Arşiv

NOT: Bu yazı esasen Serbesti Dergisinin ilk sayısı için hazırlanmış, ancak orada yayınlanmadığı için daha sonra Nasname sitesinde Sevgili Şükrü Gülmüş’ün cesareti ya da kendi deyimi ile "Don Kişot” luğu sayesinde 2000 yılında yayınlanmıştır.

Yeniden yayınlarken bu notu bir vefa borcu olarak hatırlatıyorum.

Ve yayınlandığı dönemde ulaşabilme ya da okuyabilme olanağı bulamayanları da dikkate alarak, sadece bazı imla düzeltmeleri yaparak, bu yazıyı yeniden yayınlamanın ”İmralı'nın ihanet'in miladı değil” vardığı ara duraklardan biri olduğunu da hatırlatmak amacı da taşıdığını okuyucunun bilgisine sunuyorum.

Stockholm, 21 Ekim 2004  

PKK'nin 20 YILLIK SERÜVENINDEN KESİTLER

  12 kasım 1998 günü Avrupa'ya bir kürt daha iltica için geldi. Roma hava alanına Moskova'dan kalkan bir uçak ile gelen ve basında yer alan bilgilere göre Italyan hükümetinden siyasi iltica talebinde bulunan bu kürt mülteci, onyıllardır farklı Avrupa devletlerine iltica için başvuran yüzbinlerce kürt mülteciden daha farklı bir tartışmaya neden oldu. Bu durum, elbetteki Kürdistan'da yakın siyasal tarihi yaşayarak bilenler ve de bu tarihten bilgi sahibi olanlar açısından sürpriz bir gelişme değildi. Çünkü, bu kürt mülteci, daha 1995 yılındaki kendi kaleminden çıkan politik raporda "6. Kongreyi kurtarılmış vatan parçasında yapacağız" diyen ve bu raporu da kongre tarafından onaylanan PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan idi. Ve Abdullah Öcalan iltica talebinde bulunduğu Roma'daki zorunlu ikametgahından 13.12.1998 günü katıldığı MED-TV toplantısında, 6. Kongre ile ilgili görüşlerini dile getirirken de PKK Merkez kadroları ve ARGK için ise " ARGK ve PKK kadrolarının kendisini üç veya altı ay içerisinde 15 yıllık pratikten farklı olarak değiştirmesi gerektiğini, aksini kabul etmeyeceğini" söylüyor ve devamla bugünkü duruma ilişkin olarak, "PKK mücadelesinde 15 yıl içerisinde yapılan yanlışların kadrosal geriliklerden kaynaklandığını, kendisinin bu süre içerisinde oldukça uyarılarda bulunduğunu ancak durumun değişmediğini söyleyerek, birinci derecede sorumlu tutulması gereken kadrolardır, yine komuta sorunu adı altında hareket edenlerdir." (Özgür politika, 15.12.1998) tesbitinde bulunuyor.

Abdullah Öcalan'ın şahsi ve yönettiği hareketin durumuna ilişkin bizzat kendisi ve taraftarlarınca yürütülen yakınmalar ile dolu tartışmalar olduğu yerde duruyor. Bu durum sadece Abdullah Öcalan'ı kişi olarak ve yönettiği hareketi de Kürt toplumunun bir parçası olarak değil, aksine benim de kişi olarak üyesi bulunduğum iradesi gasp edilmiş bir ulusun tümünü her boyutta ilgilendiren bir durum olduğu içindir ki, varılan bu nokta tarihi geçmişi ile birlikte tüm toplum tarafından tartışılmalı, değerlendirilmeli ve sonuçlar çıkarılmalıdır.

Bu tartışmaların ve değerlendirmelerin ele almaktan uzak duramayacağı temel konu ise, Abdullah Öcalan'ın nasıl işe başladığı, niçin başladığı, neler yaptığı, nerede bulunduğu ve son olarak ise 25 yıldır sahip olduğu mantığı ile nereye gidebileceği sorularının cevaplarını aramak olmalıdır. Ben, PKK'nin değil, Abdullah Öcalan'ın mantığının bu sorular ile değerlendirilmesini esas alıyorum. Bunun temel nedeni ise çok basittir; "Baştan günümüze kadar ruhta, düşüncede ve eylemde tamamen Başkan Abdullah Öcalan yoldaşın yüksek öngörü, kararlılık, yaratıcılık ve mücadeleciliğinin eseri olan partimiz, Türk sömürgeciliği tarafından tarihten silinmek istenen halkımızı diriltip, kurtuluş yoluna sokarak Kürdistan tarihinde kesin bir dönemeci oluşturdu." (PKK Program ve Tüzüğü, Weşanen Serxwebun 71, Birinci Baskı: Nisan 1995, sayfa 5, abç.) PKK 5. Kongresi tarafından kabul edilen program ve tüzükte yer alan bu tesbit, PKK'yi değerlendirirken başka bir kişi ya da belgeyi ele almanın abesle iştigal olacağını açıkça göstermektedir. PKK=Abdullah Öcalan gerçeği dolaysıyla bizzat PKK tesbitidir. Ayrıca, bu durum sadece yazılı bir tesbit ya da bir karar değil, hergün, her tartışmada ve her platformda bizzat PKK'li olduğunu söyleyenler tarafından dile getirilen ve kabul edilen bir durumdur. Objektif bir değerlendirme bu gerçeği görmezlikten gelerek ya da kabullenmeyerek yapılamaz.

Kuşkusuz, belirttiğim durum tartışmanın Abdullah Öcalan’ın şahsı ile ilgili olması gerektiği sonucunu doğurmamaktadır. Aksine, sözkonusu olan Abdullah Öcalan'ın kendisi tarafından ve kendisi adına dile getirilmiş olan yazılı, sözlü ve görsel belgelerde yer alan düşünce sistemi ve bunun sonucu olan eylemidir.

Bu eyleme verilen isim siyasal mücadeledir ve kürt halkının kurtuluşu için ve onun adına yürütüldüğü belirtilmektedir. Değerlendirme ve tartışmanın zemini ve çerçevesini bu durum oluşturmaktadır.

 

"Ben kendi yaşam sürecimi bir tarih gibi de değil, bir ulusun yeniden kuruluşu gibi ele aldığımı sizlere anlattım. Parti tarihi anlamında belki de bu gerçeğe daha yakındır. Kendi tarihim, bir parti tarihidir, bir hareket tarihidir, hatta bir anlamda bir ulus, bir yeni insan tarihidir. Tabii patiye bir çok katılım da, gerçek bir katılım değil, tersine partiyi parti olmaktan çıkaran katılımdır; bilinçli veya bilinçsiz ajan katılımdır." (A. Öcalan, PKK 5. Kongresine sunulan politik rapor, s. 7, a.b.ç.,Weşanên Serxwebûn 73, Haziran 1995)

PKK 5. Kongresinde onaylanan politik raporda ifade edilen bu tesbitler hem yukarıda belirttiğim PKK ve Abdullah Öcalan eşitliği ya da özdeşliğini somutlaştıran bir diğer örnektir, hem de benim bu değerlendirmede tercih ettiğim uslubun da gerekçesidir.

Sorunun bu çerçevedeki önemi, sözkonusu özdeşlik ya da eşitliğin kademeli olarak yaratılmış olduğudur. Her ne kadar, kullanılan bir çok isim ile birlikte, "Apocular" nitelemesinden de anlaşılacağı gibi daha 70'li yılların ortalarından itibaren Abdullah Öcalan'ın öne çıkan rolünden söz edilse bile, bugüne geliş Abdullah Öcalan açısından da kolay olmamıştır.

Esasında, PKK ve Abdullah Öcalan'ın siyasal tarihi ve kimliği değerlendirilmek istendiğinde, "PKK 5. Kongersine sunulan Politik Rapor" un okunması yeterli olabilir. Çünkü, bu belge PKK'nin ve dolaysıyla Abdullah Öcalan'ın sentezidir. Bu sentez, sözkonusu belgenin yayınlanmasından bugüne kayda değer değişikliklere uğramamış, aksine pratikte doğrulanmıştır.

PKK ve Abdullah Öcalan hepimizi ilgilendirmekte, ancak bizzat PKK'liler (eğer varsa!) ve Abdullah Öcalan  başta olmak üzere "sesli" biçimde ve toplumun geri kalan kesimleri de fazla sesli olmazsa da bu durumdan rahatsızlıklarını ifade etmektedirler. Değerlendirmelerin "sesli" olan tarafının işin bizzat muhattabı olması doğal olarak bunları tekdüzeliğe ve sığlığa dönüştürmektedir.

Bu yazı çerçevesinde siyasal tarihimizin son 25 yıllık PKK ile ilgili kesitini tüm boyutları ile değerlendimenin mümküm olmadığı açıktır. Eğer bu değerlendirme, atıfta bulunulan kaynaklar ve öne çıkarılan tesbitler ile ilgi duyanlarda konu üzerinde durma ve bu konuda ciddiyetle düşünme ihtiyacı ortaya çıkarırsa amacına ulaşmış olacaktır.

PKK'de İdeoloji ve Felsefe

PKK 27 kasım 1978 yılında resmi olarak kurulduğu zaman, kendisini "dünya proleteryasının Kürdistan kolu'nun Marksizim-Leninizm ile donanmış öncü gücü" (bkz. Manifesto…) olarak nitelendiriyordu. Geride kalan 20 yıl kağıt üzerinde bu nitelemeyi fazla değiştirmedi. 5. Kongresinde kabul edilen Program ve Tüzüğüne göre PKK "1970'li yıllarda devrimci-sosyalist ve ulusal kurtuluşçu bir hareket olarak doğdu" ve bugün "… sosyalizmin bu yeni döneminin önde gelen bir sosyalist hareketi durumundadır ve bu iddiayla devrimci çalışmalarını yürütmektedir." (PKK Program ve Tüzüğü, Weşanên Serxwebûn 71, sf. 5, 13)

Abdullah Öcalan'ın "hayat hikayem" olarak adlandırdığı PKK tarihine bakıldığında, egemen felsefenin, ideolojik formasyonun hiç te sosyalizim değil, Machiavelizm olduğunu tesbit etmekte zorluk çekmemekteyiz. "Daha çocukluğumda, ilk isyanımda" diyor Abdullah Öcalan "Ilgilerini çekmek için de olur olmaz bazı icatlar yapıyordum. Ya 'gelin çocuklar kuş bulduk, avladık, size de veriyorum, şurada bir kartal yuvası var, onu size göstereceğim' diyordum, ya da okuma yazmayı bellediğimde 'gelin size okuma yazmayı öğreteceğim' diyordum. …… Tabii yedi yaşındayken kendini yaşama böyle koyan bir kişi, örgütü kurarken bunlara dikkat etmez olurmu? Elbette sizin özlemlerinize dikkat edecek, ilgilerinize ve düşüncelerinize değer verecek, tabii sizi kandırmayacak, ama mademki istiyorsunuz o zaman bir şeyle sizi bağlayacak, yani sizi öyle bırakmayacak." (A. Öcalan, PKK 5. Kongresine sunulan politik rapor, s. 27, a.b.ç.,Weşanên Serxwebûn 73, Haziran 1995)

Abdullah Öcalan'ın ve aynı anlama gelmek üzere PKK'nin ideolijisini ve felsefesini bundan daha iyi izah edecek bir tesbit ve gerçek bulunamaz. Bu, ideolojik ve felsefi olarak neye tekabül ediyor?

