Paşa Yılmaz

pasa_yilmaz@mynet.com

 

"Karartılan Gündem" ve "Sahibinin sesi olan başbakan"

 

Türk Silahlı Kuvvetleri ile PKK arasında" neyi amaçladığı belli olmayan" bu danışıklı "savaş hali" son 25 yıllık süre içinde yaşanan kirlilikten dolayı özellikle 1999'da Abdullah efendinin paketlenerek dayılarına "kıymetli koli" esaslarında teslim edilmesi ile "hizmete hazırım"açıklamasını yapması ve"bütün PKK kuvvetleri (500 kişilik bir gurup hariç) kürdistan'ın güneyine çekilsin" açıklaması Türkiye'de yaşiyan herkesin;özellikle, Kürdlerin ezberini ciddi anlamda bozdu. Ve izlenen eylem anlayışı giderek Türklerin'de ezberini bozdu. Bununla hem tartışılmaz, bir tabu olarak görülen TSK,hemde yine tartışılmaz bir tabu olan PKK,Türkler ve Kürdler arasında tartışılır hale geldi ve bu iki karanlık silahlı güç Türklerden ve Kürdlerden hızla taraftar kaybetmeye başladı. Ve her iki gücün bu ortak tutumuna karşı kendiliğinden gelişen "ortak akkılla" hareket eden sivil bir tepki gelişti. Özellikle Şemdinli olaylarındaki süreçten sonra artık gizli tutulamayan bir noktaya geldi. Çünkü daha önceki süreçlerde TSK-PKK ortaklığını eleştirenler ne yazıkki görevleri biribirlerine taşeronluk yapmak olan bu iki güce kurban olmamak için eleştirilerini en küçük toplumsal birim olan"çekirdek aile" ortamında bile seslendirmekten çekinirlerdi.Ancak gelinen noktada kendiliğinden gelişen "ortak akıllı" bu sivil tepki karşıtlığını bu karanlık güçlere karşı yüksek sesle hatta eylemsel olarak eylem alanlarındada en açık ve en sert biçimde ortaya koymaktadır.Çünkü TSK-PKK ortaklığı,cinayet şebekeleri olarak biri birlerini onurlandırmak,Türk ve Kürd toplumlarına karşı bibirlerini itibarlı kılmak için biribirleri adına cinayet ticareti yapmak noktasına gelmiştir.

 

Şemdili olaylarında"iyi cocukların abisi" Yaşar Büyükanıt'ın teşhir olması, Dağlıca "baskını", Istanbul'da ve Diyarbakır'da kitlesel katliamları hedefleyen intihar eylemlerinin ortaya koyduğu sonuçlar ve özellikle Aktütün "baskını" sonrası sivil idarenin gündemine sokulan "sınır ötesi operasiyon"yetkisinin bir yıl daha uzatılması ve "yeniden olağan üstü hal yönetimi"için olağan üstü yetkilerin verilmesi talepleri tartışılırken,PKK'nin hiçte tarzı olmayan bir eylem biçimi olan Diyarbakır'da polis ve güvenlik görevlilerini taşiyan otobüsün taranması ile artık hiç süphe bırakmayacak kadar açık olan TSK-PKK ittifakı karşısında geleneksel suskunluğunu bozan Türkler ve Kürdler bu karanlık ittifak ve ittifakçılardan hesap soruca ve kamu oyu;bu günlerde yapılan "yeniden olağan üstü hal yönetimi" için talep edilen olağan üstü yetkilerin tartışıldığı "Terör zirvesinin" sonuçları için hem genelkurmaydan hemde Başbakandan açıklama beklerken "Taraf" gazetesinin TSK-PKK ortaklığı ile ilgili Aktütün "baskını" görüntülerinin ve raporlarının belgelerini Türkiye ve Dünya kamuoyuna sunmasına karşı,genelkurmay başkanı kırmızı renk gören yaratık misali kin ve nefret dolu bir tarz ve duruş ile önüne mikrofonu,arkasınada kuvvet komutanlarını alarak yasal olmayan"yeniden olağan üstü hal" uygulamaları için ilk adımını attı!

 

