürtleri düşman kabul etmesinin bir göstergesidir' başlığı ile yaptığı basın açıklamasında söz konusu olayı anlatarak ‘Özalp Köylüleri çoktan Kürdistan şehitleri saflarına katıldılar. Özalp olayıyla ve sonrasındaki olaylar T.C Devletinin sadece Kürd yurtseverlerinin değil, tüm Kürd Milletinin düşmanı olduğunu ortaya koymuştur' ibarelerine yer verdiği basın açıklamasının tamamı dikkate alındığında 1943 yılında meydana gelen ve failleri belirlenip gerekli cezalara çarptırılan olay bahane edilerek Türkiye Cumhuriyetinin sömürgeci olarak gösterilip Kürd kökenli vatandaşların düşmanıymış gibi göstermeye çalıştığı, bu şekilde sanığın üzerine atılı suçu işlediği yapılan yargılama sonucunda anlaşıldığından sanığın eylemine uyan 5237 sayılı TCK'nın 301/1 ve 53 maddeleri gereğince cezalandırılmasına…esas hakkında talep ve mütalaa olunur.”

 

Savcının iddianamesi ve esas hakkındaki mütalaa incelendiği zaman iki konudan dolayı cezalandırılmamın istendiği görülmektedir. Bu konulardan biri: T.C Devletini sömürgeci olarak tanımlamam ve nitelendirmem. İkinci konu: T.C Devleti'nin, bu sömürgeci yapısı, Kürtlerle olan özgün ilişkisinden dolayı, Kürtleri genel olarak karşı aldığı ve düşmanlık ettiğinin Özalp köylülerinin öldürülmesiyle de ortaya konduğunu ileri sürmem.

Bu konuların cezai müeyyideyi gerektirip gerektirmediğini açığa çıkarmak için başka konulara bakmak gerektiğini düşünüyorum

 

II- ÖNCELİKLE OLAY DOĞRU KAVRANMALI

 

Özalp'ın Xerepsorık ve Milanengiz'ın 33 Kürd Köylüsü, 30.07.1943'de Kuzey ve Doğu Kürdistan sınırında kurşuna dizilerek katledildiler. Bu dönemde Kürtler, her zaman olduğu gibi, Türkiye'nin sivil ve askeri sorumlularına, mahkemelerine ve siyasetçilerine seslerini duyuramadılar. Kürd Milletinin tüm ulusal, sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel hakları ayaklar altına alınmıştı, bu Kürd köylülerinin de hakları rahatlıkla ayaklar altına alındı. Özalp köylülerinin tüm devlet katındaki talepleri karşılıksız kaldı. Başlamış olan tüm inceleme ve hukuki süreçler, devlet sorumlularının suçlarını sümen- altı yapmakla neticelendi.

 

Olayın üzerinden beş yıl geçtikten sonra, siyasi çıkarlar için devletin iki siyasi partisi (Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti) arasında ortaya çıkan çelişkiler, katledilen köylerle ilgili yeniden siyasi, hukuki bir süreç başlattı. 1948 yılında, çok partili dönemde Özal Köylülerinin sorunu ele alındı. Asıl detaylı tartışmalar, 1958 yılında yapıldı. TBMM Tahkikat Komisyonu, 30 Nisan 1958'de Özalp Olayı hakkında araştırmalarını sonuçlandırdı ve bir rapor hazırladı. Komisyonun bu raporu, 4.5.1958'de, Zafer Gazetesinden yayınlanmaya başladı. TBMM bu raporda, Özalp Olayının sorumlularının ortaya çıkarılması için hukuki sürecin başlatılması ve aynı zamanda Mustafa Muğlalı ve arkadaşları hakkında hukuki soruşturmanın açılmasını benimsedi. TBMM'deki tartışmalar sırasında Diyarbakır Milletvekili Mustafa EKİNCİ'nin yaptığı açıklamalar, bizim devlet politikasına ilişkin yaptığımız tespiti doğrulayan ve Özalp köylülerine reva görülen muamelenin sıradan bir muamele olmadığını gösteren niteliktedir.