Benim felsefi bilgilerim, yukarıya aldığım yaklaşımın felsefi ve ideolojik olarak kaba bir burjuva ideolojisi olan Machiavelizme  tekabül ettiğidir.

Pratik çıkarlar her şeye egemen olmalıdır.

Kandırma, zulüm ve tahakküm de dahil olmak üzere her yol ve yöntem kullanılmalıdır.

İşte Abdullah Öcalan'ın siyasal yaşamına egemen olan çizgi budur. Kendini kanıtlaması için her şeyi mübah görmüştür, görmektedir. Ve bugün hem de "politik rapor" gibi siyasal bir belge olması gereken bir yerde ifade edilen şu sözlere bu konuda eklenmesi gereken başka bir şey yoktur. "Üzerinden tam yirmiüç yıl geçiyor; o gün bu gündür nefes nefese aynı sorumlulukla, kolay yenilmeyen ve iğne ucu kadar bir fırsatı bile değerlendiren bir tutumun sahibi olarak yürüyoruz. Asla yenilmemiş olarak işte ortadayız. ……. Çünkü kendimi yapılandırdım. Nereye gitsem, düşmanın karşısında bile hayranlık uyandırıyorum. Kendime kesinlikle kusursuzum diyebilirim. Şu ana kadar bu kanıtlanmıştır da. Bir kişi kendini yetiştirmek isterse bunu nasıl yapacağı benim örneğimde ortaya konulmuştur. Bu hiç beğenilmeyen durumdan ötürü herkesin eleştirisine, alayına tanıktım. Bizde beğenilen tarih ile beğendirme tarihi ve beğenilmeyen tarih ile beğendirme tarihi büyük bir savaşımdır." (A. Öcalan, PKK 5. Kongresine sunulan politik rapor, sf. 24-26, a.b.ç.,Weşanên Serxwebûn 73)

Machiavelli'ye göre "tarihin itici güçleri 'maddi çıkar' ve kuvvettir." Abdullah Öcalan'da bu tarih anlayışı daha başından beri çok nettir. Yine bizzat kendisi kısa süreli bir tutuklanma döneminden sonra ilk örgütlenme çabaları ile ilgili olarak, Mahir Sayan ile yaptığı görüşmesinde şunları belirtmektedir;

"A.Ö.: Üç gün bile ömürleri yoktur. Ama benim çıkış yapmam gerekiyor. Şimdi bu çıkışı devlete rağmen yapmam çok zor. Burada bir hatırayı anlatalım; Uğur Mumcu o dönem için şöyle bir kitap kaleme almak ister; 'Apo'yu MIT'mi besledi?' diye. Şimdi bu önemlidir.

M.S.: Evet.

A.Ö.: MIT beni beslemedi ama, MIT'in klasik yöntemlerle beni kontrol altına alma çabaları vardı. Bunun için parayı gözden çıkardı tabii. Biliyorsunuz örtülü ödenekten bunlar için paralar sonuna kadar gözden çıkarılır. Bize de biraz neması kaldı.

M.S.: Pilot sayesinde.

A.Ö.: Aile ve pilot sayesinde arkadaşları biraz idare ediyorduk. Kuşkular bana ama ürünlerini gurupla paylaştık." (Mahir Sayan, Erkeği Öldürmek, Abdullah Öcalan ne diyor, Nisan 1997, sf.84)

Benzeri tesbitler aynı zamanda, Aydın Zafer ismi ile kaleme alınan ve Şubat 1998 de Özgür Politika gazetesinin 2. sayfasında yayınlanan bir makalede de "Özgürlük hareketi, Türk Genel Kurmayı ve Istihbaratının kendisini kontrol altında tutma çabalarını kullanarak, onların parasını, silahını adamlarını kullanarak Türk devleti ile savaştığı" sözleri ile ifade edilmektedir. Ben bu tesbitlerin istihbarat ile ilişkili boyutu konusunda burada bir yorum yapmak gereği duymuyorum. Sorunun bu boyutu ile ilgili yorum ve değerlendirmeyi her okuyucunun kendi takdirine bırakıyorum.

Bu ilişkide sözkonusu edilen Pilot ile bağların 1979'da koptuğu söylenmekte, ancak "Aile sayesinde" sözü ile kastedilen kişi olan Kesire Öcalan ile Abdullah Öcalan'ın ilişkisi 1988-89 yıllarına kadar devam etmiştir. Hem karı-koca olarak ve hem de politik çalışma birlikteliği olarak.

Abdullah Öcalan ve PKK'nin örgütlenme mantığı, felsefesi ve ideolojisi ile ilgili olarak kendi tespitlerinden aktardığım bu örnekler en hafif vurgu ile bir burjuva ideolojisi hem de diktatörlüklerin temel felsefesi olan Machiavellizme örnek oluşturmaktadırlar.

Felsefi ve ideolojik olarak Machiavellizm, sadece örgütlenme ile ilgili değil aynı zamanda politik-programatik hedefler ile ilgili tesbitlerinde de Abdullah Öcalan ve PKK'nin temel yaklaşımını oluşturmaktadır.

PKK'nin ne ilk ne de son programında "Bağımsız, Birleşik Kürdistan" hedefi yer almamaktadır. Ilk PKK tüzüğünden örnek verebilecek durumda değilim Ancak, PKK 5. Kongre'si tarafından kabul edilen PKK tüzüğünün 3. Maddesinde PKK'nin amacı şöyle ifade edilmiştir.

"Örgütün amacı, Kürdistan üzerindeki sömürgeci egemenliğe ve gerisindeki emperyalizmin etkilerine son vermek, Kürdistan'daki çağ dışı kalıntıları tasfiye etmek, bağımsız ve birleşik bir Kürdistan'da demokratik bir halk yönetimini kurmak, ilerici insanlıüın bir parçası olarak sınıfsız topluma doğru ilerlemektir. Bu amaç, daha kapsamlı ve ayrıntılı olarak programla belirlenmiştir." (PKK Program ve Tüzüğü, Weşanên Serxwebûn 71, Nisan 1995, sf.79-80)

"Daha kapsamlı ve ayrıntılı olarak programla belirlenmiştir" denilen bu amaçtan, yada siyasi hedeften, yani "Bağımsız Birleşik Kürdistan" hedefinden, ne ilk PKK programında ne de yukarıda belirttiğim son programda her hangi bir iz bulunmaktadır.

1977 yılında yazıldığı belirtilen PKK programının eylül 1981 tarihli ikinci basımında, "Kürdistan Devrimi" başlığı taşıyan 3. bölümde PKK'nin siyasal hedefine ilişkin şu tesbitler yer almaktadır.

"…. Bu devrim yeni türden bir burjuva demokratik devrim olup, özellikleri şunlardır.

a)     Devrimin iki temel yanı vardır; milli ve demokratik yanı. Milli yanı sömürgeciliğin siyasi, askeri, ekonomik, kültürel alandaki hakimiyetini hedef alır. …..

Devrimin ikinci yanı demokratik yanıdır. Demokratik devri, toplumdaki ortaçağdan kalma çelişkileri temizlemeyi hedef alır."

Yine aynı programın "Kürdistan devriminin görevleri" başlığı altındaki bölümünde ise şunlar yazılıdır.

"Yukarıda özelliklerini belirttiğimiz devrim, en yüce amacımız olan sınıfsız toplumu kurmak ve toplumun ilk evresi olan Sosyalizme varmak için zorunlu bir aşama olup, esas olarak şu görevleri geröekleştirecektir;

A)    Türk sömürgeciliğinin ve gerisindeki emperyalizmin Kürdistan üzerindeki her türlü hakimiyetine son vermek. Bunun için:

1-     Işçi, köylü, aydın ve diğer sınıf ve tabakalardan oluşan geniş bir Ulusal Birleşik Cephe kurmak.

………

5-  Türkiye Cumhuriyeti'nin sömürgeci boyunduruğunu parçalamayı hedeflemeyen, 'bölgesel özerklik', 'otonomi' vs. gibi, özünde sömürgecilikle uzlaşmayı getiren teslimiyetçi anlayışları teşhir etmek; bunlara karşı kararlı bir mücadele vermek.

………..

E) Kürdistan'ın birliğinden yana olmak. Bunun için:

1-     Her parçadaki devrim esas olarak o parçada yaşayan halkın eseri olacaktır.

2-     Her parçada yaşayan halkı, sömürgeci devlet aygıtıyla 'özerklik' veya 'otonomi' adı altında bir takım reformlarla uzlaştırma çabalarına karşı mücadele edecektir.

3-     Her parçada mücadele veren devrimci güçler arasında en sıkı destek ve dayanışmanın sağlanmasına çalışılacaktır.

4-     Birlik için esas, her parçadaki halkın öz iradesi olacaktır." (age. Sf 31-38)

Görüldüğü gibi PKK'nin ya da Abdullah Öcalan'ın "Bağımsız, Birleşik Kürdistan" gibi bir siyasal program hedefleri sözkonusu değil, aksine programları "Birleşik Kürdistan" amacını her parçadaki halkın öz iradesine havale etmektedirler.

Şimdi de konuya ilişkin bir tekrardan ibaret olan PKK 5. Kongresinde kabul edilen programa bakalım. Bu programda da ilk program ile aynı numara ve başlığı taşıyan bölümde şunlar yazılıdır.

"Kürdistan'da partimizin yürüttüğü devrim bir ulusal demokratik devrim olup, başlıca özellikleri şunlardır.

a)     Devrimimizin iki temel yanı vardır; milli ve demokratik yanı. Milli yanı sömürgeciliğin siyasi, askeri, ekonomik, kültürel alandaki hakimiyetini hedef almaktadır. …….

