Arşiv

20. Yılında 15 Ağustos'un 
siyasal sefaleti!

15 Ağustos 1984, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, yakın Kürt tarihinin önemli bir gününü oluşturmaktadır. Bu günü, 2004 yılında yani 20 yıl sonra “kürt halkının yeniden dirilişinin, yeniden doğuşunun yıldönümü” olarak kutlayacak olanların yanında, yine bu günü, Kürt halkının ve ülkesi Kürdistan’ın Türk sömürgeciliğine siyasal olarak teslim edilmesi operasyonunun önemli bir aşaması olarak anımsayanlar de vardır.

Bu günü, Ismail Beşikçi’nin deyimi ile “sömürgeciliğe karşı sıkılmış ilk kurşun” olarak değerlendirenlerin yanında, Eruh ve Şemdinli baskınları ile yapılanın “Kürt toplumunu siyasal olarak bir provakasyona mahkum etmek amacı” için gerçekleştirilmiş bir eylem olduğunu değerlendirenler de vardı.

Şimdi, 15 Ağustos 2004’te, yani 20 yıl sonra, bu eylemi, bu eylemin felsefesini, örgütsel yapısını ve siyasal amaçlarını bir kez daha masaya yatırmak gerekiyor. “Bir kez daha masaya yatırmak gerekiyor” dedim, çünkü aralarında hem benim şahsen bulunduğum hem de üyeliğinden onur duyduğum siyasal geleneğin yanında, bir çok diğer yurtsever birey ve örgütler de, Kuzey Kürdistan siyasal yaşamında, geçen yirmi yıllık süreç içinde bu güne dair değerlendirmelerde bulunmuşlardır, yani bu günün felsefesini, örgütsel yapısını ve eyleminin amacını “masaya yatırmışlardır”.

Adına “ulusal kurtuluş savaşı” verilen bu eylemin arkasında bıraktığı insan yaşamı ve Kürt toplumunda sosyal ve demografik tahribatlar ile ilgili değerlendirmeyi bu yazı kapsamı dışında bırakıyorum. Bu eylemin siyasal sonuçlarını ve bu eylemin arkasındaki siyasal felsefenin bugün artık net olarak ortaya koymuş olduğu SİYASAL SEFALET bu yazıya konu oluyor.
Nedensiz de değil.

Bu siyasetin SEFALET olduğu artık bu siyasete “25-30 yıl hizmet etmiş” olanlar tarafından da utangaç biçimlerde de olsa itiraf edilmeye başlanmış bulunmaktadır.

En sondan başlayalım. Kani Yılmaz, nam-ı diğer Faysal Dunlayıcı, 6 Ağustos tarihli şahsi açıklamasında “Kürt halkından binlerce defa özür dilediğini” yazıyor. Ama, bana göre özürü kabahatinden büyük. Kendi deyimiyle “vicdanını dinlemeyi tercih ederek” Kongra-Gel’den onunla eşit anlama gelmek üzere PKK’den ayrıldığını ilan ettiği bildirisinde “önderliğe” yani Abdullah Öcalan’a bağlılığını vurgulamayı unutmuyor.

Sanki Kongra-Gel ve onunla eşit anlama gelmek üzere PKK’nin ismen ve cismen varlık nedeni bizzat Abdullah Öcalan değilmiş!

Sanki, kendisinin de “ifade özgürlüğünü kısıtlayan” örgüt yapısının hukuku ve perspektifleri, bu örgütsel yapının işleyişi ve yürütücüleri bizzat Abdullah Öcalan tarafından tesbit ve tayin edilmiyor!

Bunu görmeyen, görmek istemeyen bin defa da özür dilese de, özürü kabahatinden büyüktür!

Yine başa dönelim!

20 yıl önce “15 Ağustos atılımı, Bağımsız, Birleşik, Sosyalist Kürdistan mücadelesinin miladı” idi. 20 yıl sonra, artık Kürtler için sadece devlet istemek değil, siyasal iktidar olmanın tüm biçimleri, bu “atılım”ın mimarı ve tek sahibi olan Abdullah Öcalan tarafından “Emperyalizmin işbirlikçiliği ve ihanet” olarak değerlendiriliyor.

20 yıl önce “15 Ağustos atılımı, Kürtlerin yeniden doğuşunun ve demokrasinin sembolü”olarak ileri sürülmekteydi. Abdullah Öcalan 20 yıl sonra “Bir halkı Savunmak” gibi şaşaalı isimlerle donattığı AİHM için “hazırladığı savunma” da ve yine “Özgür İnsan Savunması” adını verdiği önceki “savunmasında” iseT.C Devletinin demokratikleşememesinin müsebbibi olarak Şeyh Sait Ulusal Başkaldırısından başlamak üzere, Kürt halkının ulusal direnişlerini göstererek “Demokratik Cumhuriyet” adını verdiği Kürtleri T.C Devletine siyasal olarak entegre etme konseptini ileri sürmektedir.

Bu karşıtlıklar yoruma yer bırakmamaktadır.
Bu karşılaştırmalara ve karşıtlıklara daha onlarca ve yüzlercesi eklenebilir.

Ve bu konularda söylenmiş olanlar da yeni değildir! Apoculuğun varlığı ile birlikte yazılmıştır ve söylenmiştir. Sadece yazılmak ve söylenmek ile yetinilmemiştir, buna uygun olarak da davranılmış ve bu günlere gelinmiştir. Yani, sömürgeciliğin bu biçimine karşı da mücadele elden bırakılmamıştır! Kapsamlı ya da sınırlı olması esas sorun değildir!

