Arşiv

 

Eski bir konuşmaya yeni bir “önsöz”!...*

Yeni bir Parlamento seçildi.

 

Doğal sonucu olarak yeni (eski olsa bile iradesi ve onayı yenilenmiş) bir Hükümet, 60. Hükümet de iş başında şimdi.

 

Bu yenilere aynı zamanda Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olması, bu yeni Cumhurbaşkanı'nın ilk “yurtiçi” gezisini Kürdistan'a yapması ve “yeni sivil Anayasa” hazırlıkları ve tartışmalarını da eklemek gerekiyor.

 

Dolaysıyla bu günlerde “yeni” ler çok.

 

Biz “Devrimci Demokratlar”ın yeni siyasal bir örgüt arayışlarının bir sonuca ulaşma süreci de bu YENİ'liklere eklenebilir.

 

Ama tüm bu YENİ olanlar içinde ESKİMEYEN bir durum/sorun var!

 

Kürt'ler hala Kürt olma ve bu kimlik ile kendileri olarak iktidar olma veya iktidarı kendi iradeleri ile paylaşma konusunda mücadele etmek zorundalar.

 

İşte bu ESKİMEYEN sorun benim için YENİLİĞİN temel eksenini oluşturuyor.

 

Bu nedenle de eskimeyen soruna yeni değil ama eskimemiş bir belgeyi bu köşemde paylaşmayı düşündüm.

 

Başta bahsettiğim “yeni”liklerde “Anayasa” sorunu temel konulardan birisidir.

 

Uzatmadan belirtmeliyim ki hala bu tartışmalarda bizi yani Kürt'leri yok saymak için Türk'ler kendilerini bile yok saymayı tercih edebiliyorlar veya bazı “Kürt”leri kandırarak kendi yanlarına çekebileceklerini sanıyorlar.

 

Bu “yeni” bir çaba değil.

 

“Üst kimlik” vb. türevler ile ifade edilmek istenenler malesef sadece bir PARANOYA'yı ifade ediyor.

Bunun çok aktörleri oldu.

 

Yeniden soyunanlar var bu aktörlüğe.

 

Ama hayat acımasız ve “insan hafızasının unutkanlık ile malum” (hafza-i beşer nisyan ile malumdur) olduğunu öngören anlayışı zorlayan bir karaktere sahip.

 

“Üst kimlik-alt kimlik” tartışması yeni değil.

 

Esasında bu 80 yıldır var ve zaten 1924 “Anayasa”sında tesbit edilmiş.

İnsanların ne veya kim oldukları ile değil zorbalık altında kendilerini nasıl ”tanımladıkları” veya “tanımlamak zorunda bırakıldıkları” temeline oturtulmuştur.

 

Doğu Ergil'in başkanlığını yaptığı Toplumsal Sorunları Araştırma Vakfı (TOSAV)'ın bu konuda hazırlamış olduğu Ortak Mutabakat Metni (OMM) vardı. Bu Metni tartışmak üzere düzenlenen topantılardan birisine 1998 yılında ben de katıldım. PKK yönetimi ve Günay Aslan gibi “gazeteci”ler de dahil olmak üzere beni ve bu toplantıya katılanları “ihanet” ile adlandırmaktan sakınmadılar!

 

Şimdi, yaklaşık 10 yıl sonra ben orada söylediklerimi yayınlıyorum.

 

Konuşmama esas olan metnin yani “Ortak Mutabakat Metni'nin tümü yok veya bilinmiyor.

 

Veya çok alıştığımız üzere “unutulmuş” olabilir!.

 

Ancak esas fikir veya ana fikir güncel.

 

Bu güncellikte ben hala Kürt halkının mutlak iktidar hakkından yana bir mücadele içindeyim ve malesef böyle bir toplantıya katılımı bile kabul edemeyenler, benim o toplantıda ifade ettiğim görüşlerin çok gerisinde, toplantıyı düzenleyenlerin bile hayretle izledikleri “Demokratik Cumhuriyet” çizgisine evrildiler!...

 

Sözkonusu toplantıdaki konuşma metnimi kaybetmemişim.

 

Buna sevindim ve şimdi güncel bir tartışmada güncelliğini koruduğu ve toplantı dışında da hiç yayınlanmamış olduğu için “Kurdinfo” okuyucuları başta olmak üzere Kürdistan kamuoyu ile paylaşmak istedim.

 

Bu güncel konularda birşeyler yazmak istediğim zaman hatırladığım ve bulduğum konuşma metni, bazı güncel kavramlar çıkarılırsa benim için aynı zamanda yeni “Anayasa” tartışmalarında söylemem gerekenlerin de temel içeriğini oluşturuyor.

 

On yıl önce yazmış veya okumuş olmama rağmen!

 

Daha önce Kurdinfo'da, yayınlanmış olan bazı yazılarımı yeniden okuyucuların bilgisine sunmayı ve hafıza tazelemeyi amaçlamıştım.

 

Bu kez, 10 yıl önce hazırlanmış ve adı geçen konferansta sunulmuş ancak yayımlanmamış bir tebliği okuyucuların ve kamuoyunun bilgisine sunuyorum.

 

Umarım eski bir yazıyı (uzun olmasını da dikkate alarak) ilk kez yayınlamakla yanlış bir iş yapmamışımdır.

 

Ancak her halükarda benim görüşlerimdir ve bugün de böyle yazacağımı düşündüğüm için eskisini değiştirmeden yayımlamayı tercih ettim.