Basını,medyayı,siyasetçileri,Kürdleri,Türkleri,Ermenileri,müslümanları,hıristiyanları yani;Türkiye'de yaşıyan her kesi tehdit ederek herkesin haddini bilmesini ve herkesin"doğru yerde"durmasını istedi.Kamuoyuna sunulan bu deliller doğrultusunda bu meseleye bakıldığında bu eylemleri yapan iki silahlı gücün aynı konulardan rahatsızlık duydukları görülmektedir.Dikkat çekici nokta,bu eylemde her ikisinin de;TSK ve PKK'nin Bayraktepe eyleminde,kendilerinin zafer kazandığını savunarak,bu tür"eylemlerin"ve"kazanılan bu tür zaferlerin"Kürd ve Türk halklarına hiç bir yararının olmadığını savunanlarıda hain,işbirlikçi ve ihanetçi olarak görmeleridir.Bu doğrultuda genelkurmayın başlattığı "soruşturma" sonuçlarının açıklanması ile anlaşıldıki bu belge ve görüntülerin kaynağı genelkurmaydır.Inkar ve tehdide dayalı general Başbuğ'un açıklamaları ile general Koşaner'in açıklamalarının hiç bir farklılığı yoktur.Kaldıki bu tür eylemlerin kazancının ne olduğu açıktır.Oda"neyi amaçladığı belli olmayan"bu "savaşın" yaratığı kirliliğin Türk ve Kürd kitleleri nezdinde tek seçeneğin, TSK ve PKK olduğunun beyinlere kazıtılarak işlenmesidir.Hiç bir kural ve kaide tanımayan,hukuksuzluğu kendilerine hukuk olarak alan bu güçlerin amacı Kürdistan'da ve Türkiye'de kaos yaratarak Türkiye'nin gündeminin karartılarak gündemin başka noktalara çekilmesi amaçlanmıştır.20 Ekimde başlayan Ergenekon terör örgütü davasından kitlelerin dikkatini uzaklaştırarak yargılamayı adeta gereksiz hale getirmektir.Ergenekon davasının başlamasından önce bir yandan karakol "baskını",bir yandan"şehit"asker cenazeleri,bir yandan"şehit" gerilla cenazeleri,bir yandan otobüs taramaları,ve özellikle en önemlisi imralı'da Abdullah efendinin "iteklenmesi" ile başlayan "imha edici fiziki işkencelerin protesto" edilmesi eylemlerinin amacı"bu dava kürdleri ilgilendirmez"tavrının  kitlelere özellikle anlatılmak istenmesindendir.Provakatörlerin;"itekleme'yi imha edici işkencelerin başlangıcı" olarak görmeleri ve çılgınlaşan kitle psikolojisini  hesaba katmaları sonucu yaratılan "çılgın toplum"davranışı içinde konulan eylemlerin mantığı,mantıksızlık olmuştur.Burada Abdullah efendinin "iteklenmesi"esasında "kötü muamele"veya "fiziki işkence" olarak yorumlanamaz.Ancak Türkiye cezaevlerinde işkence ve kötü muamelenin varlığı inkar edilemez.Mesela Engin Ceber'in işkence ile öldürülmesi gibi.Ancak Abdullah efendinin"iteklenmesi" bu kategorilerde olmadığı gibi bunun Diyarbakı'daki vahşetle karşılaştırılmasıda mümkün değildir.Bunu böyle yorumlayan Abdullah efendinin"avukatı" öyle anlaşıliyorki ya Diyarbakır vahşetini hiç bilmiyor yada tam bir provakatördür.Çünkü Diyarbakır vahşeti daha önceleri Abdullah efendinin değerlendirdiği gibi"bir kaşık çorba için yoldaşını satma" ihaneti olmadığı gibi "itekleme" ilede karşılaştırılacak kadar basitte değildir.Dünyada bir örneği daha olmayan bu vahşeti ve bu vahşete karşı durmayı Abdullah efendinin kafası almaz.Çünkü bu vahşeti "bir kaşık çorba için yoldaşını satma" ihaneti olarak gören kafa buna karşı durmayıda "kaba ve ilkel direniş" olarak görür.

 

Peki iteklemeyi nasıl gömek gerekir?

Bana göre Abdullah efendinin iteklenmesi ne Diyarbakır vahşetinin başlangıcıdır ne kötü muameledir nede taciz etmedir. Bu itekleme;olsa olsa Abdullah efendi ile Imralı'daki asker dotlarının aşırı samimiyetten kaynaklanan dost şakalaşmasıdır. Bunu böyle görmek gerekir. Dolayısı ile bunu kötü muamele olarak görüp kitleleri çılgınlaştıran avukat ne kadar provakatör ise miting otobüsünün üstüne çıkarak tehditler savuran eş başkan general Emine Ayna'da o kadar provakatördür.

 