 

Diyarbakır Milletvekili Mustafa EKİNCİ meclisteki konuşmasında şöyle diyor: “Özalp Olayı, Doğu ve Güney Doğu'da (Kürdistan anlaşılmalı) gerçekleşen tek başına bir olay değildir. Doğu ve Güney Doğu'da gerçekleşen ve devam etmekte olan felaket niteliğindeki olayların halkalarından biridir.”

 

Hukuki soruşturma ve mahkemede açılan dava sürecinde Mustafa MUĞLALI ve arkadaşlarının mahkemedeki itirafları sonucunda, 33 Kürd Köylüsünün suçsuz bir şekilde kurşuna dizildikleri açığa çıktı. Mustafa MUĞLALI, 33 Kürd Köylüsünün öldürülmesine karar verdiği için, önce idam cezasına çarptırıldı ve sonra da cezası 20 yıla indirildi.

 

Ne yazık ki, 12 Eylül Askeri Rejimi, Mustafa MUĞLALI'nın itibarını iade etti. Bundan daha önemlisi de Özalp askeri kışlasına da katil MUĞLALI ismi verildi. Öldürülen Kürd Köylülerinin çocukları ve torunları, devletin bu hukuki ve insani olmayan siyasetini protesto ettiler ve dava açtılar. Dava dilekçelerinde, “MUĞLALI hem babalarımızı öldürecek, hem de onun adı bizim gözlerimizin önüne asılacak. Bundan daha büyük bir hukuksuzluk olur mu?” diyorlardı. Buna rağmen, devlet yetkilileri bu insani olmayan tutumlarında ısrarlı oldular.

 

III- OLAYLA İLGİLİ YAPTIĞIMIZ AÇIKLAMA GERÇEKLERE DAYANIYOR

 

Biz, ÖZALP Olayının üzerinden 63 yıl geçmiş olmasına rağmen, devlet politikasından bir değişiklik olmadığını açıkladık. Kürt Milletinin kendi haklarına kavuşmadıkça, Kürt Milleti de Türk milleti kadar hak sahibi ve iktidar sahibi olmadan durumda bir değişiklik olmayacağını ileri sürdük. Olayın geliştiği koşulları analiz ettik.

 

Basın açıklamamızda şöyle diyorduk: “ 33 Kürd Köylüsü, dünyanın, Ortadoğu'nun ve Kürdistan'ın çok özel koşullarında katledildiler. İkinci Dünya Savaşı sona yaklaşıyordu. Demokrasi güçleri, o dönemde de dünya için büyük bir demokrasi projesine sahiptiler. Ortadoğu, dünya demokrasi güçlerinin baskılaması altındaydı. Çünkü hem Türkiye'de ve hem de diğer Ortadoğu ülkelerinde otoriter ve faşist rejimler egemendi. Türkiye, çok tesadüfi bir şekilde Almanya faşist rejiminin yanında savaşa katılmadı. Ama Türkiye, resmi ideolojisinin karakterinden ve Kemalist sistemden dolayı, Alman faşist rejimiyle bir benzeşme içindeydi, Türkiye, İran, Irak ve Suriye Kürt Ulusal Hareketine karşı geliştirdikleri siyasetle, günümüzdeki siyasetleri arasında bir fark söz konusu değildi, aynıydı. Elbette aynı dönemde, Kürdistan'ın Güney ve Doğu parçalarında gelişen hareketler de, ismi geçen sömürgeci devletleri tehdit eder boyutlardaydı. Bundan dolayı, sömürgeci rejimler, Kürtlere karşı açık ve müşterek bir strateji izliyorlardı.

 

“O aşamada da sömürgeci devletler, sınıra asker yığmakla kalmıyor, bugün olduğu gibi özel timlere benzer sistem dışı güçler oluşturmuşlardı. Bu sistem ve hukuk dışı güçler, Kürt milletine karşı kirli ve vicdani olmayan uygulamalar yapmakla kalmıyor, sınır-ötesi talanlar yapıyorlardı. Sınır geçişleri, diplomatik krizlere yol açıyordu. Bu krizlerden kurtulmak için de, bölge Kürt Halkını kendi talanlarına ve yanlışlarına kurban yapıyorlardı. Özalp Köylülerinin öldürülmesi, bu karmaşık siyasetin ve uygulamaların bir ürünüdür.