 

Stockholm, 15 Eylül 2007

Vildan Tanrıkulu

 

* Tüm bu tartışmalar, işgal, tehdit saldırı vb. ortamında bu yazı da nereden çıktı denebilir ama ben tüm bunların da bu yazıya konu olan sorundan kaynaklandığını bildiğim ve inandığım için biraz da tesadüf olsa bile bu ortamda yayınlanmasında fayda olduğuna inandığım için Kurdinfo yöneticisi değerli arkadaşıma yayınlanmak üzere gönderdim.

29 Ekim 2007, Stockholm

 

 

 

 

6-7 Haziran 1998 günlerinde

İsviçre'nin Cenevre şehrinde yapılan TOSAV toplantısına

Vildan TANRIKULU tarafından sunulan görüş ve öneriler

 

 

Sayın TOSAV yöneticileri,

Değerli katılımcılar

 

TOSAV tarafından hazırlanan ve bu toplantıda da tartışılacak olan ORTAK ANLAYIŞ METNI ile ilgili görüşlerimi dile getirmeden önce katılımcıların tümünü, böyle bir toplantıya katıldıkları için saygı ile selamlıyorum ve bu toplatıya katılmam için çağrı gönderen ve böyle önemli bir konuda inisiyatif sahibi olan TOSAV yöneticilerini kutluyor ve teşekkürlerimi iletiyorum.

 

Bulunduğumuz toplantıda tartışılan konu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş tarihi ile yaşıt bir konudur. Çağdaş Dünya'da bu kadar uzun bir süre ile kendi içinde bir soruna çözüm bulamamış bir devletin, açıktır ki kendisini layık gördüğü çağdaş Dünya içinde tanımlayabilmesinin olanakları oldukça sınırlıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu sınırların yarattığı zorluklar ile uğraşmak durumundadır.

 

Kuşkusuz, çağdaş Dünya'nın asgari müştereklerinin sahibi olma iddiasında olan bir devletin vatandaşları olarak bu durumun sorumlusu olarak sadece bu devleti yönetenleri göstermek, sözkonusu değerlerin taşıyıcısı olduğu iddiasında olanlar açısından savunulması oldukça zor bir durumdur. Bu nedenle, ilk olmayan ancak şimdiye kadar da nedenleri ne olursa olsun, henüz sonuç alamamış olan Kürt ve Türk aydınlarının bu önemli konuya ilişkin farklı inisiyatiflerinden bu yenisinin, ORTAK ANLAYIŞ METNI gerekçesinde de belirtildiği gibi "tarihsel sorumsuzluğu paylaşmak olduğuna karar vererek" biçiminde dile getirilen amaç ile yola çıkmış olmasının sonuç alıcı olmada önemli bir aşama olduğunu tesbit etmek gerekmektedir. Ancak, bu tesbit ile yetinmemek gerekiyor.

 

En az Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile yaşıt olan ve TOSAV'ın da kuruluş senedinin 3. maddesinde "ülkemizin bugün en büyük sorunu ve kanayan yarası Kürt sorunudur" ifadesi ile dile getirilen sorunun barış içinde çözümüne ilişkin olarak yapılması gerekenler "aydın" sıfatı ile nitelenenler açısından bu sıfata uygun çağdaş medeni cesaret örneği/örneklerinin sergilemensini zorunlu kılmaktadır. Bunun anlamı da, oto sansürden, ama bütün boyutları ile, uzak durarak, soruna ilişkin tarihsel ve toplumsal gerçekleri çağdaş değerler süzgecinden geçirerek, uzlaşma zemini yaratmak amacı ile, korkusuzca ortaya koyabilmektir. Buraya kadar söylenenlerde açıktır ki, siyasal tercihler ve siyasal değerler ile yüklü kavramlar yer almaktadır. Bu durum çok da şaşılacak bir durum değildir.

 

Toplantının gündemi ve esas olarak TOSAV'ın da varlık nedeni olan sorun, siyasal tercihler ve siyasal değerler ile çevrili bir sorundur ve aranan da bu tercihler ve değerler arasında ortak noktalara ulaşabilmektir. Bunun benim açımdan anlamı ise uzlaşma için her şeyden önce kendi tercih ve değerlerimin anlaşılması, uzlaşılacak olan ya da uzlaşmam gerekenlerin tercih ve değerlerini de dinlemek, öğrenmek ve anlamaktır. ORTAK MUTABAKAT METNI (OMM) ile ilgili görüşlerim bu çerçeve içinde ele alınması bekliyor ve bunun da amaca uygun olduğunu düşünüyorum .

 

Amaç ve Yöntem üzerine

 

OMM ile ilgili görüş ve önerilerimi dile getirmeden önce, önemli olduğuna inandığım TOSAV'ın bu inisiyatifinin amacı ve yöntem sorununa ilişkin de görüşlerimi ve anladıklarımı kısaca belirtmekte yarar görmekteyim. Bunun temel nedeni ise, ele alınan sorunun çözümüne katkıda bulunabilecek bir uzlaşma yaratabilmenin, doğru anlamak ve doğru anlaşılmak ile mümkün olabileceğine dair inancımdır.

 

TOSAV Kurucular Kurulu'ndan Kamuya Duyuru ve TOSAV Hakkında başlıkları altında Vakıf'ın amacı " Bütün toplum için yakıcı bir hal arz eden bu sorunla ilgili olarak duyarlılık yaratmak, yaşanan bu trajedinin bir an önce önüne geçmek için Vakfımız, toplumun bütün kesitlerini bu sürece katarak, soruna çözüm üretme çabasında bulunacaktır. .......... Bunun üzerine 'grup' üyeleri aralarında vardıkları uzlaşmayı Türkiye halkına taşımak gereğini hissettiler. Küçük bir grubun uzlaşmasının ürünü olan bu ilkeleri, ülke çapında tartışmaya açmak gerekiyordu" tesbitleri ile ifade edilmektedir.