Devrimin ikinci yanı demokratik yanıdır. Demokratik devri, toplumdaki ortaçağdan kalma çelişkileri temizlemeyi hedef almaktadır." ……..

Yine aynı programın "Kürdistan devriminin görevleri" başlığı altındaki bölümünde ise şunlar yazılıdır.

"Yukarıda özelliklerini belirttiğimiz devrim, en yüce amacımız olan sınıfsız topluma doğru ilerlemek ve bu toplumun ilk evresi olan sosyalizme varmak için zorunlu bir aşama olup, esas olarak şu görevleri gerçekleştirecektir;

A)    Türk sömürgeciliğinin ve gerisindeki emperyalizmin Kürdistan üzerindeki her türlü hakimiyetine son vermek. Bunun için:

1-     Işçi, köylü, aydın ve diğer sınıf ve tabakalardan tüm yurtseverleri birleştiren Ulusal Birleşik Cephe'yi daha da gelişletip geliştirmek.

………

5-     Türkiye Cumhuriyeti'nin sömürgeci boyunduruğunu parçalamayı hedeflemeyen, 'bölgesel özerklik', 'otonomi' vs. gibi, özünde sömürgecilikle uzlaşmayı getiren teslimiyetçi anlayışları teşhir etmek ve bunlara karşı verlen kararlı mücadeleyi sürdürmek. …….

E) Kürdistan'ın birliğinden yana olmak. Bunun için:

24- Her parçadaki devrim esas olarak o parçada yaşayan halkın eseri olarak görmek.

25- Her parçada yaşayan halkı, sömürgeci devlet aygıtıyla 'özerklik' veya 'otonomi' adı altında bir takım reformlarla uzlaştırma çabalarına karşı mücadele etmek.

26- Her parçada mücadele veren devrimci güçler arasında en sıkı destek ve dayanışmanın sağlanmasına çalışmak.

27- Her parçada devrimci çizginin başarısı için çaba harcamak.

28- Birlik için  her parçadaki halkın öz iradesini esas almak." (PKK Program ve Tüzüğü, Weşanên Serxwebûn 71, Nisan 1995, sf.67-76)

PKK'nin 5. Kongresinde kabul edilen siyasal program hedeflerinde de kendileri tarafından gerçekleştirilmesi öngörülen bir "Bağımsız, Birleşik Kürdistan" hedefi yer almıyor ve aynen ilk programda olduğu gibi bu konu "her parçadaki halkın öz iradesine" bırakılarak, PKK'nin hedefi "Türk sömürgeciliğinin egemenliğini yıkmak" olarak belirtiliyor.

O halde sorulabilir, niçin PKK tüm siyasal propoganda ve ajitasyonunun merkezine "Bağımsız, Birleşik Kürdistan" hedefini yerleştirerek Kürdistan'ın her yanında farklı hedefler için mücadele edenleri "hainlik, ajanlık" gibi ağır kavramlarla suçlamıştır? Ve daha da önemlisi, niçin PKK'nin 5. Kongrede kabul edilen tüzüğünde, yukarıya da aktardığım gibi "Bağımsız, Birleşik Kürdistan" hedefi yer almaktadır?

Bu soruları yanıtlamadan önce, en son Abdullah Öcalan tarafından Roma'da açılan "Barış paketinde" ileri sürülenleri hatırlatmakta yarar var. Yedi maddeden oluşan bu pakette bilindiği gibi "kürtlere otonomi verilmesi" temel siyasal hedef olarak yer almaktadır. Abdullah Öcalan'ın benzer açıklamaları özellikle de son yıllarda sık sık basında yer almıştır. Bunları tek tek buraya sıralamanın imkanı ve gereği de yoktur.

Şimdi, yukarıda sorulan soruları cevaplarını arayalım.

Bilindiği gibi her çağdaş siyasal parti siyasal hedeflerini bir program olarak ortaya koyar ve bu programı örgütlenmenin temel düşünsel zemini olarak kitlelere sunar. Tüzük ise, aynı program etrafında irade birliği yaratmış olanların kendi iç ilişkilerinin düzenlenmesini esas alan, irade birliği içinde bulunanların hak, görev, yetki ve sorumluluklarını belirten belge, yani örgütün hukuk sistemidir.

Yukarıya aktardığım PKK programlarının ortaya koyduğu gerçek ise, bir yandan tüzükte tüm üyelerini "bağımsız, birleşik Kürdistan" hedefi ile bağlarken, siyasal programında siyasal iktidar hedefinin coğrafyası ile ilgili olarak "Türk egemenliği" altındaki Kürdistan esas alınmaktadır. Öte yandan "otonomi" vb. hedefleri içeren aşıklamalar ile de esasında bizzat Abdullah Öcalan kendi program ve tüzüğüne göre "sömürgeciliğin uzantısı, teslimiyetçi" konumuna kendisini sokmaktadır. Bu çelişkiler yığını bir tek şeyi ifade etmektedir. Bu ise, Abdullah Öcalan için program, siyasal hedef, tüzük, kural ve diğer konular önemli değildir. O, istediği zaman istediği şeyi savunabilir, ileri sürebilir ve bunlar sadece kendisi tarafından söylendiği zamanda ve mekanda geçerlidir ve doğrudur! Aynı şeyler başkaları tarafından söylendiklerinde ya "hain" ya "ajan" ya "teslimiyetçi" olunur!!

Bu tutuma esas olan iki temel faktör vardır. Biri çıkar ve diğeri de güç tür. PKK program ve tüzüğünden aktardığım bölümler, politik hedeflerinin esas olarak Kürt halkının çıkarlarını koruma kaygısı ile değil, PKK'nin ve dolaysıyla Abdullah Öcalan'ın şahsi çıkarlarının korunması kaygısıyla şekillenen ve her kalıba girebilen çelişkilerdir. Ve bu çelişkileri, her zaman "güç" ve/veya "zor" ile temel doğru olarak Kürt toplumuna dayatmak istemişlerdir.

Bu durum da gösteriyor ki, PKK ve Abdullah Öcalan esas olarak Kürt halkı için her hangi bir siyasal statü üzerinde henüz karar verebilmiş değillerdir. Onlar için önemli olan, Kürtler ne tür bir hak sahibi olurlarsa olsunlar sadece PKK ve Abdullah Öcalan'ın temsili ile olmalıdırlar. Çünkü, bu durum özellikle de Abdullah Öcalan'ın kendisini ispatlamasının, dalga geçilen bir kişilikten saygı gören bir kişiliğe ulaşmasının ispatı olacaktır. Bunun gerçekleşmesi için de her yol ve yöntem, hem düşünsel planda hem de pratik alanda mübahtır ve kullanılmalıdır. Abdullah Öcalan'ın ve PKK'nin ideolojik formasyonu budur. Bu yaklaşımın felsefi ve ideolojik kökleri Machiavelizmden başka bir şey değildir.

PKK'de Örgütsel Yapılanma ve İşleyiş

PKK'de örgütesl yapı ve işleyişi en iyi bir biçimde ortaya koyan belge ve bilgiler yine PKK 5. Kongre belgeleridir. Politik rapor, kongre kararları ve program ve tüzükten oluşan bu belgelerdeki örgütsel yapı ve işleyişe ilişkin tespitler, PKK'nin bir siyasal örgütlenmeden, ya da daha doğru bir deyimle siyasal irade birliğine dayalı çağdaş bir siyasal örgütlenmeden öte, tarikat, tekke özellikleri belirleyici olan bir örütlenme yapısına sahip olduğunu gösteren tesbitlerdir.

Yazının başında PKK'nin "ruhta, düşüncede ve eylemde tamamen Başkan Abdullah Öcalan'ın eseri" olduğuna ilişkin tesbiti aktarmıştım. Şimdi bu anlayışın tüzükte nasıl ifadesini bulduğuna bakalım ve bu durumun kademeli olarak 20 yıl boyunca nasıl inşa edildiğini irdelemeye çalışalım.

"Bu temelde 5. Kongremiz;

1-     Partileşmede en temel görevlerden birisinin, şimdiye kadar gerçekleşmemesinin neden ve sonuçları açığa çıkarılarak ortaya konulan, sağlam, yeterli ve işleyen bir merkezileşmeye ulaşmak olduğu gerçeğinden hareketle, doğru devrimci anlayış temelinde tüm parti, ordu ve cephe çalışmalarına hükmeden, taktiğin bütün esaslarını gelişen politik durumlara göre uygulayan, Parti Genel Başkanlığı'nın denetiminde süreçlere yön veren ve 29 asil, 11 yedek üyeden oluşan güçlü bir parti merkez komitesinin örgütlenmesini,

……….

4- Başkanlık Konseyi ile Merkez Komitesi'nin Parti Genel Başkanı'nın yaşam ve çalışma tarzına uygunluk arzetmeyen, onun çalışma temposunun gerisinde kalan ve kollektivizmi yadsıyarak her türlü bireyci ve dar çalışma tarzını aşarak, ……Genel Başkanlığın başarı getiren çalışma üslubunu esas alıp gereklerini yerine getirmekle yükümlü kılınması ve kendi bireysel tarzını esas alıp çalşmasını Parti Genel Başkanlığı ve Merkez Komitesi'nin denetimine kapalı tutan, faaliyetlerinde parti politikası ve taktiği ile çelişen Merkez Komitesi üyelerinin, Parti Genel Başkanlığı tarafından görevinden alınarak, Merkez Disiplin Kurulu'na sevk edilmesini sağlayan işleyiş mekanizmasının orturtulmasını, karar altına alır. (PKK 5. Kongre Kararları, Weşanên Serxwebûn 72, Ikinci baskı, Temmuz 1995, sf. 22, abç.)

Bu konuda PKK tüzüğünde ise şu madde yer almaktadır.

"10- Iki kongre arasında partinin en yüksek ideolojik ve politik organı Parti Genel Başkanlığıdır. Parti Genel Başkanlığı, partinin ve devrimin önderliğidir. Partinin ideolojik ve politik doğrultusunu belirler ve gözetler. Partinin tüm faaliyetlerini en üst düzeyde yürütmekle görevli, yetkili ve sorumludur. Merkez Komite ile birlikte parti politika ve taktiklerini belirler ve uygulamayı denetler. Partinin bütün örgütlerinden raporlar alır ve onlara yön verir. Merkez Komite ve Merkez Disiplin Kurulu'nu çalıştırır, denetler ve sundukları karar ve önerileri onaylar. ….." (PKK Program ve Tüzüğü, Weşanên Serxwebûn 71, Nisan 1995, sf. 86, abç.)