 

“Özalp Olayına karşı sivil ve asker bürokratların tutumu, sürdürülen siyaset; bir bürokrat grubun siyaseti, bir grup devlet sorumlusunun yanlışlarının sonucu değildi, genel bir devlet siyasetiydi.

 

“…………….

 

 

“….Özalp Olayı ve sonrası olaylar, T.C Devletinin sadece Kürt yurtseverlerinin değil, tüm Kürt Milletinin düşmanı olduğunu ortaya koymuştur. Bu siyaset, Türk Milletinin de gelişmesinin önünde bir engeldir. Devletin bu siyasetinin ve özellikle de devletin değişmesi gerekir. Bu değişim, federal demokratik bir sistemle olabilir. Kürt milleti kendi toprakları üzerinde kendi kendisini yönetmeye başlar ve kendi toprakları üzerinde iktidar olursa, Kürt milleti ile Türk milletinin eşitliği sağlanmış olur.”

 

IV- T.C DEVLETİ SÖMÜRGECİ, ÜNİTER VE BİR ULUS DEVLETİ Mi? TARİHİ BOYUNCA HEP KÜRTLERE Mİ KARŞI OLDU?

T.C Devletinin tarihi boyunca, Kürt milletiyle ilişkilerini, yaptıklarını, siyaset ve ideolojisini gözden geçirdiğimiz zaman, her iki soruya da maalesef “evet” cevabı vermek durumundayız.

 

T.C Devleti hakkındaki tespitlerim bilimsel, genel ve gerçeklere dayanmaktadır…

 

Bilindiği gibi, devletler de tek kategori içinde ele alınmazlar. Gelişmiş ve gelişmemiş devletler, demokratik devletler demokratik olmayan devletler, emperyalist ve sömürgeci devletler bağımlı devletler, modern ve modern olmayan devletler, çağdaş ve çağdışı devletler, kavramları yabancı olmadığımız sosyolojik, siyasi, tarihi, felsefi kavramlardır.

 

T.C Devleti de bu kategorilerin içinde bir yere sahiptir. T.C Devletinin bu kategoriler içinde aldığı konum, bizim irademizin dışında, gerçeklere dayalı objektif bir durumdur.

 

T.C Devletini kategorileştirirsek irademiz dışında karşımıza gerçekçi, hiçbirimizin, hiç bir yetkili ve kurumun, mahkemenizin de red edemeyeceği bir tablo belirlenir.

 

T.Cumhuriyeti Devleti, bünyesinde tutuğu Kürt milleti ve diğer etnik gruplarla ilişkilerinden dolayı emperyal/sömürgeci bir devlettir. Bu emperyal/sömürgeci konumu, emperyalizm ve klasik sömürgecilik ilişkilerinden daha geri, daha acımasızdır. Bundan dolayı, Kürt milletinin bütün ulusal kolektif haklarını gasp etmiştir. Kuruluşundan bu güne kadar “Kürt milletinin olmadığı, Kürtlerin Türk olduğu” akıldışı ve barbar zihniyetinde ısrar etmektedir. Kürt dilini, kültürünü yasaklamaya devam ediyor. Kürt dil ile eğitim-öğretime izin vermiyor, Kürt diliyle özgürce okulların, televizyonların, radyoların açılmasını yasaklıyor, bunu zor ve devlet şiddetiyle engelliyor. Kürtlerin kendi ulusal kimliklerinden, kendi ülke kimlikleri Kürdistan'dan bahs etmeleri yasak. Kürtlerin ülkesini işgal ve ilhak etmiş durumda.

 

T. C Devleti, üniter ve bir ulus devlettir. Devletin sahibi de Türk ulusudur. Bundan dolayı, Anayasanın 66. maddesinde, “vatandaşlık bağı ile devlete bağlı olan herkesi Türk” kabul edilmiştir. Anayasanın bu maddesinin de açığa çıkardığı gibi, Türkiye'de Kürt ulusunun ve diğer etnik grupların varlığı red edilmektedir.