 

Bu tesbitlerde dikkat çekmek istediğim temel konu, "çözüm üretme" kavramı ile neyin anlaşılması gerektiğidir. Bana göre bu kavram, TOSAV'ın hem kurumsal yapılanma olarak hem de el attığı konunun muhtevası anlamında, amacı ifade etmede yetersiz kalmakta, daha doğru bir ifade ile, bu kurumsal yapılanmayı ve ele alınan konunun muhtevasını aşan bir anlamı çağrıştırmaktadır. OMM'nde de ifade edildiği üzere, ele alınan sorunun kaynağında, Kürt halkının etnik olarak varlığını yok sayan bir siyasal tercih yatmaktadır. Nedenleri ne olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bu siyasal tercihi, aynı zamanda Kürt halkının siyasal iradesinin de gasp edilmiş olduğu anlamına gelmektedir. Bu nedenledir ki, "çözüm üretmek" her şeyden önce bir siyasal sorundur, varlığı inkar edilen ve siyasal iradesi gasp edilmiş olan bir topluluğun kensisini siyasi olarak ifade, örgütleme ve temsil edebilme sorunu olarak görülmelidir.

 

Sorunun kaynağına ilişkin tesbit ile amaç arasındaki uyum ve istikrar, dikkat çektiğim kavramın "çözüm zemini yaratma çabası" ile değiştirilmesi ile olanaklı olabilir. Bu önerinin etraflı gerekçeleri görüş ve önerilerimin bütünlüğü içinde yer aldığı için, konu üzerinde bu bölümde daha fazla durmayacağım.

 

TOSAV inisiyatifinin ele aldığı sorunun tarafları bir yandan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve diğer yanda ise Kürt halkı dır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti aynı zamanda bir siyasal iradeyi de temsil etmektedir. Ancak sorunun diğer muhattabı, yani Kürt halkı, böyle bir ortak siyasi irade temsilinden henüz yoksun bulunmaktadır. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içinde Kürtler ancak kendi kimliklerinin kendileri tarafından da inkar edilmesi temelinde "eşit yurttaş" olarak görülmektedirler. Kendi kimliği ile var olmak ve yaşamak isteyen Kürtler Türkiye Cumhuriyeti Devketi'ni kendi devletleri olarak ve siyasi irade temsili olarak görmemektedirler. Bu durumun Türk halkı açısından genel anlamı ile geçerli olduğunu söylemek mümkün değildir. Tüm eksikliklerine, OMM'nde de ifade edilen "sistemin tıkanıklığı, anti-demokratikliği" v.b. özelliklerine rağmen, Türkiye Cumhuriyeti Devleti "ne mutlu Türk'üm diyene" ifadesinin üst kimlik olarak benimsendiği bir topluluğun örgütlü ortak siyasal iradesinin temsilini somutlaştırmaktadır ve bu "üst kimlik" ile "eşit yurttaşlar" olunabilmektedir. Bu nedenle de, sorunun çözümünde kilit, uzlaşması gereken taraflardan diğerinin de eşit koşullarda siyasal irade beyanı ve temsilini yaratabilme olanaklarına sahip olabilmesidir. Bunun anlamı, sorunun çözümü için ileri sürülecek her görüş ya da sorunun çözümüne katkı sunmayı amaçlayan her inisiyatifin -hangi biçim ya da düzeyde olursa olsun- her şeyden önce uzlaşma sağlaması gereken tarafların tümünün eşit ve özgür koşullarda irade beyanında bulunabilmesini dikkate alması ya da irade temsilini ortaya çıkarabilmesinin ön koşullarının yaratılabilmesi doğrultusunda yoğunlaşmasıdır.

 

Taraflardan birinin iradesini beyan ve temsil edemediği koşullarda, sözkonusu taraf adına hangi kişi, kurum ya da örgüt tarafından gelirse gelsin, ileri sürülmüş, sürülen ya da sürülecek olan her türlü çözüm ya da uzlaşma önerisi, soruna barışçı, demokratik, kalıcı ve kabuledilebilir çözüm yaratmada yetersiz kalacak, dolayısıyla TOSAV'ın da kuruluş gerekçesinde ifade ettiği gibi, sorun "yakıcılığını" ve "ülkemizin bugün en büyük sorunu ve kanayan yarası Kürt sorunudur" tesbiti de gündemdeki varlığını korumaya devam edecektir.

 

Bu noktada, toplantının gündeminde olmaması ve konu ile de direk ilişkili olmamasına karşın, belirtmekte yarar gördüğüm bir nokta Kürt tarafı kavramının özellikle de devlet başta olmak üzere PKK şahsında tekleştirilmek ya da öyle gösterilmek istenmesi çabalarıdır ve buna dayalı olarak da 'Kürt sorununun' çözümünü PKK`nin bitirilmesine endeksleme politikalarıdır. PKK Başkanı da her fırsatta, sanki danışıklı bir tutummuş izlenimi veren, 'PKK dışında kimse muhattap alınamaz, PKK Kürt halkının ulusal-siyasal iradesidir' gibi açıklamalar ile ve saldırılar ile, bu devlet politikasının ötekı ucunu oluşturur konuma girmektedir. Bu ve benzeri görüş ve tutumların da Kürt halkının haklı mücadelesi ve çıkarları ile uyumlu olamayacağı gibi, genel demokrasi kültürü ile de uyumlu olmadığını belirtmekle yetiniyorum.