PKK hukuku olarak da adlandırılabilecek bu karar ve kurallara ek olarak "PKK Genel Başkanlığı -siz Abdullah Öcalan'ın şahsı olarak okuyun, b.n.- yoğunlaşmış stratejik siyasal önderliktir" biçiminde "önderlik" üzerine yazılan tüm yazılarda yer alan tesbit, PKK'nin örgütlenme yapısını göstermeye yetecek örneklerdir.

Nedir bu örgütlenme yapısı? Bu yapılanmaya nasıl ulaşılmıştır?

Bu sorulara ilişkin kendi cevaplarımı vermeden önce, sadece yukarıya aktardığım tesbitlerin hukuk aşısından yorumu ve değerlendirmesi konusunda Kürt hukukçulara çağrı yapmak gereği duyuyorum. Özgürlük ve demokrasi kavramlarına yüklenebilecek tüm anlamlar esas alınarak bu PKK hukuku neye tekabül etmektedir. Kürt toplumunu bu konuda da aydınlatmak onların görevidir.

Aktardığım "hukuka" sahip bir örgütlenme, hukukun kendisini ortadan kaldırmaktır. PKK kendi "hukuku"nun uygulanma alanı olarak sadece kendi örgütünü değil, tüm Kürt toplumunu esas alması sorunun önemini daha da arttırmaktadır. Bu "hukuka" göre, Kürtlerin hiç birinin düşünmesine ihtiyaç yoktur. Bu hukuka göre her Kürd'ün yapması gereken, "ulusal önderlik, staratejik siyasal önderlik, ideolojik önderlik" vb. sıfatlarla nitelendirilen Abdullah Öcalan'a riayet etmeleridir.

Özgürlük ve demokrasi kavramlarının yer alabileceği hiç bir alanda bir kişinin "yaşam ve çalışma tarzı, çalışma temposu" bir hukuk ölçüsü olamaz. Bu "hukukun" uygulanma imkanı bulduğu alan, tarikat, tekke gibi dini örgütlenmelerdir. Bugün de tüm dini topluluklarda kalıntıları bulunan ve farklı isimlerle adlandırılan bazı kümelenmelerde, "hakka ve hakikate" ulaşmak için "fazilet ve erdeme" ulaşabilmek için ruhani liderliklere kayıtsız bağlılık örnekleri ve bunun toplumlar ve bireyler açısından ortaya çıkardığı sonuçlar görülebilmektedir. Bu tür topluluklardaki toplu intihar olayları, tarikat liderine bağlılık gösterileri, kendilerine işkence etme gibi davranış biçimlerini PKK yapılanmasında yaşananlardan ayırdedebilmek mümkün değildir.

Mevcut özellikleri ile PKK'yi bir "diktatörlük" olarak adlandırmak bile gerçek durumu yansıtmaya yetmemektedir. Çünkü, PKK gerçeğinde ortaya çıkan ruhani mutlakiyete uygun düşen bir "hukuk" un özelliklerini taşımaktadır. Farklı olan, bu "hukuk"un özgürlük ve demokrasi kavramları ile özetlenebilecek olan Kürt halkının meşru ve haklı kurtuluş mücadelesi adına ileri sürülmüş olması ve bir "siyasal parti" ismi altında uygulamaya konulmuş olmasıdır.

PKK 5. Kongresinde somutlaşan bu "hukuk" kendiliğinden ve bir defada oluşmuş bir durum değildir. Abdullah Öcalan, PKK kimliği ile bu hukuku kademeli olarak, bilançosu yüzlerce PKK üyesi ve yöneticisinin ve aynı zamanda Kürt toplumunun diğer kesimlerinden bir çok kişinin fiziki tasfiyesine dayanan, kanlı bir süreç ile yaratmıştır. Bu konuda vereceğim örnekler hem fiziki imhanın hem de kişiliksizleştirme çabalarının kapsamı ve boyutlarını göstermektedir.

PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan'a göre yaşayan hiç bir PKK üyesi, taraftarı, yöneticisi kendisini PKK'li olarak adlandırma hakkına sahip olmayan kişiliklerdir. Bu konuda PKK 5. Kongresine Cemil Bayık, Mustafa Karasu ve Ali Haydar Kaytan tarafından verilen özeleştirilerden kısa bölümler ve yine aynı kongre kararlarında "iade-i itibar" bölümünden bazı bilgiler değerlendirme için önemli bir başlangıç olabilir.

"Başarılı olamamamın nedeni; çizginin gelişim süreçlerine göre kendimi hazırlamama, katmama, gereklerini yerine getirmeme, onun yerine daha çok bildiğim tarzda ve kendime göre bir çalışmayı sürdürme, çoğunlukla da esas olan ile tali olanı karıştırma, boş bir pratiğin sahibi olmamdan ötürüdür." (Cemil Bayık, Serxwebûn sayı 160, nisan 1995, sf. 8, abç.)

"Başkan Apo Eylül 1994 talimatlarında 'kimin türemesisiniz, nerede büyüdünüz, kimler hangi temelde sizi büyüttü, hangi terbiyeyi aldınız diye soruyor. …….

Bana vatan kavramını kavratan, ulusal kimliğimi gösteren Başkan'dı. Gözlerimi  Başkan'la insanlığa açtım. Bu benim için yeniden doğuştu. Bu nedenle doğum tarihimin 1972 yılı -aynı yazıda 1951 doğumlu olduğu yazılıdır. b.n.- olduğunu tekrarlamaktan hep gurur duydum ve bunun gerçeğin kendisi olduğuna içtenlikle inandım……

Sağlığımı kazanmak istiyorsam, esas olarak doktor gözetiminde özel bir tedavi uygulanmalıydı. İlaçlarımı düzenli almalı, doktorumun öngördüğü ve yapılmasını istediği her şeyi harfiyen yerine getirmeliydim. Bu konuda ufak bir dikkatsizliğim ve aykırı bir davranışım yeniden koma haline dönmeme yol açabilirdi. Doktorum Partiydi, önderlik çizgisiydi." (Ali Haydar Kaytan, Serxwebûn sayı 162, haziran 1995, sf. 20-21, abç.)

"Bu yirmi yıla bakıldığında bir amatör olarak kaldığım görülecektir. ….

Bu yirmi yıllık süreçte parti bana bir çok olanak tanıdı, bu olanaklar bir çobana dahi verilse önemli deney ve yetenekler kazanırdı." (Mustafa Karasu, Serxwebûn sayı 163, temmuz 1995, sf. 12, abç.)

Bu konuda Abdullah Öcalan tarafından 5. Kongreye sunulan politik rapor'dan da kısa iki bölüm aktarmak gerekiyor. "Hem partiye katılırken, bir kurtarıcı gibi değil bir kurtarmalık gibi katılıyorsunuz, hem de partileşirken ve parti içinde yetki-güç sahibi olurken bir kurtuluş savaşçısı gibi değil, daha çok bir özel mülkiyetçi, bir hırsız, ucuz bir iktidar sevdalısı gibi davranıyorsunuz. Işte sizleri bu temelde soruşturuyoruz ve yargılıyoruz….

Biz on yaşımızda bile bir isyancının bütün ana özelliklerini sergiliyorduk. Siz yıllardır PKK'lisiniz, ama benim on yaşımdaki isyan tecrübemi bile esas alamayacak kadar zayıfsınız. …….

Birçok ahmak da hala şunu söylüyor; 'Biz onbeş yıldır bu partide yaşamadık mı, komutanlık yapmadık mı, kurt gibiyiz, son derece ince yöntemlerimiz var, olmazsa değişik provakasyonlar dayatırız.' Böyle bir havaya giriyorlar. Ben bu gafillere şunu söylüyorum: Doğrudur, onbeş yıldır seni taşıdık, ama bu senin sandığın gibi olmadı; sen onun an be an nasıl amansız olduğunu bana sor. Bunun için kimini bu sahada, kimini Avrupa'da, kimini dağda tuttuk' hatta zindandakileri bile biz yaşatıyoruz….." (Abdullah Öcalan, PKK 5. Kongresine sunulan politik rapor, Weşanên Serxwebûn 73, Haziran 1995, sf. 20,28, abç.)

Abdullah Öcalan'dan aktardığım bölümlerin, bu raporda konuya ilişkin olarak kullanılan en yumuşak sözler olduğunu belirtmek gerekiyor. Diğerleri, gerçekten bütün samimiyetleri ve inançları ile Kürt halkının kurtuluşuna hizmet verme amacı ile PKK'ye katılmış insanlara, tüm eleştirilerime rağmen bir Kürt insanı olarak layık göremeyeceğim, okurken bile zorlandığım hakaretlerden oluşmaktadır.

PKK 5. Kongre kararları arasında "Mücadele saflarında meydana gelen haksız cezalandırma, intihar olayları ve kazalar" alt başlığı ile bir bölüm bulunmaktadır. Bu bölümde, öldürülerek cezalandırılan PKK'lilerin itibarlarını iadesi ile ilgili karar ve gerekçeleri yazılıdır. Tanımlamada güçlük çektiğim bu gerekçelerden sadece iki tanesini örnek olarak aktarıyorum.

"Mardin Eyaleti

1-     Zeki (Burhan-Savur-Cizre köyü) Bazı arkadaşların haksız yere sürgüne gönderilmesinden etkilenerek akli dengesini kaybetmiştir. Eve gönderilirse partiye zarar vereceği düşüncesiyle bölge yönetimi tarafından ölümle cezalandırılmıştır. Haksız bir cezalandırma olduğundan Mardin davasında itibarının iadesi istenmiştir. Bu öneri doğrultusunda şehit ilan edilmesini,

GAP Eyaleti

….

4- Berxwedan: Eve gitmek istediği için cezalandırılmıştır. Bu haksız bir uygulama olup, yurtsever olarak ilan edilmesini, ….. karar altına alır.

Ayrıca geçen süre içinde yanlış yaklaşımlar veya çözümsüzlükler sonucu az sayıda da olsa intihar olayları ile kazalar yaşanmıştır." (PKK 5. Kongre Kararları, Weşanên Serxwebûn 72, ikinci baskı temmuz 1995, sf. 262, 265-266, abç.)