 

T. C Devleti, dağılmış olan Osmanlı mirasını devralırken, Avrupacılığı ve Avrupa modernliğini sözde de olsa devraldı, ama hiçbir zaman modern bir devlet olmadı/olamadı, hep ideolojik, çağdışı, sınıfsal, dinsel, mezhepsel ve ulusal anlamda tekçi bir devlet oldu. Şekilde modern, özde muhafazakar ve geleneksel bir devlet olma özelliğini devam ettirdi, halen devam ettirmektedir. Kadın erkek ilişkileri, kentleşme konusunda da modern bir atılım ve sağlıklı bir evrimleşmeyi gerçekleştiremedi.

 

T.C Devleti, kendisini cumhuriyet olarak nitelendirmesine rağmen, halksız, bürokratik bir devlettir. Şekli ve teorik anlamda halkın yönetime egemen olduğunu, belli periyodlarda yapılan genel seçimlerle gösterilmiş olsa bile, halka tepeden bakan, jakoben, halkın iradesine önem vermeyen bir cumhuriyet söz konusu. Yani halksız, eski deyimle cumhursuz demokratik olmayan bir cumhuriyet var.

 

T.C Devleti, dinler, mezhepler, ideolojiler, uluslar ve kültürler karşısında özerk ve tarafsız bir devlet değildir. Devletin bir dini, müslümanlık, bir mezhebi suni, bir ideolojisi Kemalizm, bir sınıfı imtiyazlı sivil ve asker bürokrasisi vardır.

 

T.C Devleti, demokratik bir devlet değil, yarı-demokratik, esas olarak gizli faşist yapısal özelliğe sahip, otoriter/totaliter ve oligarşik bir devlettir. Halkın iradesi yönetime egemen değildir. Halkın yönetimi, seçilmiş iktidar, geçici, görünürdeki iktidardır. Asıl mutlak iktidar, seçilmemiş, T. C Devletinin kuruluşu gününden günümüze kadar iktidar eden, sivil iktidarları deviren, Kürt milli direnme ve hak arama hareketlerini bastıran, sivil ve asker bürokrasinin devletçi iktidardır.

 

T.C Devleti hakkındaki bu tespitler, sosyolojik, siyasi ve tarihi tespitlerdir. Türkiye'deki sosyoloji, siyasi bilim ve tarih disiplini, literatürü incelendi zaman; T.C Devletinin Kürtlere karşı uygulamaları sadece Türkiye'de değil, Ortadoğu çapında bütün Kürdistan parçalarını kapsayan tipik bir üçüncü dünya, gelişmemiş bir ülke ve çağdaş olmayan bir sömürgeci devlet uygulamasıdır…

 

T. C Devleti, Kürt milletinin haklarını, ülkesini gasp etmekle kalmadı, her hak arama milli direnme hareketini kanla bastırdı, liderlerini ve yöneticilerini öldürdü, idam etti. Toplu ölümler, toplu sürgünler, köy ve şehir yıkımlarını gerçekleştirdi.

 