 

Belirtilen kısa gerekçelerden de anlaşılacağı üzere, benim üzerinde durduğum temel yöntem sorunu, kişi, kurum ya da örgüt olarak sorunun çözümüne ilişkin görüş ya da önerimiz ne olursa olsun, sorunun çözümüne yapılabilecek en önemli ve verimli katkı, taraflardan diğerinin, "mağduriyet" altında bulunan Kürt halkının siyasal irade beyanı ve temsilini olanaklı kılacak eşit ve özgür koşulların yaratılması çabalarında yoğunlaşmak olmalıdır. Buna çok somut bir örnek ise, Kürt halkı adına hareket ettiğini iddia eden siyasal ya da silahlı güçlerin bile çözüm önerilerinin, bütün istikrarsızlıklarına rağmen ve güçleri ne olursa olsun, bizzat Kürt halkı içinde gördükleri kabul düzeyinin farklılıklarıdır. TOBB'nin "Doğu Sorunu, Teşhisler ve Tesbitler" raporunda ifade edildiği gibi, sorunun çözüm biçimine ilişkin görüşlerden, "bağımsız devlet, federasyon, özerklik" gibi direk siyasal iktidar biçimi talep edenlerin toplam oranı % 65,5 olmasına rağmen (a.g.r. sf.40) , bu alternatifler arasındaki farklılıklar önemli özellikler taşımaktadır. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere, yöntem, herkesin kendi noktasından bir taraf adına çözüm önerisi ile, giderek sağırlar diyaloguna dönüşme tehlikesi taşıyan bir arayış içine girilmesi yerine, "mağdur olan taraf" ın bizzat, sorunun çözümüne ilişkin irade beyanı ve temsilini ortaya koyabilme özgürlüğüne kavuşabilmesi için çaba harcanmasının tercih edilmesi olmalıdır.

 

Belirttiğim gerekçeler ile, OMM de yer alan somut çözüm önerileri yerine, benim tercihim, barışçı, demokratik, kalıcı, katılımcı ve kabuledilebilir bir çözüm için zeminin ne olabileceği noktasında yoğunlaşmak olacaktır. OMM'nin tümü ile bu perspektiften uzak olduğunu düşündüğüm için değil, daha ileride üzerinde duracağım bazı tesbit ve önerilerden de anlaşılacağı üzere, OMM'nin bir uzlaşma metni ve çok zor koşullarda dile getirilen bir anlayış olmasının da neden olduğunu tahmin ettiğim çelişkilerden arındırılmasına katkıda bulunmak içindir.

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içinde Kürt ve Kürdistan sorununa barışçı, demokratik, katılımcı ve kalıcı bir çözüm için çözüm zemini hakkında

 

ORTAK MUTABAKAT METNI'nde dile getirilen görüşleri tüm detayları ile ele almak düşüncesinde değilim. Öncelikle, sözkonusu metne ilişkin ilke olarak önemli gördüğüm ve üç başlıkta topladığım konulara değinmek ve bu konular ile bağlantılı olarak gündemimizdeki metnin tesbitleri hakkındaki görüş ve önerilerimi ifade etmek istiyorum.

 

1. KÜRT SORUNU'nun tanımı, tarihi ve barışçı çözüm zemini

 

Sorunun tanımlanması, hem "çözüm üretmek" hem de "çözüm zemini yaratmak" için temel hareket noktası olduğu konusunda herkesin mutabık olduğu inancındayım. Bu konu aynı zamanda uzlaşma açısından da belirleyicilik taşımaktadır. Farklı tanımlar, farklı çözüm önerileri ya da çözüm zeminlerinin de kaynağını oluşturmaktadırlar. Soruna ilişkin farklı tanımların olduğu da bir gerçekliktir. OMM, sorunun tanımını "Özetle, Kürtlerin büyük çoğunluğu, Türkiye Cumhuriyeti'ne herkes kadar bağlı yurttaşlardır. Kürt olmaya atfettikleri değerlere saygı duyularak yaşamak istiyorlar. Devlet ve siyasal kurumlar, bütün uygar ve demokratik toplumlarda karşılanan bu isteğe karşı çıktıkça, kendilerini dışlanmış ve mağdur hissediyorlar. Işte, Kürt sorununun temelindeki anahtar kavram bu: Mağduriyet ve bu duygunun dayandığı yaralı benlik ..." (OMM, sf. 13) şeklinde ifade edilmiştir.

 

Bu tanımın ilk cümlesine ilişkin, gerek demokrasi gerekse devlet-toplum-birey ilişkileri açısından görüşlerimi daha ileriki bölümde dile getireceğim. Bu başlık altında, yani sorunun tanımı, tarihi ve çözüm zemini açısından sözkonusu tesbit iki önemli eksiği içermektedir. bunlardan ilki, sorunun "saygı duyulmamasından" kaynaklanan bir durum olduğunu ileri sürmesidir. Bana göre, bu tanımın eksikliği, saygı duyulmamasının nedeninin esas olarak "Kürt olamaya atfedilen değerlerin" kabul edilmediğinin, diğer bir ifade ile inkar edildiğinin dile getirilmemiş olmasındadır. Çünkü, sosyolojik bir fenomen olarak etnik toplulukların varlığının kabul görmesi, bu topluluklara sosyo-politik açıdan da, sosyo-psikolojik açıdan da her halükarda "saygı duyulmasını" sonuçlandırması gerektirmemektedir. Sadece Türkiye de değil, tüm Dünya'da ırkçı-milliyetçi akımların, varlıklarını kabul ettikleri topluluklara karşı aşağılayıcı ve ayırımcı davranmaları bu durumu en açık ifade eden örneklerden biridir. Örneğin, uzun yıllar yabancı düşmanı ve ırkçı akımların hemen hemen tüm Avrupa'da bu düşüncelerini "Türkler defolun" sloganı ile dile getirmeleri, Türk etnisitesini inkar etme ve yok saymalarından kaynaklanmamaktadır. Bu saygısızlık temelde, sözkonusu akımların taşıdıkları siyasal-ideolojik değerler ve bağnazlıklar ile açıklanabilir bir olgudur. Eski Yogoslavya'da, Kuzey Irlanda'da ve daha bir çok diğer etnik çatışmaların büyük bedellerle yaşandığı coğrafyalarda sorun, yok sayılan bir etnisiteye saygısızlıktan değil, var sayılan-kabul gören bir etnisitenin bu farklılığının doğal olarak gerektirdiği hak ve özgürlüklere gösterilen-gösterilmiş olan saygısızlıktan kaynaklanmaktadırlar. Kısaca ifade ettiğim bu nedenlerden dolayı, Kürt sorunu öncelikle, bir yok sayma-inkar edilme ve bunun sonucu olarak saygısızlık biçiminde görülmeli ve tanımlanmalıdır. Kaldı ki bu durum OMM'nin diğer bölümlerinde de ifade edildiği gibi "değiştirilemeyecek tarihsel gerçeklerden" biridir.