Jîna Nû dergisinin Şubat 1980’de yayınlanan “Apoculuk Yenilgiye götürür” başlıklı değerlendirmesinin sonuç bölümünde şu ifadeler yer almaktadır. “Günümüzde Apoculuğa karşı mücadele, sömürgeciliğe karşı mücadeleyle sıkı sıkıya bağlıdır. Devrimci mücadelemiz önündeki ertelenemez görevlerden biri de, Apoculuğu ideolojik ve politik olarak teşhir ve onu kitleler içinde deşifre edip gerçek yüzünü açığa çıkarma mücadelesidir.” (Jîna Nû, Şubat 1980, sf.163-164)

24 yıl önce yapılan bu tesbitteki “günümüzde” kavramı güncelliğini koruyor. O gün yapılan bu tesbit, bugün “Ben Mustafa Kemal’in çağdaş devamıyım” diyen Abdullah Öcalan’ın ağzından doğrulanmaktadır.

Ve bu “itiraflar” Kürt toplumunda tartışmayı da yeniden alevlendirmiş bulunuyor. Ancak bu tartışmalar genellikle hala ya 1999 yılı esas alınarak ya da özellikle eski apocular tarafından da, yukarıda Kani Yılmaz örneğinde aktardığım gibi, kimin ne zaman Apoculuktan ayrılmış olmasına göre değişmektedir.
Sanki 1976’da, 1980’de, 1984’te,1990’da, 1993’te Apoculuk yokmuş gibi!

Sanki Mehmet Uzun, Ferit Uzun, Mustafa Çamlıbel, Enver Ata, Mustafa Tangüner, Eyüp Kemal Adsız, Mehmet Şener bu “demokratik cumhuriyet” koseptinin kurbanları değilmiş gibi!

Sanki, daha 1997’de Stockholm’de yayınlanan bir broşürde yazıldığı ve daha sonra da defalarca tekrar edildiği gibi “17 yaralı PKK gerillasının 1992 yılında Botan-Behdinan Savaş Hükümeti hedefi gereğince Güney Kürdistan Federal Parlamentosuna ve ulusal iktidarına karşı başlatılan savaş sırasında, KDP-I güçlerinin eline geçmesini engellemek için öldüren” Cemil Bayık değilmiş ya da bu olaydan Abdullah Öcalan’ın haberi yokmuş gibi!

Sanki Özgür Politika’da hergün görüşlerini ifade eden, ben de dahil Kürdistan’lı yurtseverleri “kılıç gibi keskin asafı” ile tehdit eden Ferhat Yılmaz maskesi arkasına gizlenen Kani Yılmaz değilmiş gibi! (Bu keskin kılıcını ayrıldığında da beraber getirip getirmediğni bilmiyorum!)

Sanki, 1993 yılında “biz et ve tırnak gibiyiz” diyen Abdullah Öcalan değilmiş gibi!

Liste yine uzun!

Ama ben uzatmıyorum.

Bugünün sorumluluğu ile devam edelim.

En az TC Devleti tarihi ile yaşıt olan Kuzey Kürdistan Ulusal Demokratik Hareketi, tüm geriliklerine rağmen devam ediyor. Apocu sefaletin son 20-25 yılda yarattığı tahribatler da bu mücadeleyi engellemeye yetmedi.

Mücadeleyi kendi yaşam süreci ile sınırlı görenler hep yanıldı. Böyle görenler hep iktidar hırsı ve ihtiraslarını gündemde tuttular! Kürt toplumu bu iktidar ihtirası içinde olanları da aşacak bilgiye, bilince ve mücadele deneyimine sahiptir.

Esas mesele bu bilgiyi, bilinci ve mücadele deneyimini, Kürt halkının müstahak olduğu ulusal ve demokratik haklarını programlaştırarak, bu ulusal vizyonu, bütün bu yaşanan geçmişten de gerekli dersleri çıkarabilme yeteneğini kullanarak, demokratik ve uygulanabilir bir hukuk ile örgütsel düzeyde ulusal-siyasal temsil yeteneği olan bir kimliğe kavuşturmaktır!

15 AĞUTOS 1984’ün SİYASİ SEFALETİ DE ANCAK BÖYLE AŞILABİLİR VE BÖYLE AŞILACAKTIR !

Stockholm, 10 Ağustos 2004

Not: Bu yazı yazıldıktan iki gün sonra PWD’nin (Partîya Weletparêz a Demokratîk- Yurtsever Demokratik Parti) inşa (kuruluş) komitesinin kurulduğu açıklandı! İlginç bir tesadüf! Umarım ki bu inisiyatifi alanlar, demokrasi ve ulusal iktidar hedefleri konusunda yazdıklarına sadık olurlar! Çünkü, artık “mızrak çuvala sığmıyor”! Kurucular belli ve sicilleri ortada! Siyasi mücadele kan davası değildir ama, en azından değer, ahlak ve ölçü yaratma mücadelesidir! Siyasi değer, siyasi ahlak ve ölçülere sadakat, aynı zamanda Kürt halkı kadar onların da kurtarıcısı olabilir!

Ulusal Kurtuluş için “Ulusal Birlik”

Hep “Misubet” mi bekliyeceğiz?

Zaman ile yarışmak!

Leyla Zana nihayet "Zana" olduğunu ortaya koydu!

PKK'nin 20 YILLIK SERÜVENINDEN KESITLER

"PKK/KADEK/ KONGRA-
GEL" DEN AYRILANLAR HAKKINDA AÇIK MEKTUP!

NE YAPMALI?

Ben yazmayı unuttum!