T.C Devleti, Kürt ulusal hareketlerini, siyasi kadrolarını, yurtseverlerini değil, tüm Kürt milletini potansiyel düşman kabul etti. Kendi politikasını, uygulama ve projelerini bu anlayış üzerine oturttu. Bu nedenle, Kürtlerin dil, kültür, diğer siyasi ve sosyal haklar için dile getirdiği tüm sivil, barışçıl ve demokratik hareketleri şiddetle bastırdı. Kürtlerin derneklerinin kuruluşuna müsaade etmedi. 1959 yılında, metropol şehirlerde Kürt üniversite öğrencilerinin masum ilişkileri, Kürd hakları üzerine yaptıkları ortak tartışmalar 49 kişilik bir tutuklamayla sonuçlandı. Bu tutuklama gerçekleştirilirken, Büyük Kürdistan kurmak istedikleri, T.C Devleti'nin büyük bir dış komplo ile karşı karşıya oldukları gazetelerde manşet olarak sunuldu. 1963 yılında 23 Kürt üniversite öğrencisi ve aydını, dergi ve gazete faaliyetlerinden, İran ve Irak'taki Kürdistan parçalarından gelen öğrencilerin ilişkilerinden dolayı gerçekleşti. 1967 yılında Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi'nin kurucu ve üyeleri tutuklandı, yargılamaları güvenlik gerekçesiyle Antalya mahkemesinde görüldü. O tarihlerde Dicle-Fırat, Deng dergilerinin yayınlarına devam etmesine müsaade edilmedi ve sorumlularının tutuklanması yoluna gidildi. 12 Mart Askeri Muhtırasından sonra, en erken kapatılan dernekler, Kürt dernekleri Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO'lar) oldu. DDKO'ların yüzlerce kurucusu, yöneticisi ve üyesi tutuklanarak, Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinde yargılandı ve yüksek cezalara çarptırıldılar. 12 Eylül Askeri Rejiminden sonra binlerce Kürt aydını, öğrencisi, yüz binlerce halktan insan gözaltına alındı, tutuklandı, işkence gördü ve cezaya çarptırıldı. Anti-Sömürgeci Demokratik Kültür Dernekleri (ASDK-DER), Devrimci Demokrat Kültür Dernekleri (DDKD) ve Demokratik Halk Kültür Dernekleri (DHKD) ve diğer Kürt dernekleri yıldırım hızıyla kapatıldı, kurucu, yönetici, üyeleri tutuklandı, yargılandı, işkence gördü ve yüksek cezalara çarptırıldı. Kürt dergileri ve gazeteleri, Rizgarî, Ala Rizgarî, Devrimci Demokrat, Özgürlük Yolu, KAWA, Roja Welat kapatıldı.

 

Bu uygulamalar 26 senedir ve günümüzde daha da trajedik boyutlarda devam ettirilmektedir. O olayların tümünü bu savunmamın sınırları içinde ele almam olanaklı değildir. Bu konularla ilgili kaleme alınmış yüzlerce kitap söz konusu. Bunlar tüm Türkiye halkları ve mahkemeniz tarafından da bilinmektedir.

 

Bunun yanında T.C Devleti, Kürtlere karşı eylem, uygulamalarını kendi sınırlarının ötesine doğru da genişletti. İran, Irak ve Suriye'deki Kürdistan parçalarındaki Kürt milletinin hak arama eylemlerinin bastırılması için, Kürdistan sömürge olarak elinde tutan İran, Irak ve Suriye devletleriyle işbirliği yaptı. 1932 yılında Kürtlerin Ağrı Direnişini bastırmak için, İran'a toprak verdimiştir ve hareketi bastırmak için sınır değişikliği yaptı. 1946'da İran'da Kürdistan toprakları üzerinde kurulan Mehabad Kürt Cumhuriyeti'nin yıkılması için İran devletiyle işbirliği yaptı. Kürt lideri Mele Mustafa Barzani ve arkadaşlarının Sovyetler Birliği'ne geçişini engellemek, onların yakalanmasını sağlayıp İran'a teslim etmek için askeri hareket yaptı. 1970 yılında Irak'ta Kürt Otonomi Sözleşmesinin yapılmaması için özel bir çaba gösterdi. Anlaşma sağlandıktan sonra, bu anlaşmanın gerçekleşmesini Kürdistan'ın kuruluşu olarak değerlendirdiğinden, Kürtlerin en büyük toprak parçası ve nüfusu da kendi egemenliği altında olmasından dolayı, Kürdistan Otonomisini devlet olarak kendisine de yönelik hayati bir tehdit kabul ettiğinden, sözleşmenin gerçekleşmemesi için çaba sarf etti. 1975 yılında Kürdistan Otonomisinin yıkılmasına sebep olan Cezayir Antlaşmasına taraf oldu ve bu sözleşmenin gerçekleşmesi için gayret gösterdi. İran'ın bu antlaşma çerçevesinde Irak'a toprak verdiği ve bunun 1979 yılında İran ve Irak arasında 10 yıl sürecek, 1 milyon insanın ölümüne sebep olan bir savaşa yol açtığı da yakın tarihin hafızalarında duruyor.