 

Ikinci önemli konu ise, tesbit edilen bu saygısızlığın sadece Devlet ve siyasal kurumlar ile sınırlandırılması konusudur. OMM'nin 1.b noktasında da yine sadece "resmi uygulamalar bu güne değin Kürtlük ve diğer kültürel özellikleri yok sayan bir duyarsızlığı" tesbiti yer almaktadır. Bu eksik bir tanımlamadır. Devlet ve siyasal kurumlar, nihayet toplumun genel olarak verdiği bir destek ile sözkonusu inkar politikalarını yürütebilmişlerdir. Ve bu durum, Cumhuriyet tarihi boyunca bu şekilde devam etmiştir.

 

OMM'nin de "resmi ideoloji" olarak tanımladığı bu politikanın bugün bile toplum içinde önemli bir desteğe sahip olduğunu söylemek bir abartma olarak algılanmamalıdır. Öte yandan, resmi uygulamalar "bir duyarsızlık olarak" algılanamaz. Cumhuriyet tarihi ile yaşıt olan konuya ilişkin resmi uygulamalar inkar ve imha doğrultusunda alabildiğine bir duyarlılığı ve bilinçli ve planlı bir politikayı -geniş bir toplumsal destek de sağlayarak- ifade etmişlerdir. Merhum Uğur Mumcu'nun "Kürt-Islam Ayaklanması" isimli kitabının önsözünde dile getirdiği, bu soruna ilişkin devlet arşivlerinin hala nasıl gizli tutulduğu şeklindeki tesbiti ve yakınmaları, özellikle de Devletin ve siyasal kurumların inkar ve imha politikası konusundaki bilinçli ve duyarlı tutumlarını tanımlamakta yeterli bir örnektir.

 

Bu sorunun çözümüne katkı sunmayı öngören her inisiyatifin, zorunlu olarak -eğer barış içinde, birbirini karşılıklı olarak kabul eden ve saygı ile eşit koşullarda ve birlikte bir toplumsal yaşam ve siyasal irade birliği olarak devlet öngörülüyor ise- sadece devlet ve siyasal kurumların değil toplumun da bu karşı koyma tutumunun sahibi olduğunun tesbit edilmesi ve bunun değiştirilmesinin de öngörülmesi gerekmektedir.

 

Sorunun tanımına ilişkin belirttiğim bu görüş ve önerilerimi, sorunun tarihçesine, kendimi Cumhuriyet tarihi ile sınırlayarak, Diyarbakır Barosu tarafından hazırlanan 12.02.1998 tarihli "Bölge Raporu" nun giriş bölümünde belirtilenler ile değinerek devam ettirmek istiyorum.

 

Sözü edilen raporda şunlar ifade edilmektedir;

"Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Kürt sorununun çözümlenmemesi nedeniyle 28 ayaklanma baş göstermiştir. Içinde yaşadığımız süreçte -Devlet yetkililerinin adlandırmasıyla- 29. ayaklanma yaşanmaktadır................... Cumhuriyetin kuruluşundan beri bölgede ayrı bir hukuk sistemi uygulanmaktadır. Bölge, Takrir-i Sükun Kanunu, Iskan Kanunu, Istiklal Mahkemeleri, Tunceli Kanunu, Umumi Müfettişlik, Sıkıyönetim Kanunu, Olağanüstü Hal Kanunu, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği gibi özel kanun ve yönetim biçimleri ile yönetilegelmiştir. 1978 yılından beri -yani çokça sözü edilen 1984 yılında 6 yıl öncesindenç b.n- sıkıyönetim ve olağanüstü hal uygulaması kesintisiz sürdürülmüştür.

Bütün bu özel düzenleme ve uygulamalara karşın; mevcut durum değişmemiş, aksine sorunlar daha da derinleşerek karmaşık bir hal almıştır.....".

 

Sadece bu bilgiler de gösteriyor ki, sorun uzun ve acılarla dolu bir tarihi geçmişe sahiptir. Sadece kendi yaşadığımız dönem ile kendimizi sınırlamasak -bazı Kürt örgütlerinin de ısrarla yapmak istediği gibi- aksine sorunun bu tarihsel derinliğini görerek, bilince çıkararak ve sonuçlarını red ederek hareket edersek, sorunun çözüm zemini ve giderek çözümü konusunda üzerimize düşen sorumlulukları bireysel ve kurumsal olarak hakkı ile yerine getirme olanaklarını da elde etmiş oluruz.