PKK 5. Kongre belgelerinden aktardığım bu bilgiler, 1990-1995 yılları arasında yaşananlardır. Hem "iade-i itibar'a" mazhar olan kürt gençlerinin isimleri ve PKK saflarında işledikleri "suç"lar ve hem de isimlerini aktardığım bir kısmı henüz sağ kalmış 20 yıllık PKK kadrolarının "özeleştirileri" sadece bununla sınırlı değildir. Her PKK kongresi bir tasfiye ve "yargılama" platformu olmuştur. Ali Haydar Kaytan ve cemil Bayık gibi 70'li yıllardan beri PKK'li olan kadrolar her kongrede buraya aktardığım bi.imlerde "özeleştiriler" cermişlerdir. Mustafa Karasu 20 yıllık PKK'li yaşamının 13 yılını T.C devletinin zindanlarında geçirmiştir ve katıldığı ilk PKK kongresinde "kendisine parti tarafından sunulan imkanlar bir çobana sunulsaydı çok yetenek ve deney kazanacağını" söylemek zorunda kalmıştır. Bir çobandan daha geri olduğunu "itiraf" etmek zorunda kalmıştır.

Ve işin garip yanı, bu PKK kadroları, yöneticileri, ARGK komutanı sıfatını taşıyan ve henüz yaşayan tüm kişiler, tüm bu "itiraf"larına rağmen merkezi konumlarından uzaklaşmamışlardır. PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan yine bir kısmını aktardığım "politik rapor" da tüm PKK kardo ve savaş.ılarının kendi eğitiminden geçtiklerini söylemektedir. O halde Abdullah Öcalan herkesten önce kendisinden ve kendi eğitim sistemi ve eğitiminin muhtevasından hesap sormalıdır. Ya verdiği eğitim ve eğitim sisteminin gerçek yaşam ile, Kuzey Kürdistan gerçeği ile hiç bir alakası yoktur, ya da, en kötü ihtimal olarak Mahir Sayan'a anlattığı biçimi ile Lenin'in Ne yapmalı kitabını 26-27  yaşlarında yani 1973-1974'te defalarca okumasına rağmen anlayamayacak (bkz. Mahir Sayan, Erkeği Şldürmek, A. Öcalan ne diyor, sf. 80) düzeyde bir kişi olarak, kendi etrafına kendi kapasitesinde olanları toplamıştır! Ve açıktır ki her iki durum da kürt halkı için bir trajedidir.

Mustafa Karasu ile Mazlum Doğan, Kemal Pir ve Mehmet Hayri Durmuş aynı dönemde, yani 1979 yılında, Abdullah Öcalan hiç kimseye haber vermeden, Mahir Sayın'ın sorusuna atfen verdiği cevapta "Cemil Bayık'a bile haber vermeden"(bkz. Mahir Sayan, Erkeği Şldürmek, A. Öcalan ne diyor, sf. 90) Suriye'ye kaçtığı zaman Diyarbakır zindanında bulunuyordu. Mustafa Karasu 13 yıl bu zindanlarda kaldıktan sonra 1991 "zindan konferansı" ve 1995 yılındaki PKK 5. kongresi'nde "rehabilite" ediliyor ancak Abdullah Öcalan'ın tüm yazılarında Mazlum Doğan "Çağdaş Kawa" olarak nitelendiriliyor.

Bu tarihi yaşayanların, bu durum karşısında, "Abdullah Öcalan için en kahraman Kürt ölü bir Kürt'tür" dememesi için hiç bir neden yoktur. PKK tarihinde, tüm yazılı belgelerinde Abdullah Öcalan dışında yaşayan hiç bir PKK üyesi yada yöneticisinin övünülebilecek özelliklerinden bahsedildiğini görmek mümkün değildir. Tüm övgüler sadece bu süreç içinde yaşamını yitirmiş PKK'liler için vardır.  Bu durum, "fanatik islamcı" çevrelerde "cihad" için şehid olanların cennete gidecekleri, Allah yolunda oldukları biçiminde özetlenebilecek propogandalarını alabildiğine çağrıştırmaktadır. Ve bu çağrışım ise PKK'nin siyasal bir örgütlenme olmaktan öte bir tekke ya da tarikat örgütlenmesi olduğuna ilişkin daha önce yaptığım tesbite yeni bir örnek oluşturmaktadır.

70'li yılların sonlarından başlamak üzere bugüne kadar, Abdullah Öcalan'ın PKK ile özdeşleşmesi süreci yukarıya aldığım mantık ve örneklerle yaşanan kanlı bir sürecin ve "hesaplaşma" nın sonucu olarak ortaya çıkan bir durumdur. 1977 yılında Mehmet Uzun ile başlayan bu iç hesaplaşma ve fiziki tasfiye, diğer Kürdistan'lı örgütleri de kendi kapsamına alarak yüzlerce Kürdistan'lı devrimcinin yaşamına mal olmuştur. Bunun semeresi ise, Abdullah Öcalan'ın PKK ile çzdeşleşmesi ve kendisini "ulusal önder" ilan etmesi olmuştur.

Bu yazı kapsamında işlenen bu cinayetlerin istatistiğini vermek durumunda değilim. Ancak, burada bir kez daha işaret etmeyi gerekli gördüğüm isimler ve tarihler sözkonusudur. PKK kadrolarından Nedim Talip (Mehmet Oktay)'ın 25.06.1985 tarihli ve 9 sayfadan oluşan bildirisinde öldürülen ya da "kaybolan" 44 kişinin ismi yazılıdır. PKK Merkez Komite üyelerinden Enver Ata ve Semir (Çetin Güngör) 1984 ve 1985 yıllarında, Resul Altınok, Mehmet Şener, Şahin Baliç, Ali Örümcek ve daha yüzlerce PKK üyesi ve yöneticisi PKK tarafından "cezalandırılmışlardır". PKK'nin ve Abdullah Öcalan'ın siyasal literatüründe tüm bu fiziki tasfiyeler "ajanların tasfiyesi" olarak adlandırılmaktadır.

Eğer bu iddia doğru ise, PKK içinde bir "ajan-provakatör" enflasyonu yaşanmıştır. Onurları ile direnen bir çok PKK davası tutuklu ve hükümlüsü yanında T.C devletinin özel savaş güçlerinin hizmetinde deyim uygunsa bir "itirafçılar ordusu" oluşturulmuştur.

Kaldı ki, Abdullah Öcalan'ın yukarıda aktardığım iddiaları esas alınırsa, Pilot ve Kesire Öcalan örneklerinde olduğu gibi, daha 1970'li yılların ortalarından beri ve Abdullah Öcalan'ın bilgisi dahilinde "ajan-provakatörler" PKK nin en üst düzeyine kadar ulaşabilmişlerdir. Abdullah Öcalan bu durumu 20 yıl sonra itiraf etmiştir. Ancak, daha 1980 de bu yölü öngörüler ve tesbitle vardır. Işte bunlardan biri.

"Kaldı ki yapısı itibaryle Apoculuğu kontrol altında tutabileceğini, onu istediği yönde yönlendirebileceğini de burjuvazi çok iyi bilir. Apocu hareket bugün ülkemizde burjuva ajanlarının, provakatörlerin en kolay sızabildiği, orada uzun süre barınabilip burjuvaziye hizmet edebildiği bir harekettir. Çünkü, Apocu hareketin içinde yer alabilmek için, ileri bir sınıf bilincine sahip olmaya, devrimci teoriyle donanmış olmaya, devrimci disipline uyup, gönüllü kjollektif iradenin içinde erimeye ve yığınların içinde çalışarak onları örgütlü mücadeleye kazandırmak gerektiği gibi bir inanca gerek yoktur. Apocu olabilmek için, bireysel terörist yöntemleri benimsemek, Apocular dışında herkesi burjuvazinin uşakları olarak görmek ve silahlı mücadeleyi mutlaklaştırıp nerede hareket orada bereket demek yeterlidir. Oysa, bu özellikler tam da burjuva ajanlarının, provakatörlerin seve seve katlanabilecekleri özelliklerdir. Nitekim bundan dolayı artık Apocuların da inkar edemedikleri bir çok ajan ve provakatörün Apocu harekete sızmış olduğu ortadadır ve bunlar rahatça hareketin içinde at oynatabilmekte, onu burjuvazinin istediği yönde kullanabilmektedirler." (Jîna Nû, yıl 1980, sayı 5, sf. 162, abç.)

Yazımın ilk bölümünde Abdullah Öcalan'dan aktardığım bir tesbiti, biraz daha uzun olarak burada yinelemek ihtiyacı vardır. Jîna Nû dergisinde yukarıya aktardığım öngörüden 15 yıl sonra Abdullah Öcalan kendi partisinnin üyelerine hitaben, 5. Kongreye sunulan politik rapor da şü sözleri söylüyor.

Bunların daha ağır ve net olanını Romadan katıldığı MED-TV programında da tekrarladı.

Benzerlik çarpıcıdır.

Daha da çarpıcı olan, öngörünün ikrarıdır.

Ancak Abdullah Öcalan kendisini her sorumluluğun dışında tutarak bu ikrarı yapıyor. Şimdi ikrarı okuyalım.

"Ben kendi yaşam sürecimi bir tarih gibi de değil, bir ulusun yeniden kuruluşu gibi ele aldığımı sizlere anlattım. Parti tarihi anlamında belki de bu gerçeğe daha yakındır. Kendi tarihim, bir parti tarihidir, bir hareket tarihidir, hatta bir anlamda bir ulus, bir yeni insan tarihidir. Tabii patiye bir çok katılım da, gerçek bir katılım değil, tersine partiyi parti olmaktan çıkaran katılımdır; bilinçli veya bilinçsiz ajan katılımdır. Görünüşte 'ben de PKK'liyim, ben de parti tarihi içinde yer almışım' denilse de, bunun böyle olmadığını anlamak için, işin özüne bakmak gerekir. O bütün yönleriyle parti gerçeğine doğru katılmışmıdır; yoksa yanlışlıklarla, eksikliklerle hatta sapmalarla dolu bir tarihin sahibi midir ya da karşı bir tarih midir?" (A. Öcalan, PKK 5. Kongresine sunulan politik rapor, s. 7-8, a.b.ç.,Weşanên Serxwebûn 73, Haziran 1995)

Yazının ilk bölümünde, PKK 5. Kongre belgelerinin PKK'nin 20 yıllık kimliğinin bir sentezini oluşturduğunu belirtmiştim. Bu noktadan hareketle, PKK "hukuku" na göre fiziki tasfiyelerde sorumluluğun nerelerde olduğunu PKK 5. Kongresinde alına şu karar açıkça ortaya koymaktadır.