 

T.C Devleti, ABD ve müttefiklerinin İkinci Irak savaşından sonra da, 1992 yılında oluşmaya başlayan Kürdistan Federe Bölgesine karşı düşmanca tutumlarını, Kürd liderlerine yönelik saldırı ve hakaretlerini devam ettirdiler. Irak'ın federal bir devlet ve Kürdistan'ın Federe bir bölge olmaması için, her türlü politik manevraya baş vurdu, ilişki kozlarını kullandı ve diplomatik bir yoğunluk gösterdi. Bunda başarılı olamayınca, şimdi de Kerkük'ün Kürdistan Federe Bölgesine dahil olmaması için savaşı göze alacağını, uluslar arası hukuk ve komşuluk hukukunu çiğneyerek müdahalede bulunacağını ileri sürüyor.

 

Bugüne dek TBMM tarihinde beş gizli oturum yapmıştır. Bu gizli oturumlarının nedeni, Kürt ve Kürdistan'la ilgili geliştirilecek aleyhte kararların, projelerin gerçekleşmesi içindir. Dün yapılan gizli celsede de Kürtler karşı önemli insanlık dışı projelerin gerçekleştirilmesi için, ırkçı milliyetçi bir refleksle hareket edildiğini biliyorum.

 

Kosova'daki 25 Türk için Türkçe'nin resmi dil, Türklerin yerel ve genel iktidara sahip olmalarını isteyen Dışişleri Bakanı Abdullah GÜL, 29 Ekim 2006 tarihli Radikal gazetesinde Murat YETKİN'in sorularına cevap verirken, diplomasi dilini, bir devletin sorumlusu olmasını, yönettiği ülkede 25 milyon Kürdün varlığını unutarak, bir korsan başı gibi “Irak Kürtlerinin daha ileri gitmesi halinde, elindekileri de kaybedeceklerini” ileri sürdü. Devlet zorunun ve şiddetini kabadayıca kullanacağını, Kürdistan Federe Bölgesini ortadan kaldıracağını, soykırım bile yapabileceğini çağrıştıran şey söyleyecek kadar pervasızlaştı.

 

Bütün bunlar, genel olarak tüm Kürtlere karşı düşmanca uygulamalar ve sürdürülen insani olmayan siyasetler değil de, nedir?

 

 

V- BİLİRKİŞİ TAYİN EDİLMESİ GEREKİR

 

Bütün bu anlatımlarım ve yaptığım bilimsel tespitlerin, iddianamede ve esas hakkındaki mütalaada belirtildi gibi, devleti tahkir ve aşağılama kavramları, suç isnatları içinde ele alınamaz. Bu nokta ileri sürülen düşünceler ve kavramların anlamları üzerinde ciddi yaklaşım farklılıklarının, farklı isnatlara ve suç kategorisine yol açtığını göstermektedir. Bu nedenle, mahkemenin sağlıklı sonuçlara varması bakımından, genel planda da bu konularda var olan karmaşayı ve karışıklıkları göz önüne aldığımızda, sosyologlardan, tarihçilerden ve siyaset bilimcilerden oluşan bir heyete dosyamın gönderilmesini talep ediyorum.

 

VI- BASIN AÇIKLAMASINDA DİLE GETİRDİĞİMİZ DÜŞÜNCELER DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZÜRLÜĞÜ KAPSAMINDADIR

 

Özalplı 33 Kürd Köylüsünün katledilmesiyle ilgili dile getirdiğim/getirdiğimiz düşünceler düşünce ve ifade özgürlü kapsamındadır. Düşüncelerimiz şiddeti içermiyor. Ama resmi devlet düşüncelerine aykırı düşünceler olarak nitelendirilebilir. Sarsıcı, şok edici düşünceler tanımlanması, kategorisi içinde görülebilir.