 

Tarihin bilinen döneminden beri bugün de yaşadığı kendi coğrafyasında bu kadar zulme maruz kalmış bir halkın özgürce ve insanca yaşayabilme istemine ve hakkına ilişkin katkıların, yaşanmış olan tarihi "değiştirilemeyecek tarihi gerçekler" olsalar bile yaşanmamış gibi kabul ederek, ya da "Kürt realitesi ne yazık ki kan döküldükten sonra farkedilmiştir" tesbitini yaparak yerine getirilebilmesinin rasyonelliği tartışma götüren bir durumdur. Çünkü, Kürt halkı açısından "mağduriyet" hem belirtildiği gibi bir duyguyu ama aynı zamanda ve daha da önemlisi, yaşanmış ve hala yaşanan ve acı ve tahribatlar ile dolu tarihi bir süreci ifade etmektedir. Her düzeydeki ve her biçimde gündeme gelen çözüm arayışlarının bu tarihi ve güncel gerçeğe işaret etmesi gerekmektedir.

 

Kürt sorunu'nun kısa olarak dile getirdiğim bu tanımı ve tarihi geçmişine ilişkin görüşlerim ve önerilerimi, soruna barışçı, demokratik, katılımcı ve kalıcı bir çözüm zeminine ilişkin görüş ve önerilerim ile bu başlığı tamamlamak istiyorum.

 

Öncelikle belirtmek istiyorum ki, Kürt ve Kürdistan sorununun barışçı bir yolla çözülebilmesinin olanaklarının var olduğuna, ancak bu olanakların Türkiye Cumhuriyeti Devletinin inkar ve imha politikalarında hala ısrarlı olması nedeni ile henüz çözüm için güçlü bir alternatif durumunda olmadığına inanıyorum. Bana göre, bu sorunun barışçı, demokratik, katılımcı ve kalıcı bir çözüme kavuşturulmasının zemini Kürt ve Kürdistan gerçeğinin kabul edilerek Anayasal ve hukuksal bir güvenceye kavuşturulması ile yaratılabilinir.

 

Dikkat edilirse, bu durum bir çözüm değil çözüm için bir zemin, bir önkoşul olarak ifade edilmektedir. Çünkü, sorunun çözümü için görüşler, taraflardan biri olan Kürtler arasında da doğal olarak farklılık göstermektedir. Ancak Kürtler bu farklı çözüm önerilerinden kendi kimliğini inkar dışında hiç birini büyük bedeller ödeme riskini kabullenmeden ve bu risklere katlanmadan ifade edememişlerdir ve büyük ölçüde bugün de ifade edememektedirler. Bu konuda resmi ideoloji ve devlet politikası ile çakışmayan görüş ve öneriler sadece Kürtler tarafından değil aynı katılıkta olmazsa bile, etnik kökenine bakılmaksızın, kimler tarafından dile getirilirse getirilsin hem hukuken ve çoğu zaman da hukuk bile ayaklar altına alınarak görüş ve öneri sahipleri cezalandırılmaktadırlar.

 

Böyle bir ortamda açıktır ki, bana göre yakalanması gereken esas halka bu sorunun gerçek sahibinin kendisini ve geleceğine ilişkin kararını ifade edebileceği özgür koşulların yaratılması için çaba harcamak olarak somutlaşmaktadır. Burada belirtmek istediğim Kürtlerin siyasal olarak örgütlü olmadıkları değildir. 19. y.y. başlarından beri Kürtler tarafından sayıları onlarla ifade edilebilecek örgütler kurulmuştur ve bunlar bu gün de vardır. Kürt halkının bilincinde ve vicdanında ve aynı zamanda Türk halkının da giderek artan bir kesiminin bilincinde ve vicdanında meşruiyeti olan bu örgütlenmelerin -bu örgütler hakkındaki görüşlerimiz ne olursa olsun- hukuksal meşruiyetleri yoktur. Barışçı ve demokratik bir çözüm için bu hukuksal meşruiyet zorunlu bir ön şarttır.

 

Kürtlerin kimliklerinin ve kimlikleri ile siyasal örgütlenmelerinin hukuksal meşruiyet kazanması durumunda, konuşmamın başında da işaret ettiğim TOBB Raporunda ifade edilen farklı çözüm alternatiflerinden her hangi birinin, Kürt halkı tarafından kendi iradesi ve oyları ile tercih edilmesi gündeme gelebilir ve bundan da hem Türk halkı ve hem de Kürt halkı kazançlı çıkarlar. Bu yolu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni yönetenler, hiç kimseye minnet etmeden ya da hiç bir vesayet altına girmeden açabilir ve buna aklı başında kimliği ve onun getirdiği hak ve özgürlükler ile var olmayı düşünen hiç bir Kürt'ün karşı durması da mümkün değildir. Böyle bir zemin içinde, bizler de Irlanda'da son gelişmeyi, Kanada'da yaşananları, eski Çekoslovakya'da yapılanları yöntem olarak gerçekleştirmiş, eski Yugoslavya örneğinin kendi coğrafyamızda tekrarını önlemiş oluruz. Bu genel çerçeve içinde bana göre, bir mesleki kuruluş olarak günümüz Türkiye hukuk sistemi gerçeğinde büyük bir cesaret örneği olarak değerlendirdiğim Diyarbakır Barosu'nun yukarıda belirttiğim raporunun sonuç bölümünde ifade edilen görüşleri, Kürt sorununa barışçı, demokratik, katılımcı ve kalıcı bir çözüm zemini için benimsediğim ve benimsenmesini önerdiğim görüşler olarak burada tekrar ediyor ve bu başlık ile ilgili görüşlerimi noktalıyorum.

 

"1- Anayasa dahil tüm mevzuattaki Kürtlerin kimliğini inkar edici düzenlemeler kaldırılmalıdır. Kürt kimliği Anayasal ve yasal güvenceye kavuşturulmalıdır.