"f) Parti üyeleri hakkında verilen ölüm cezaları Merkez Karargah ve Parti Genel Başkanlığı'nın onayına, diğer ölüm cezalar, ise saha karargahlarının onayına sunulur. Ancak böyle bir onay sonucunda ceza infaz edilebilir." (PKK 5. Kongre Kararları, Weşanên Serxwebûn 72, ikinci baskı temmuz 1995, sf. 187, abç.)

Ben, eğer daha önce benzeri bir kararları olmamışsa, bu kararın tüm PKK tarihindeki pratik uygulamanın "hukuksallaştırılması" ve meşrulaştırılması olduğuna inanıyorum. Bu inancım ise tüm diğer konularda olduğu ve Abdullah Öcalan'ın Mahir Sayan ile söyleşisinde belirttiği gibi PKK'ye egemen olan "pratiğin teorileştirilmesi" mantığında ifadesini bulmaktadır.

Son dönemlerde Abdullah Öcalan'ın sık sık, özellikle de öldürülmüş ya da ayrılmış PKK üyelerini şahit ya da kaynak göstererek izah etmeye çalıştığım kanlı tasfiye sürecinin sorumluluğundan kendisini uzak tutmaya çalışması dikkate alındığında, bu kararın önemi daha iyi anlaşılmaktadır.

Ne politik, ne de pratik alanda hiç bir şey Abdullah Öcalan'ın iradesi ve onayı dışında en son uygulama biçimini almamıştır. Bu nedenle de gerek politik alanda, gerekse savaş ve örgüt içi ilişkilerde ve aynı zamanda diğer Kürdistanlı kesimlere karşı tutumlar hakkında, eleştirinin geldiği yerde ya da başarısızlığın egemen olduğu alanda Abdullah Öcalan'ın alelacele "taktik önderlik" olarak adlandırdığı Merkez Komite üyeleri ve ARGK Komutası başta olmak üzere ilgili birim ve kişileri sorumlu tutması ciddiyetten uzak olduğu kadar sözkonusu insanlara yapılmış büyük haksızlıktır da.

Her ne kadar, "özeleştiri" örneklerinde de görüldüğü gibi, Abdullah Öcalan tarafından suçlanan PKK kadroları ve birimleri hemen tüm sorumluluğun kendilerine ait olduğunu ileri sürseler bile bu durum, Kürt toplumu açısından Abdullah Öcalan'ı sorumluluktan kurtarmaya yetmemektedir. Çünkü bu örgütün her tasarrufu Kürt halkı ve onun özgürlük mücadelesi adına yapıldığı ileri sürülmektedir ve dolaysıyla bu konu sadece onların iç hesaplaşması ve sorumluluğu "paylaşmış" olmaları ile çözülebilecek bir sorun değildir.

PKK'nin İttifak Anlayışı ve Kürdistan'lı Örgütlerle Ilişkileri

PKK'nin ittifak politikası esasında daha başından beri bir ittiffaksızlık politikası olarak şekillenmiştir. PKK, "milli demokratik devrim" olarak adlandırdığı siyasal mücadele hedefinin ittifak politikasını ve müttefik güçlerini tesbit ederken, nasıl gerçekleşeceği belli olmayan Kürdistan toplumundaki farklı sınıf ve tabakaların ittifakından söz etmektedir. Aynı sınıf ve tabakalara denk düştüğünü iddia ettiği siyasal örgütlenmeleri ise, aşılması gereken tasfiye edilmesi gereken güçler olarak değerlendirmektedir. Burada bir noktaya daha açıklık kazandırmada yarar vardır. Leninist kesintisiz devrim teorisi esas alınarak, Kürdistan Devriminde işçi-köylü temel ittifakı tesbiti, Kuzey Kürdistan'da farklı örgütler tarafından da benimsenmiştir, ancak tüm bu örgütler, kendilerine atfettikleri ideolojik-politik kimlikleri ile "ulusal" olarak değerlendirdikleri diğer örgütleri tasfiye etmeyi değil, onlarla ittifak yapmayı da programlaştırmışlardır. Ancak, durum PKK açısından farklı başlamıştır ve bugüne kadar bu böyle devam etmektedir. PKK'nin ittifak ve ulusal birlik politikası Vietnam örneğinin teorik olarak kopyası ve pratik olarak tekrar edilmesi çabasıdır. Koşulların farklılığı doğal olarak PKK'yi bu politika ile ittifaksızlığa ve yanlızlığa götürmüştür.

PKK'nin ittifak ve ulusal birlik politikalarına ait tutumunu PKK belgelerinden okuyalım.

Abdullah Öcalan, Rıfat Ballı'nın "Kürt Dosyası" ismi ile yayınladığı röpörtaj kitabında, 1983-1987 yılları arasında geçerli olan I-KDP ve PKK arasındaki işbilrliği protokolüne ilişkin olarak, "O, ciddi bir şey değildi. KDP ittifaktan anlamaz. KDP aşılması gereken bir oluşumdur." diyor. (R. Ballı, Kürt Dosyası, s.224, Cem Yayınları, Temmuz 1991 Istanbul ) Esasında bu tutum, PKK ve Abdullah Öcalan'ın genel ittifak politikasının da özetidir. Ittifak ve ulusal birlik ve bunun gerektirdiği ulusal düzeyde siyasal irade birliğini temsil edebilecek olan kurumlar sadece PKK ve Abdullah Öcalan için gerekli oldukları zaman ve mekanda gereklidirler ve gündemleştirilmelidirler. PKK belgelerinden konuya ilişkin farklı dönemlerdeki tesbitleri aktarmaya devam ediyorum.

"Kürdistan Devriminin birincil ittifakları iki halkadan oluşur. Gençlik-aydın tabaka birinci halkayı oluşturup, özellikle devrimin başlangıç aşamasında büyük rol oynayarak, devrimin gelişip başarıya ulaşmasında önemli ve güvenilir bir müttefiktir. Kent küçük-burjuvazisi ve diğer milli güçler ikinci halkayı oluşturup, özellikle devrimin geliştiği dönemlerde mücadeleye katılırlar. .….

Masa başında çizilecek planlarla ittifaklar gerçekleşmez. Tarihte ve günümüzde en güçlü ittifaklar, sıcak savaş içinde gerçekleşen ittifaklardır." (Abdullah Öcalan, Kürdistan Devriminin Yolu (Manifesto), Weşanên Serxwebûn 24, Dördüncü baskı, nisan 1992, sf. 201)

"Cephenin ilanıyla birlikte tartışılmak istenen bir sorun da parti-cephe ikilemidir.Bazıları cepheyi partilerin toplamından ibaret gibi görürlerken, aynı zamanda tek bir partinin cephe kuramayacağı biçiminde değerlendirmeler de bulunmaktadır. ……

Cephe, PKK hareketinin bünyesinde tohum halinde mevecuttu. Dolaysıyla PKK'nin bugün kendi önderliğinde bir cephe ilanına gitmesi hem zorunludur ve hem de kaçınamayacağı bir görevidir. ……. Bu açıdan, PKK'nin kendi etkisi altındaki kitle temelinde cephe ilanına gitmesi ve bunun giderek dalga dalga diğer kesimlere doğru yayılması, doğru cephe anlayışının bir gereğidir. .." (Abdullah Öcalan, Seçme Yazılar Cilt-1, Weşanên Serxwebûn 34, Ağustos 1986, sf. 193, abç.)

"Ister işçi-köylü ittifakını sağlamak, ister bu ittifaka önderlik etmek olsun, burjuva milliyetçi, ulusal inkarcı ve revizyonist akımlarla sıkı bir mücadeleyi gerektirir." (PKK programı, ikinci basım, Eylül 1981, sf. 32-33)

"Diğer yandan, sömürgecilerin, feodal kopradorların, burjuva ve küçük-burjuva reformistleri ile sosyal-şovenlerin devrimci mücadeleye karşı pek çok taktiği kullanacakları hatırda tutularak bu gerici güçlere karşı her türlü mücadele biçimleri (ideolojik-politik vb.) kullanılmalıdır." (Doğru Yolu Kavrayalım, 1.11.1978, sf. 20)

"… günümüzdeki Pêşeng, TKSP vb. odakların nasıl dişinize göre uşaklar olduklarını, tarihteki Idris-i Bitlisileri, size hiç aratmayacaklarını çok iyi bilmektesiniz." (Abdullah Öcalan, Seçme Yazılar Cilt-2, Weşanên Serxwebûn 36, Aralık 1986, sf. 153)

"Örneğin bir Kürt particiliği, PKK'sız veya PKK'yı karşısına alması durumunda nefes bile alamaz. PKK'yı karşısına alırsa yerle bir olur. …. Tekrar tekrar uyarıyorum. Bu gafiller kendi tutumlarına bu şekilde devam ederlerse, kesinlikle beklemedikleri biçimde kendi sonlarını getirirler. ….. Her şey kanla yaratılırken, her şey acımasız işkence altında kurtarılmaya çalışılırken, bu bayların buna çok ucuza konmaları kabul edilemez. ….. Işte, Özgürlük Yolu'mu diyelim, Barzani-Talabani yolu mu diyelim ve böyleleri çoktur. Ateş altında iken 'demokrasi ne iyisin, ne dostsun, ne güzelsin" diyorlar. Artık bunlara ne diyelim? Gafil mi diyelim, hain mi diyelim? …" (Abdullah Öcalan, Serxwebûn Eylül 1992, sf. 16-17, abç.)

"Burada dışımızdaki ilkel-milliyetçi ve reformist çevrelerin durumuna da kısaca değinecek olursak; bunları düşmanın bir savaş aleti olmaktan çıkarmak; gerekiyorsa uzlaşma durumu olanlarla uzlaşmak ve hatta mümkünse bazılarını kullanmak gerekiyor. Bu arada, özellikle düşmanın çok oynadığı ve kullandığı ögeleri tasfiye etmek gerekiyor. Hatta, eğer kendilerini hazırlıklı görüyorlarsa, onları da Ulusal Kongre platformuna çekme çalışmaları yapılabilir." (PKK 4. Ulusal Kongresine sunulan Politik Rapor, Weşanên Serxwebûn 52, Birinci Baskı Mart 1992, sf. 248, abç.)