 

Resmi devlet düşüncelerine aykırılık, demokrasinin, toplumsal çoğulculuğun, doğa renkliliğinin, değişim ve reformculuğun bir gereğidir. Eğer devletin resmi görüşleri kayıtsız şartsız savunulacaksa, farklı düşüncelere, düşünce sistemlerine, aydınlara ve entelektüellere niye gerek var? Hata sıradan düşünen insana neden gerek var? Dinamik bir hayata ne gerek var? Demokrasilerde farklı siyasi partilere, yöneten ve yönetilen ilişkisinden değişikliğe, nöbet devrine niye gerek olur?

 

Her ilk düşüncenin, ya da devletler ve rejimler tarafından mutlak hale getirilmiş, tartışılmaz kabul edilen tüm düşüncelere karşı ileri sürülen düşüncelerin, basitliği, basit olmaması, kapsamlı olup olmaması söz konusu olmadan, sarsıcı ve şok edici olduğu tartışmasızdır. Türkiye'de milli şef ve tek siyasi parti rejiminde; hata daha sonrasında ileri sürülen hangi yenilikçi, geleneksel olmayan, resmi devlet ideolojisi Kemalizm'e uygun olmayan, özellikle de Kürtlere, Kürtlüğe ve Kürdistan'a ilişkin olan, bir dönemler sosyalizmi ve hatta liberalizme ilişki olan hangi düşünceler şok edici ve sarsıcı nitelikte kabul edilmemiştir. Zaman içinde bu düşüncelere uygun değişimlerin ve reformların yapıldığı gözetildiği zaman, sorunun ileri sürülen düşüncelerde değil, sorunun otoriter/totaliter rejimlerle ilgili olduğu, T.C Devletinin tutuculuğu ve insan doğasına, toplumsal çoğulculuğa uygun olmayan yapısıyla, düşünce yorumlarıyla ilgili olduğu görülecektir.

 

Benim/bizim ileri sürdüğümüz düşüncelerin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında olmasının ilk nedeni, şiddeti kesinlikle içermemesi ve şiddeti teşvik etmemesi, düşüncenin zorla kabulünü öngörmemesinden ileri gelmektedir. İkinci nedeni, BM İnsan Hakları Beyannamesi, Avrupa İnsan hakları Sözleşmesi, AİHM Kararları, Avrupa Birliği Kriterleri ve uyum Yasaları çerçevesinde ele alınacak düşünceler, korunan düşünceler olmalarındadır.

 

Bizim/benim düşüncelerimin düşünce ve ifade özgürlü kapsamında olduğunu gösterir Diyarbakır Cumhuriyet Savcılarının iki takipsizlik kararı, Diyarbakır Mahkemesinin bir beraat kararı incelenmeye değer. Bu belgelerin birer nüshasını mahkemenize sunuyorum.

 

Bu belgelerden, özellikle Cumhuriyet Savcısı Süleyman KARACA'nın benim hakkımda verdiği takipsizlik kararı, AİHM'nin bir çok hayati kararını içerdiği, düşünce ve ifade özgürlüğünün evrensel yorumunu ve tanımını kapsaması bakımından daha çok incelemeye değer.

 

VI- BU DAVA ORTADAN KALKMALIDIR

 

Düşünce ve ifade özgürlüğünün evrensel kapsamını bir tarafa bıraksak bile, Türkiye'de kazandığı sığ içerik” bile göz önüne alındığı zaman, benim hakkımda bu davanın açılmaması gerekirdi.

 

TCK'nın 301. Maddesiyle ilgili Avrupa Birliği kriterleri, hukuk müktesebatı açısından bu maddenin kaldırılması veya niteliksel değişikliğiyle ilgili gündemde olan tartışmalar; Orhan Pamuk hakkındaki beraat kararı göz önüne alındığı zaman, bu davanın beraatle son bulmasının ötesinde, yeni bir kararla dosyanın tümden ortadan kalkması ve davanın açılmamış sayılması gerekir.

 

24 Ocak 2007

 

 

 

İBRAHİM GÜÇLÜ

KÜRD-DER Sözcüsü- Avukat – Siyasi Yazar