Arşiv

 

Anayasa Mahkemesinin Hak-Par Hakkinda Gerekçeli Karari Ve Kürtlerin Legal/Yasal Ile Açik Sivil Siyasal Mücadelesi

 

1 Temmuz 2008 tarihi önemli, hatta birçok kesim tarafından “tarihi” olarak tanımlanan bazı gelişmelerin gerçekleştiği bir gün oldu.

 

“Ergenekon” operasyonu ve AKP hakkındaki kapatma davasında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Yalçınkaya'nın sözlü mütalaası bu önemli gelişmelerden iki tanesidir.

 

Bu konular iki gündür yazılı, görsel, sanal vb tüm iletişim araçlarının ana temasını oluşturuyor.

 

Elbette ki bu gelişmeler genel olarak T.C Devleti ve dolaysıyla bu devletin işgali ve egemenliği altında bulunan biz Kürtler açısından da hem nedenleri ve hem de muhtemel sonuçları (ne olursa olsun) önem taşımaktadır. Ancak bana göre tüm bu önemli gelişmelere ve bizleri dolaylı olarak etkileyebilecek sonuçlarına rağmen, bir üçüncü gelişme de vardı. Bu gelişme yukarıda andığım basın ve iletişim araçlarında sıradan bir haber olarak geçti.

 

Bahsettiğim bu gelişme HAK-PAR hakkında kapatma davasının Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmesinin gerekçeli kararının Resmi Gazete'de yayınlanmasıdır. Bana göre Kürt halkı ve mücadelesi açısından andığım bu üçüncü gelişme diğer iki olaydan daha önemlidir ve bu yazının konusu da dolaysıyla bu gerekçeli kararın değerlendirilmesi ve bunun muhtemel sonuçları ile Kürt ulusal ve demokratik hareketinin takınması gereken tavır hakkında görüşlerimi paylaşmayı amaçlamaktadır.

 

Bilindiği üzere HAK-PAR (Hak ve Özgürlükler Partisi) hakkında 14.03.2002 tarihinde kapatma davası açılmış ve bu dava 29.01.2008 tarihinde Anayasa Mahkemesi'nin kapatma talebini reddetmesi ile sonuçlanmıştı. Ancak kapatma talebinin reddinin gerekçesi yayınlanmamıştı.

 

Anayasa Mahkemesi'nin adı geçen kararının gerekçesi veya adı geçen davada GEREKÇELİ KARAR 01.07.2008 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlandı. Toplam 44 sayfadan oluşan gerekçeli kararda iddia makamının iddiaları, Parti Yöneticilerinin yazılı ve sözlü savunmaları ile Anayasa Mahkemesi kararının gerekçeleri ile kapatmadan yana olan Anayasa Mahkemesi üyelerinin muhalefet şerhleri yer almaktadır.

 

Anayasa Mahkemesi'nin 11 üyesinden 6 üyesinin davanın kabulü ve HAK-PAR'ın kapatılmasını ve 5 üyesinin de davanın reddi ve partinin kapatılmamasını içeren gerekçeli kararının içeriği Kürt ulusal demokratik hareketinin açık ve legal (yasal) mücadelesi açısından büyük önem taşıdığı aşikardır. Mahkeme çoğunluğunun kapatma yönünde irade ortaya koymasına rağmen, nitelikli çoğunluk yani 7 üyenin davanın kabulü için görüş beyan etmemsi nedeni ile artık bu karar gerekçeleri ile birlikte bir içtihat yani kural oluşturmaktadır.

 

İşte tüm bu nedenlerden dolayı gerekçeli kararın içeriğini incelemek ve değerlendirmek, Kürt ulusal demokratik hareketinin hem açık hem de legal (yasal) alandaki mücadelesi açısından, hem son 18 yıldaki gelişmeleri değerlendirmek hem de bugünün ve geleceğin mücadele araçları ve vizyonunu tespit için önem taşımaktadır.

 

Bu yazı çerçevesinde aslında DKP (Demokratik Kitle Partisi) hakkında verilen kapatma kararı (o dönemde /1999/ Anayasa Mahkemesi siyasi partiler hakkında basit çoğunlukla kapatma kararı verebildiği için aynen HAK-PAR kararında olduğu gibi oylamada 6-5 oranı olmasına rağmen DKP kapatılmıştı) hakkında AHİM'in (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) vermiş olduğu Türkiyeyi mahkumiyet kararı da önem taşımaktadır. Adı geçen karar Mayıs 2007 de, yani, yaklaşık bir yıl önce verilmiş ve Türkiye DKP'nin kapatılması nedeni ile mahkum edilmiştir.

 

Bu kararların özenle ve çok boyutlu değerlendirilmesi gerekmektedir.

 

Bu gereklilik, hukuka herkesin ama herkes içinde de en fazla ezilenlerin ihtiyacı olması gerçeğinden kaynaklanmaktadır.

 

Kürt halkının hak ve özgürlükler mücadelesinin aynı zamanda bir hukuk mücadelesi olması gerçeğinden kaynaklanmaktadır.