Yukarıya aktardığım PKK ve Abdullah Öcalan'ın ittifak perspektiflerinin ortaya koyduğu bir tek gerçek vardır. PKK ve Abdullah Öcalan'ın bu konudaki politikası ittifaksızlıktır, kendisini dayatmadır, tehdit ve şantajdır, entrika ve komplodur. Abdullah Öcalan'a ve PKK'ye göre kendi dışlarındaki tüm Kürdistan sathındaki Kürt örgütleri ve kurumları mutlakka, kullanmaktan büyük haz dudukları "ilkel-milliyetçi, reformist, işbirlikçi" vb. kavramlardan birine ya da birkaçına uygun düşmektedirler ve yine onlara göre bu güçler esas olarak tasfiye edilmelidirler, ya da kullanılabildikleri kadar kullanılmalıdırlar. Işte esas olan bu yaklaşımlarıdır ki, PKK'nin 20 yıllık tarihi aynı zamanda tüm Kürdistan'da istisnasız tüm siyasal güçler ile az ya da çok, dar ya da kapsamlı biçimde çatışma içine girmelerine ve dolaysıyla Kürt toplumu içinde ulusal-demokratik haklarımızı elde etmenin anahtarı olan ulusal düzeyde siyasal irade birliğini temsil edecek kurumların yaratılmasına hizmet yerine, çatışmaların derinleşmesine ve Kürt toplumunun kutuplaşmasına hizmet etmiştir.

PKK ve Abdullah Öcalan bu süreç içinde, kendileri açısından ne anlama geldiğini kendi belgelerinden aktardığım ERNK dışında, sözüm ona bazı "ulusal birlik" kurumlarına da imza atmışlardır.

Bu kurumların iki önemli örneği, KUM (Kürdistan Ulusal Meclisi) ve PKDW (Parlamentoya Kurdistan a Derveyî Welat-Sürgünde Kürdistan Parlamentosu) dir. Bunlardan KUM'un akibeti kamuoyu tarafından biliniyor. Kendinden menkul bir "seçim" ile oluşturdukları KUM'un başkanı Selim Çürükkaya sonunda hain oldu. Nedeni ise, Abdullah Öcalan ile çatışması idi. Peki, PKK ve Abdullah Öcalan'ın MGK emrindeki TBMM'nin işleyişinden yakınması niye? KUM'un hem kuruluşunda hem de tasfiyesinde PKK ve Abdullah Öcalan tarafından izlenen yöntem MGK talimatları ile hareket iden T.C devlet ve siyasal sisteminden, bu örnek şahsında çok mu farklılık gösteriyor? Yorumunu ve değerlendirmesini okuyucuya bırakıyorum.

PKDW'nin de kuruluşu ve işleyişi KUM'dan farklı olmamıştır ve değildir. Parlamento ve yasama organı adı altında gerçekleşen PKK'ye bir diplomatik ilişki bürosu kurmak olmuştur. Ancak Abdullah Öcalan, en son Italya seferinden hemen önce PKDW'nin Italya'da yaptığı bir toplantıdan sonra MED-TV'de toplantıya ilişkin programda yaptığı konuşmada "eğer ben olmazsam siz orada toplantı mı yapabilirdiniz" sözleri ile belirttiğim durumu çok net itiraf etmektedir. PKDW'nin tek farkı, içinde bazı diğer siyasal partilerin de "milletvekillerinin" bulunmasıdır. Bu konuda benim söyleyeceğim, sadece Abdullah Öcalan'ın yukarıya aktardığım "kullanılabilecekleri kullanın" talilmatıdır.

PKK ve Abdullah Öcalan'ın ittifaksızlık politikasının en acı ve kürtler aşısından önemli tahribatlara yol açan pratiği ise, özellikle 1991 "Bahar Ayaklanması" sonrasında Güney Kürdistanda Kürt halkının elde ettiği kazanımlara yönelttiği saldırılarda ifadesini bulmaktadır.

Ben, Güney Kürdistan'da Federe Devlet ilanı'na, Kürt cephesinden PKK dışında karşı çıkan her hangi bir kuruluşun varlığına tanık olmadım. Güneydeki tüm olumsuzluk, eksiklik ve yanlışlıklara rağmen, 19 Mayıs 1992 seçimlerini ve 4 Ekim 1992 Federe Devlet ilanını, PKK ve örneğin Doğu Perinçek'in Işçi Partisi ve dört sömürgeci devlet "Emperyalizmin oyunu olarak" değerlendirmişlerdir. PKK ve Abdullah Öcalan sık sık kendilerine yöneltilen eleştirileri "T.C'nin ağzı ile konuşuyorlar" diye kestirip atıyor. Şimdi ben soruyorum, Güney Kürdistan ile ilgili olarak PKK ve Abdullah Öcalan kimin ya da kimlarin ağzı ile konuşuyor?

PKK-PSK protokolü'nün zemin hazırladığı, PKK de dahil olmak üzere Kuzey Kürdistan siyasal güçleri arasında haziran 1993 tarihinde başlayan cephe görüşmelerinin sonuca ulaşmamasının en temel nedeni yine PKK'nin ittifaksızlık politikası olmuştur. Bu konuda yazılmış değerlendirmeler olduğu için burada yeniden ayrıntılı olarak değinmek istemiyorum. Bu konuda yapılan değerlendirmelerin hemen tümünde "güvensizlik" kavramı ortak paydayı oluşturmaktadır. Ve bu güvensizliğin adresi de bellidir. Bu adres PKK belgelerinden yukarıya aktardığım ittifaksızlık politikasının sahiplerini göstermektedir.

PKK ve Sömürgeci Devletlerle Ilişkiler

PKK Genel Başkanı'nın daha 70'li yılların ortalarında T.C istihbarat ve güvenlik birimlerinin kendileri ile olan ilgisi ve girişimlerine ilişkin yaptığı aşıklamaların bir kısmını daha önceki bölümlerde aktarmıştım. Bu alt başlıkta, bu iilgi ve girişimlere ekleyeceğim bir şey yok. Diğer yandan, PKK'nin Suriye ve Iran ile ilişkileri kamuoyu tarafından bilinmeyen şeyler değildir. Ancak bilinmeyen bir şey var ki o da bu ilişkilerin boyutu ve bedelidir.

Abdullah Öcalan, son dönemlerde, kendi üye ve taraftarlarına hitap ederken, "kendisinin yaratılan imkamların hangi bedellerle yaratıldığını bilmediklerini, ya da anlamak istemediklerini" sık sık tekrar etmektedir. Ben de bu konuda Suriye ve Iran ile ilgili olarak, bu tür ilişkiler ile ilgili olarak genel bilgilerime dayanarak yapacağım tahmin ve tesbitlerden öte bir şey iddia edebilecek durumda değilim. Ancak, bu devletlerle de ilişkilerinde PKK ve Abdullah Öcalan'ın ödediği bedel konusunda yol gösterici olacağına inandığım, PKK'nin Irak istihbarat örgütü ile ilişkilerini ortaya koyan ve YNK (Kürdistan Yurseverler Birliği) Avrupa Örgütü tarafından, türkçe çevirileri 17.08.1992 tarihinde bir basın açıklaması ile kamuoyunun bilgisine sunulan belgelerden kısa bölümler aktaracağım.

YNK Avrupa Örgütü' kendi basın açıklamasında şu görüşlere yer veriyor. "Bu, eskiye dayanan uğursuz ittifak'ın, başkaldırı döneminde Irak Istihbarat Örgütünün merkezlerinden peşmerge güçlerimizce elde edilen belgelerini, PKK'nin bu ilişkilerini gözden geçirme ve Kürt halkının genel çıkarlarına zarar vermeye neden yapmama umudu ile kamuoyuna açıklamadık. Ancak, bu belgelerin bir kısmını kamuoyunun bilgisine sunmayı artık bir görev olarak görmekteyiz.

Belgeler, PKK ve lideri Abdullah Öcalan'ın Irak Kürdistan'ına karşı tutumuna açıklık getirmektedir. Bu durum aynı zamanda Kürt halkının kurtuluşu adına kurulan kirli ittifakların da teşhiridir." (YNK Avrupa Örgütü Basın Açıklaması, 17.08.1992)

Bu basın açıklamasına ek olarak yayınlanan belgelerde, PKK-Irak ilişkileri konusunda şu bilgiler yer almaktadır.

"Bismillahirrahmmannirrahim

Cumhurbaşkanlığı

Sekreter

Genel Güvenlik Müdürlüğü

Otonomi Bölgesi Güvenlik Müdürlüğü

'Inceleme'

Sayı: 8000

Tarih: 09.09.1990

'Gizli ve şahsi ve gönderilen kişi tarafından açılacak'

Sayın Otonomi Illeri Güvenlik Müdürleri

Konu: Bilgi

Genel Güvenlik Müdürlüğü 1.9.1990 tarih ve S.3 37925 sayılı yazısı ile bize şunu bildirmiştir.

1-     Karşı Faaliyetleri Izleme Daimi Komitesi, Genel Güvenlik Müdürlüğünün 25.06.1990 tarih ve 29504 sayılı ve istihbarat örgütünün 25.06.1990 tarih ve 2094 sayılı (ekle birlikte) yazılarındaki bilgileri tartıştı.

Komite, Iran'da bulunan yıkıcı zümrelerin Irak ve Türkiye arasındaki gelişmeleri izlediği, Türkiye'nin bu zümrelere topraklarımıza girip eylem yapmaları amacıyla yer sağlanması için Amerika baskılarına maruz kaldığını tahmin ediyor.

Bu gelişmeler doğrultusunda, bu durumda gelecek için Türk Kürdistan Işçi Partisi (PKK) ile ilişki köprülerini oluşturma planının çok büyük bir gizlilik içinde yürütülmesi;

2-     Sürekli Komitenin, Türk tarafının dikkatini çekmeden, bu ilişkileri istihbarat örgütlerinin sürdürmesi önerisi kabul edilmiştir.

Yorum: Bu konu bir taraftan bizim güvenlik çalışmalarımız açısından, özellikle mücadeleci yurdumuzun içinden geçtiği bu durumda, diğer taraftan Türkiye ile ilişkiler açısındanbüyük bir önem taşıyor.

Bu ilişki çok büyük bir gizlilik ve sessizlik içinde Türkiye'nin dikkatini çekmeden yürütülmelidir.

Gerekenin yapılmasını rica ederim.

Otonomi Bölgesi Genel Istihbarat Müdürü (M.M.E) ve Güvenlik Albayı

9.9.1990

(Imza)

Ek: yazıların kopyaları."