Kitlelerin hesap sorma öfkesi,her iki kemalist kurumun yöneticilerinin kendilerinden hesap soranları hain olarak görmelerini sağlıyor.Zaten hesap veremeyen iki karanlık gücün "yönetim" mekanizmaları çılgına dönmüş olarak kamuoyunda tartışılan meselelere bakmadan bunun hesabını yapmadan adeta"Karagümrük çetesinin" bir numaralı adamı olan medyadaki adı ile  Nuriş tavırlarında tehditler savuruyorlar.Hani Nuriş"bana falankesi öldüttüler beni Veli Küçük paşadan sorun.Ben neler yaparım size anlatsın"diyor ya Ilker paşada aynı Nuriş gibi önde mikrofon arkada kuvvet komutanı  generaller olduğu halde sinirinden titreyerek "TSK'yı PKK'den sorun.TSK neler yapar size anlatsınlar" edaları ile tehditler savuruyor.Aynı biçimde Kandilde de Karayılan paşa oturduğu masada arkasına dizilen başkanlık konseyi üyesi generaller var iken "Bayraktepe zaferini" eleştirenleri ihanetçi olarak vurgulamaktadır.Bu noktada yapılan yorumlarda bu eylemlerde TSK'nin, PKK eylemlerine karşı yetersiz kalışı eleştirileri daha ziyade;ihmal,zaafiyet, bilgi eksikliği, Istihbarat eksikliği,Koordinasyon eksikliği, Koordinasyon merkezinin olmaması,istihbaratın iki başlı olması,operasiyon yetkisinin genelkurmayda olmaması vs.gibi çok masumane sayılabilecek yetersizliklerinin olduğunun  medyada,medya mencupları ve siyasetçiler tarafından tartışılıyor olması doğrusu bütün bu teşhir olmuş TSK-PKK oğtaklığı kirliliğine rağman talihsizliktir.Çünkü varılan sonuç yukarıda sıraladığım "eksiklikler"den kaynaklanan bir sonuç değildir.Bu sonuç karanlık iki güç olan TSK-PKK ortaklığının oluştuğu kirlilik esasının yarattığı bir sonuçtur.Her gün kandili bombaladıklarını böbürlenerek açıklayan genelkurmay,15 eylül 2008 ile 30 Ağustos 2008 tarihleri arasında özelliklede Roj Tv'de günler önce PKK'nin 10. kongresinin 21 Ağustos 2008 tarihinde Kandilde toplanacağının haber olarak yayını yapıldığı halde, kongreye 1200 delegenin katıldığı bilindiği halde ve kongrenin 10 gün süreceği bilindiği halde o muhteşem genelkurmay bu bölgeye havadan ve karadan hiç bir"sınır ihlali"gerçekleştirmiyor.45 gün süre ile hiç "sınır ötesi" operasiyon yapılmiyor.

 Baskın sonrası tartişmalarda ise özellikle asker sivil tüm sorumlular sorumluluktan kaçarak günahkar yaratma çabasında olduklarında,hep bir ağızdan sayın Mesud Barzani'ye hakaret ederek "PKK 10.kongresini kandilde yaptı neden imha etmedin?" gibi aptalca ve kasıtlı sorularla Türkiye'nin hasasiyetlerini göz önüne almadan hamaset yaparak küfür ve tehditlerle idare etmeye çalışıyorlar.

 

Peki;tehditler savuran genelkurmay başkanı bu açıklaması ile bu tarzı ile bu tavrı ile acaba Türkiye'de neyi anlatıyor?neyi anlatmaya çalışıyor?

Bence kısa bir cümle ile Genelkurmay başkanı "sahip benim" diyor.Dolayısı ile yapılanları ben yaparım ben eleştiririm.Gerekirse ben güderim demek itiyor.Bu noktada her kes elbette sivil idarenin tavrını merak eder.Acaba sivil idarenin başındaki başbakan ne der?Dğrusunu söylemek gerekirse 85 yıllık Türkiye cumhuriyeti tarihinde  bu durum ilk kez merak ediliyor.Çünkü Türkiye'de ilk defa Türk egemenlik sistemi içinde karanlık odaklara rağmen iktidar olmuş ve sistem içinde kendisine meşruiyet arayan bir sivil iktidar vardır.Iktidarı döneminde korkakta olsa ürkekete olsa bu karanlık odaklara karşı bazen dik durmasını bilmiştir.Ancak özellikle Şemdinli olaylarında savcı Ferhat Sarıkaya'nın kellesini veren bir sivil iktidardan %47 olan nitelikli çoğunluğuna rağmen kişilikli bir duruş beklemekte bence çok doğru değildir. Işte bundan dolayıdırki Başbakan tamda yakışanı yaparak generalin "sahip benim" demesini onaylayarak"sahibin sesi" olmayı,"generalin sesi" olmayı tercih eden bir açıklama ile,başbakan generalin yanında "doğru yerde" yerini aldı.Başbkan bununla  2009 yılı mart ayında  yapılacak yerel seçimler öncesi kendi ayağına bir kurşun sıkmıştır. Çünkü, 22 temmuz 2007 genel seçimlerinde Kürdler"namus belasına oy verme" ezberlerini bozarak TSK ve PKK eksenli oy kullanmadılar.

 

Bu ve benzeri açıklama ve duruşlar "namus belasına" da olsa 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde DTP'li bağımsızlara oy vermeyip başka alternatifin olmamasından ve"sistem dışı"olmasından dolayı AKP havuzuna kayan Kürd oylarının yeniden AKP havuzundan çekilmesini sağlayacaktır.Çünkü Kürdler herşeye rağmen "namus belasına" oy vermemeye alıştılar.Bu ayrı bir tartışma konusudur.

2.11.2008