 

Ve herkesten önce de biz Kürtlerin bu tür kararlar ve glişmelere önem vermemiz, izlememiz, değerlendirmemiz ve sonuçlar çıkarmamız gerekmektedir.

 

HAK-PAR Hakkındaki Karar Hukuki ve Siyasi Açıdan Bir Dönüm Noktasıdır!

 

HAK-PAR hakkındaki kapatma davasının gerekçeli kararında kapatma talebinin reddedilmesi ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi şu görüşlere yer vermiştir;

 

“Siyasal çoğulculuğu ve katılımcılığı esas alan kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde, bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıracak özgün kuruluşlara duyulan gereksinim, dağınık siyasal görüşleri birleştirmek suretiyle halk iradesini oluşturan ve açığa çıkaran siyasal partiler vasıtasıyla karşılanmaktadır. Partiler, belli siyasal düşünceler çevresinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları hukuksal yapılardır. Siyasi partilerin kendilerine göre öne çıkardıkları ülke sorunlarına ilişkin farklı çözüm önerileri getirmeleri, demokratik siyasi yaşamda üstlendikleri işlevin doğal sonucudur. Bu nedenle siyasi partiler, Anayasanın konuya ilişkin kuralları ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin “örgütlenme”,  “düşünce ve ifade özgürlüğü” konusundaki 10. ve 11. maddelerinin koruması altındadırlar.

 

Demokratik rejimin olmazsa olmaz ön koşulu sayılmaları nedeniyle siyasî partiler Anayasa'da özel olarak düzenlenmiş, 68. maddenin ikinci fıkrasında, siyasî partilerin demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları oldukları; üçüncü fıkrasında da siyasî partilerin önceden izin almadan kurulacakları ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürecekleri belirtilmiştir. Böylece, siyasî partilerin diğer tüzelkişilerden farklı olarak kuruluş ve faaliyetlerine ilişkin esaslar Anayasal güvenceye kavuşturulmuş, kapatılmalarına yol açabilecek nedenler ise Anayasa'nın 14. maddesindeki temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasını engelleyen düzenleme de gözetilerek tek tek sayılmış, yasakoyucuya bunların dışında düzenleme yapmaya elverişli bir alan bırakılmamıştır.

 

Belirtilen düzenlemelerle Anayasa koyucu siyasî partilerin varlıklarını sürdürmelerini esas alıp, kapatılmalarını ise ayrık durumlarla sınırlı tutarak, öncelikle demokratik rejimin, sağlıklı biçimde yaşatılmasını amaçlamış, ancak  korunması gereğini de göz ardı etmemiştir.

Bir siyasi partinin tüzüğü ve programının 68. maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırılığı değerlendirilirken, Anayasa'nın siyasi partilere verdiği özel önemi vurgulayan diğer kurallarının da göz önünde bulundurulması gerekir. Bu nedenle, siyasi partilerin, Anayasa'ya aykırı  olduğu ileri sürülen tüzük ve programlarındaki  söylemlerinin demokratik yaşam için doğrudan açık ve yakın tehlike oluşturmaması  durumunda, bunların  ifade özgürlüğü kapsamında kaldığının kabulü gerekir. Demokratik rejimin tüm kurum ve kurallarıyla özümsendiği ülkelerde de rejim için ciddi bir tehlike oluşturmadıkça siyasi partilerin kapatılmasına olur verilmediği gözetildiğinde çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkma hedefini esas alan Anayasamızın da salt ifade özgürlüğü kapsamında kalan tüzük ve program düzenlemesini  kapatma nedeni  saydığını kabul etmek olanaklı değildir.

 

Tüzük ve Programında HAK- PAR'ın,  genel olarak adem -i merkeziyetçi bir yönetime ağırlık verdiği,  Türkiye'nin temel sorunu olarak kabul ettiği Kürt sorununu hak eşitliği temelinde çözmeyi seçmenine vaadettiği görülmektedir.

 

Tüzük ve Programında ifade edildiği biçimde Parti'nin, Kürt sorunu olarak ele alıp değerlendirdiği soruna, kendine göre çözüm önerileri getirmesi, vatandaşlık temelinde ulus kavramının reddi olarak nitelendirilemez. Kapatma davasının Parti'nin kuruluşundan kısa bir süre sonra açıldığı da gözetildiğinde, belli bir sorunun varlığına ve buna dair çözüm önerilerine ilişkin ifadelerin demokratik bir rejimde düşünce ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Gerek iddianamede gerekse sonraki aşamalarda, Parti'nin söz konusu amaçları gerçekleştirmek için Anayasa dışı bir yöntemi uygulayacağına ilişkin herhangi bir  kanıta da yer verilmemiştir.