Yukarıya aktardığım, YNK Avrupa Örgütü tarafından çevirisi yapılarak dağıtılan belgelerden sadece bir tanesidir. Bu belgede kurulması öngörülen ve kurulan ilşkinin Irak aöısından gereköeleri ve amaçları belirtilmiştir. PKK, Irak açısından kendi güvenlik politikası için ilk etapta Irak Kürdistanı örgütlerine karşı kullanılmak üzere seçilmiştir. Ben bu belgenin, ve kurulan ilişkinin bedeli konusunda yorum yapma ihtiyacı görmüyorum.

Bu belgenin gösterdiği, PKK'nin Suriye ve Iran ile olan ilişkilerinin bedeli konusunda da kanaat sahibi olmamıza yardımcı olmaktadır. Kürt hareketinin Kürdistan'ı paylaşan ve sömürgeleştiren bu dört devlet ile ilişkileri konusunda çok şeyler söylenmiştir, yaşanmıştır ve bu durum böyle devam etme eğilimindedir. Bu konuda ve bu yazıda esas olarak işaret etmek istediğim konu, PKK ve Abdullah Öcalan bu belge ile kanıtlanan ilişkilerine rağmen, kendi dışındaki herkesi sömürgecilerin işbirlikçileri olarak adlandırmaktan da geri durmamasıdır. Bu durum ise, daha önce belirttiğim gibi, PKK ve Abdullah Öcalan tarafından yapılanlar ve söylenenler doğrudur, ancak aynı şeyler başkaları tarafından yapıldığı ve söylendiği zaman yanlıştır, işbirlikçiliktir, ihanettir!. Bu mantık PKK ye çok şey kazandırmış olabilir, ileride de kazandırabilir, bu mantık ile yaratılan ilişkiler ve imkanların yarattığı "güç" ile Abdullah Öcalan, "kendisi ile dalga geçilen bir konumdan" kendisini kurtararak "düşman tarafından bile saygı duyulan bir kişilik" durumuna getirmiş ve "ulusal önder" sıfatı ile bazı kesimler tarafından adlandırılmış olabilir. Ancak, sorun, bu ilişkilerin hele hele Abdullah Öcalan ve PKK tarafından yürütüldüğü biçimi ile, kısa ve uzun vadede Kürt halkına kazandıracağı ne olmuştur, ne olabilir? Esasında, Abdullah Öcalan'ın İtalya seferi, siyasi iltica talebinde bulunarak "mültecileşmiş liderler kervanına" kendisinin yıllar sonra katılması ve bizzat kendisi tarafından dile getirilen güncel sıkıntıları, kendi Maciavelizminin ortaya çıkardığı politika ve ilişkilerinin bir sonucundan başka bir şey değildir.

Konunun tartışılıp değerlendirilmesi gereken boyutlerı ile , aylık bir derginin hacmi arasındaki uyumsuzluk, bu konuyu daburada sınırlamamı zorunlu kılıyor. Aktardığım ilişkilerden çıkarılması gereken sonuç, ilişkilerin bedelleri ve sonuçları da bir yana, PKK ve Abdullah Öcalan'ın kendisine her şeyi mübah ve başkalarına günah olarak görmekle, en azından özellikle son günlerde daha sık olarak tekrarladığı "ulusal birlik" görüşlerine bile hizmet etmemektedir. Kürt toplumunda ayrılık, kutuplaşma ve çatışma ortamını daha da derinleştirmektedir.

Sonuç Yerine

Bu yazı hacmi içinde PKK'nin ve onunla aynı anlama gelmek üzere Abdullah Öcalan'ın 20-25 yıllık "siyasal" yaşamını tüm ayrıntıları ile değerlendirmenin mümkün olmadığı açıktır. Bu yazının hacmi, belki de sadece Abdullah Öcalan'ın Serxebûn'un bir sayısında yayınlanan "çözümlemeler"inden fazla değildir. Ben bir çok PKK'linin bu belgeleri kaale almadığını, okumadıklarını ve okumaya gerek olmadığını düşündüklerini biliyorum. Abdullah Öcalan bile bu konuda benzer serzenişlerde bulunuyor ve "parti tarihini anlamadıkları için, PKK'lilere kendi hayat hikayesini politik rapor olarak iletmeyi" uygun ve zorunlu görüyor. Bana göre bu durum, PKK'nin bizzat kendisinin yarattığı ve insanlarda gözleri ile düşünmeyi bir meziyet olarak değerlendiren ve bunu bir alışkanlık durumuna getiren PKK felsefesinin, yani "pratiğin teorileştirilmesinin" doğal bir sonucudur. PKK'liler insanın en önemli meziyeti olan düşünme ve soyutlama yeteneklerini kullanma zahmetine katlanmayı gerekli görmeden, kendileri yerine düşünen Abdullah Öcalan'ın yarattığı pratiği görerek kendilerine yol açmayı tercih etmektedirler. Ancak, ben yine de başta PKK'liler ve onların taraftarları olmak üzere, konu ile ilgili herkesin PKK'nin 20. Kuruluş yıldönümü vesilesi ile bu 20 yılı toplu olarak değerlendirebilmek için en azından PKK 5. Kongre belgelerini, ama mümkünse PKK siyasal literatürünün tümünü okumalarını öneriyorum.

Bu değerlendirmede esas olarak, son 20 yıllık kuzey Kürdistan siyasal yaşamının canlı tanıklarından ve "sanıklarından" biri olarak, PKK belgelerinden somut örnekler ile PKK'nin 20. Kuruluş yılında bir hafıza tazelemesi ve mümkün olduğu oranda da, bu tarihe objektif ve derinlemesine yaklaşıma yol açacak sorular yaratmak amaçlandı.

Kürt halkı, eğer tarih bilimcilerin tesbitleri esas alınacak ise, 18. Yüzyülün ortalarından beri kendi etnik kimlikleri ve ulusal hakları için ayakta olmuştur. Bu durum yaklaşık olarak 150 yıllık bir mücadele tarihi anlamına gelmektedir. Bu tarihte birçok yanlışlık, eksiklik yada ihanet örnekleri bulunabilir, ancak bir o kadar da onurlu mücadele ve direnme örnekleri vardır ve bu bugün de bizim gurur, onur ve mücadele azmi kaynağımızdır. Bu tarihte idam sehpasına başı dik giden hiç bir Kürt lider "Kürtler benim ile dirildi, varoldu" gibi bir iddiayı ileri sürebilecek bir gaflete düşmediler. Aksine, her defasında "biz ölürüz, ama Kürdistan ideali yaşayacaktır" sözleri "yenilgiye uğratılan Kürt isyanları" liderlerinin ortak kanaati olmuştur. Yaşam bunu doğrulamıştır. Yaşadığımız tarih kesiti bunun örneğidir. Bu gerçekliğin aykırısı Abdullah Öcalan ve PKK dir. Bu aykırılığın altına ise, en hafif deyimi ile Emin Oktay'ın tarih anlayışı, Machiavelli'nin felsefesi ve politikada pragmatizm vardır.

En başta Kuzey Kürdistan olmak üzere, Kürdistan'ın dört bir yanında PKK ve Abdullah Öcalan tarafından halkımıza ve onun mücadelesine -tüm eksiklik ve yanlışlıklarına rağmen- dayatılan bu tarih, felsefe ve politika anlayışının aşılması aynı zamanda ulusal haklarımıza ulaşmada mesafe kaydetmemiz anlamına gelmektedir. Kuşkusuz bu tesbit yeni değildir ve sadece bana özgü değildir. Aynı sözlerle ifade edilmemiş olsa bile, daha 1980 yılında "Sol maceracılık yenilgiye götürür" başlığı ile "Jîna Nû" dergisinde yayınlanan bir makalede -ki bu makalenin benzerleri çoktur- yazıldıktan yirmi yıl sonra da güncelliğini koruyan bir tesbit vardır. "Günümüzde Apoculuğa karşı mücadele, sömürgeciliğe karşı mücadeleyle sıkı sıkıya bağlıdır. Devrimci mücadelemiz önündeki ertelenmez görevlerden biri de Apoculuğu ideolojik ve politik olarak teşhir ve onu kitleler içinde deşifre edip gerçek yüzünü açığa çıkarmak mücadelesidir" (Jîna Nû, yıl 1980 sayı 5, sf. 164-165)

Apoculuğu siyasal olarak aşamayan ve onun yarattığı siyasal kültürün etkisini asgariye indiremeyen bir Kürt hareketi ve Kürt toplumunun, özgürlük ve demokrasi kavramlarının ana eksen olduğu bir ulusal kurtuluş mücadelesinde kalıcı bir başarı elde edebilmeleri de sözkonusu olamaz. Çünkü bu siyasal kültür, herşeyden önce kendi içinde ve kendi toplumuna karşı bu kavramların muhtevasını ortadan kaldırmıştır. 20 yıllık Apoculuk tarihinin özeti budur. Ve bu tarih kader değildir. Kürt toplumu, eğer bu kader bile kabul edilse, bu kaderi aşacaktır. Bunun olanakları ve dinamiklari bu toplumda mevcuttur.   

Bunun alternatifi ise, Apoculuğun, bu yazı çerçevesinde kendi belgeleri ve tezleri ile ortaya koyduğum düşünce ve davranış sistemini gözden geçirerek değiştirmesidir, yani yukarıda Apoculuğa karşı verilmesi gerektiğin ileri sürdüğüm düşünsel mücadelenin ve teşhirin bizzat kendileri tarafından kendilerine karşı yapılmasıdır. Gerçekleşmesini çok zayıf bir ihtimal olarak gördüğüm bu durum, her şeyden önce Abdullah Öcalan başta olmak üzere, PKK üye ve taraftarlarının  önemli ölçülerde söyledikleri ve yaptıklarını red etmelerini öngörmektedir. Bunun gerçekleşmesini elbetteki isterim. Bu istemim, Kürt halkının özgürlük ve demokrasi eksenine oturtulmuş ulusal hak ve hukuk mücadelesinin başarısına hizmet edeceği içindir.

28 Aralık 1998, Stockholm

Vildan Saim Tanrıkulu  

Ulusal Kurtuluş için “Ulusal Birlik”

Hep “Misubet” mi bekliyeceğiz?

Zaman ile yarışmak!

Leyla Zana nihayet "Zana" olduğunu ortaya koydu!

20. Yılında 15 Ağustos'un 
siyasal sefaleti!

NE YAPMALI?

Ben yazmayı unuttum!