2- Olağanüstü hal uygulamasına derhal son verilmeli, geçici köy koruculuğu sistemi kaldırılmalı, Olağanüstü hale ilişkin Kanun Hükmünde Kararnameler kaldırılmalıdır.

3- Pişmanlık yasası olarak adlandırılan düzenleme derhal kaldırılmalıdır.

4- Boşaltılan ve yakılan köylerden göç ettirilen insanların yerlerine ve yurtlarına güvenli bir biçimde dönüşleri sağlanmalı, zararları devlet tarafından tazmin edilmelidir.

5- Yargısız infaz ve faili gizli cinayetlere son verilmeli, bugüne kadar işlenen cinayetlerin failleri bulunup yargılanmalıdırlar.

6- Örgütlenme ve düşünceyi ifade özgürlükleri önündeki engeller kaldırılmalıdır.

7- Anayasa'daki ilgili maddeler değiştirilerek ayırımsız bir genel af ilan edilmelidir.

Bu öneriler acil olarak gerçekleşmesi gerekenlerdir. Bunların yaşama geçirilmesi halinde ...." Kürt sorunun barışçı, demokratik, katılımcı ve kalıcı bir çözümü için gerekli şartlar yaratılmış olur ve Kürt ve Türk halkı barış içinde ve birlikte yaşama şartlarını özgürce tesbit ve inşa etme olanaklarına kavuşmuş olurlar.

 

Bunun aksinde ısrarlı davranmak, Kürtlerin onurlu ve insanca bir gelecek için yürüttükleri ve bir çok kez bizzat Kürtler tarafından da tahrip edilen ve amaçları bulanıklaştırılan mücadelelerini yasal ve yasal olmayan yollarla devam ettirmelerini engelleyemeyecektir. Bu çözümsüzlüğün bedelini de kuşkusuz Kürt ve Türk halkı, farklı biçimlerde de olsa ödemeye devam edeceklerdir.

 

2. Ulus tanımı ve buna ilişkin öneriler

OMM'nde Kürt sorunun tanımı ve önerilen çözümler, genel olarak "ulus" kavramına getirilen yeni tanımın bir sonucu olarak şekillenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucularına atfen "Ulus, Türkiye toprakları üzerinde yaşayan herkesi, soy, din ve kültür farkı gözetilmeden içine alan bir siyasal birli olarak düşünülmüştü" tesbiti yer almaktadır. Esasında bu tesbit, Cumhuriyet tarihi ile ilgili belirtilenlerin önemli bir kesitinin de temelini oluşturmakta ve hatta bu ulus anlayışının "..ülkenin sosyolojik gerçeklerinden çok, siyasi yani yapay tercihlere dayandırıldığı için tam anlamıyla başarılı olmadığı şimdi daha iyi anlaşılıyor." tesbitinde somutlaşan, hayıflanma yüklü TOSAV ve OMM açısından talihsizlik olarak gördüğüm, bir ifade şekline kadar varıyor.

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurucularının kendilerine atfedildiği biçimde düşündüklerinin doğruluğunu kabullensek bile, bu düşüncenin muhtevasının doğruluğunu, geçerliliğini ve Cumhuriyet tarihi ile yaşıt sonuçlarını kabullenme anlamına gelebilecek tesbitlerin, Kürt sorununa çözüm önerilerine dayanak yapılmasının gerçekler ile uyumlu bir tarafı yoktur. Ulus kavramına yüklenen anlamlarda görece -özellikle de istikrarlı etnik toplulukların siyasal irade birliği ve devlet olarak temsili konularında- tüm Dünya'da bazı farklılıklar ifade edilse bile, bu farklı anlayışların Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tüm tarihi boyunca kabullenmiş olduğu ve Anayasa'sının başlangıç maddesinde ve toplumsal yaşamın tüm alanlarında bütün katılığı ile uyguladığı Türk etnisitesine dayalı milliyetçiliğini esas aldığı gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır. Bu nedenle de etnik bir kimliğin ismi olan Türk kelimesi, ABD veya bulunabilecek başka bir, örneğin Isviçre ile karşılaştırmalı olarak "üst kimlik" ismi olarak ileri sürülemez. Böyle bir yaklaşımım ne tarihsel ne de güncel toplumsal gerçekler ile ortak bir yanı vardır.

 

Ulus kavramına ilişkin sosyolojik ve siyasal olarak akademik boyutta bir tartışma yürütmenin platformunda bulunmuyoruz ve zaten benim böyle bir akademik tartışma yürütebilme konumum da sözkonusu değildir. Siyasal olarak bu kavrama Türkiye ve Kürdistan, Türk ve Kürt halkları gerçeğinde yüklenmek istenen anlamın yanlış olduğuna, gerçekçi olmadığına ve bu biçimi ile de sorunun çözümüne katkısı olamayacağına inanıyorum. Bu nedenle de "Türk ulusu" kavramının vatandaşlık ile eşdeğer bir aidiyet nitelemesi olarak düşünülmüş olduğu ya da böyle ele alınması gerektiği ile ilgili tesbitler OMM içinde yer almamalıdır. Anadolu Ulusu gibi görece neutral yada Kürt Ulusu gibi taraf bir kavram değil de niçin Türk Ulusu kavramının "üst ulusal kimlik" aidiyetini betimleyen bir kavram olarak seçildiğine verilecek cevap, sorunun konu ile ilgili hassasiyetine daha bir açıklık kazandırabileceği kanaatindeyim.

 

Bugün hala çocuklarımız her sabah "ne mutlu Türk'üm diyene" ya da "Türküm, doğruyum, çalışkanım" diye başlayan dizeler ile okula başlamak zorunda bırakılmaktadırlar. Türk diye etnik bir kimlik ve aidiyet yok ise ya da yok sayılıyorsa o durumda bunun böyle düşünüldüğünü ve ele alınabileceğini söylemekte bir sakınca görmediğimi belirterek bu başlık ile ilgili görüşlerimi de noktalamak istiyorum.

 

 

3. DEVLET-TOPLUM-BIREY ilişkilerinin tanımı ve

"Kürt sorunu" ile ilgisi

 

Devlet-toplum-birey ilişkileri ve bu ilişkilerin tanımı, Cumhuriyet tarihi ile sınırlı tarihçesi ve bunun demokratik yaşam ve demokrasi kültürü üzerindeki etkileri hakkındaki OMM tesbitlerine genel olarak eklenmesi gereken bir şey yok.

 

Ancak "..Kürtlerin büyük çoğunluğu Türkiye Cumhuriyeti'ne herkes kadar bağlı yurttaşlardır" tesbiti belirttiğim OMM'nin genel demokrasi anlayışı ve Cumhuriyet tarihi boyunca ve bugün de egemenliğini koruyan kutsanan devlet kültürüne ilişkin eleştirel yaklaşımı ile uyumlu değildir. Kürtler zaten kendi kimlikleri ile bugün böyle bir bağlılık içinde değildirler ve ayrıca Türklerin de çağdaş demokratik normlar esas alındığı zaman bağlılık, sadakat hisleri ile Devlet'e yaklaşmamaları gerekir. Böyle bir yaklaşımın demokratik bir toplum ile ortaklığını yakalamak mümkün değildir.

 

Öte yandan, gerek Kürt kimliği ile değerlere toplumsal yaşamda sadece özel yaşam sınırları içinde yer vermeyi öngören bir anlayış toplumsal yaşamda dil, kültür, tarih, gelenekler gibi toplumsal iletişim, anlayış birliği, dayanışma ve gelişme ögelerinin en basit bir deyimle yanlış yere yerleştirlimesidir. Bu ögeler sadece özel yaşamın, sivil yaşamın ögeleri değil toplumsal yaşamın tüm alanlarının vazgeçilmez unsurlarıdır. Dil'in resmiyeti ile ilgili tesbitler de ayırımcı muhteva taşımaktadırlar.

 

Yerinden yönetim anlayışına gerekçe olarak gösterilen "merkezi yönetimin yetersiz kalması" düşüncesini de çağdaş temsili demokrasilerde demokratik toplum anlayışı ile bağdaştırmak ve çağdaş temsili demokrasi kültürü içinde tanımlayabilmek olanaklı değildir. Yine, Iller meclisi için önerilen "saygı duyulan, ........, temsil yeteneği yüksek ...." biçiminde subjektif şartlar ile donatılmış temsil anlayışını hangi çağdaş temsili demokrasi anlayışı ile izah edebiliriz?

 

Bu başlıkta işaret etmek istediğim bir diğer önemli nokta ise, Kürt sorunundaki çözümsüzlüğün ve özellikle de devletin bu konudaki ısrarının, Türkiye'de genel anlamı ile demokratik toplum önündeki en temel engeli oluşturduğu gerçeğidir. Bunun tersinden alınarak, önce demokrasi sonra Kürt sorununa çözüm bu güne kadar olduğu gibi yerinde sayma anlamına gelecektir. Kürt sorununda Cumhuriyetin kendi tarihi ile yaşıt tutucu, inkarcı duyarlılığı temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırlımasının hem tarihsel hem de güncel temel nedenini oluşturmaktadır. Bu nedenle de bu konunun daha dikkatle ele alınıp ifade edilmesinde, sonuca ulaşma anlamında yarar görmekteyim.

Yukarıda belirttiğim konular ve verdiğim örnekler, ilke olarak ele alınması gereken konulardır. Bu nedenle de bu tesbitlere alternatif öneriler belirtmek durumunda değilim. Bunun önemli bir nedeni de, Kürt sorununa ilişkin olarak bu platformda yapılması gerekenin daha önce de belirttiğim gibi, çözüm zemini oluşturmak olduğuna ilişkin görüşlerimdir.

 

Sayın Başkan,

Değerli Katılımcılar,

 

Her katılımcı ve inisiyatif sahibi TOSAV kurucu ve çalışanlarının bu konudaki çalışmalarda hem bulunmak hem de ortak anlayış yaratmakta titiz ve ısrarlı olma sorumluluğunun ağırlığını bütünü ile hissettiklerine olan inancımı vurgulamak istiyorum. Uzlaşma yaratmanın kolay bir iş olmadığını tekrar etmek bu platformda daha bir önem kazanmaktadır. Çünkü, yaratılacak uzlaşmadan korkanlar bugün hala her cephede güçlüdürler. Kürt ve Türk halklarının kendi geleceklerine ilişkin olarak özgür iradeleri ile verecekleri karar bu uzlaşmadan ve özgür buluşmadan korkanların tahakkümünün de sonu anlamına gelmektedir. Görüş ve önerilerim ile Türk ve Kürt hakları arasında "eşitlik ve adalet" temelinde özgür bir buluşmaya ve uzlaşmaya katkıda bulunabildim ise bu benim için onur vericidir.

 

Konuşmamı bitirmeden önce beni dinleme zahmetine katlandığınız için tümünüze teşekkür ediyor ve saygı ile selamlıyorum.

 

 


Zaman ile yarışmak!

Leyla Zana nihayet

Zaman ile yarışmak!

PKK'nin 20 YILLIK SERÜVENINDEN KESITLER

20. Y1l1nda 15 Austos'un 
siyasal sefaleti!

NE YAPMALI?

Ben yazmay1 unuttum!