Yukarıdaki açıklama ve değerlendirmeler çerçevesinde Parti'ye, tüzük ve programında yeralan ifadelere dayanılarak yaptırım uygulanması, örgütlenme ve ifade özgürlüğüne ağır bir müdahale oluşturacağından, İddianame'de ileri sürülen gerekçelerle Parti hakkında kapatma ya da yerine başka bir yaptırım uygulanması demokratik bir toplumda zorunlu bir tedbir niteliğinde görülemez.” (Resmi Gazete, 1 Temmuz 2008, Sayı: 26923, sayfa 42-İnternet çıktısı, abç.)

 

1990 ların başından itibaren HEP'in (Halkın Emek Partisi) kuruluşu ile başlayan Kürtlerin yasal/legal siyasal örgütlenme çabalarında siyasal mücadelenin aynı zamanda bir hukuk mücadelesi olduğu malesef anlaşılamadı veya algılanamadı.

 

O günden bugüne hemen tüm yasla/legal partiler esasında takiye yaptılar/yapıyorlar. Elbette ki 2002 sonrası AB uyum sürecine bağlı olarak yapılan Anayasal ve yasal değişiklikleri dikkate almak lazım ancak buna rağmen takiye kavramı bana göre bu süreci tanımlamaya uygun bir kavramdır.

 

Andığım bu süre içinde Kürt hakları adına kurulan ancak kendisini “Türkiye Partisi” olarak adlandırah HEP, DEP, HADEP, DKP, BDP, ÖZDEP, HAK-PAR, KADEP ve unuttuğum diğer tüm partiler her zaman devlet katında ve Türkiye topumunda “bölücü, Kürtçü, Kürt” partileri olarak kabul görmüşler ve buna uygun bir tutumla karşılaşmışlardır. Şimdi, yukarıya bir bölümünü aktardığım HAK-PAR kararı ile, (ki, DKP kararı da aynı çoğunlukla alınmıştı ve AHIM tarafından Türkiye mahkum edilmiştir) bizzat Anayasa Mahkemesi bizim takiyemizi bozmuştur.

 

Bunun nedenlerini yukarıya aktardığım gerekçeli karar bölümünden hareketle madde madde olarak şöyle sıralayabilirim;

 

•  Bu karara göre “Türkiye'de Kürt sorunu” vardır demek suç olmaktan çıkmış ve Anayasal güvenceye kavuşmuştur.

 

•  Bu karar göre “Türkiye'de Kürt sorunu” nun çözümü için öneri ve perspektif sunmak suç olmaktan çıkmış ve Anayasal güvenceye kavuşmuştur.

 

•  Bu karara göre “Türkiye'de Kürt sorunu” nun çözümü için Anayasa dışı olmayan yöntemlerle örgütlenmek ve mücadele etmek suç olmaktan çıkmış ve Anayasal güvenceye kavuşmuştur.

 

Bu gerekçeli karardan özet olarak çıkardığım bu sonuçlar hukuki sonuçlar olmasına rağmen esas olarak siyasal sonuçlardır. İşin hukuki boyutlarını hukukçular elbetteki benden iyi değerlendirir. Benim açımdan önemli olan siyasal sonuçlardır ve Kürt hareketinin bu siyasal sonuçlardan hareketle alması gereken tutum ve izlemesi gereken mücadele yöntemi ve araçlarının tespitidir.

 

Cemil Çiçek'in bile 3 Temmuz 2008 tarihinde Anayasa Mahkemesi'nde AKP davasında yaptığı sözlü savunmada bu karara atıfta bulunması da üzerinde dikkatle durulması gereken bir durumdur.

 

Bu nedenlerden dolayı adı geçen gerekçeli karar öncelikle yasal/legal faliyet gösteren partiler tarafından etraflıca değerlendirilmeli ve bu değerlendirmeler Kürt toplumu ile birlikte paylaşılarak ve tartışılarak legal/yasal ve açık alandaki siyasal mücadelenin kimlik ve coğrafyamız eksenine oturtulması çabasına girilmelidir.

 

Aktardığım bu gerekçeli karara ve bunda çıkardığım sonuçlara ek olarak belirtilmelidir ki 90-lı yılların ortalarından beri KÜRT-KAV, KÜRT ENSTİTÜSÜ, CIWAN-KURD (Kürt Demokratik Gençlik Derneği) vb. gibi demokratik örgütlenmeler isminde “Kürt” adı kullanılarak kurulmuş ve yasal olarak tescil edilmişlerdir ve dolaysıyla bu durum da yasal olarak bir içtihat oluşturmuştur.

 

“Takiyeyi” Aşmak Artık Bizim Elimizdedir!

 

Bilinmelidir ki Kürtlerin kendi kendilerini sınırlamadan ve takiye yapmadan kendi kimlikleri ile kendi hakları için açık, legal/yasal siyasal ve sivil örgütlenmelerini yoğunlaştırmaları ve somutlaştırmaları esasında Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını kullanmalarının en asgari düzeyini de yakalamış olmaları anlamına gelmektedir.

 

Kendi hakları için kendi kimliği ile örgütlenenler siyasal bir irade ortaya koymuş olurlar ve dolaysıyla da Kürtlerin etnik topluluktan ulusal iradeye yönelmelerinide somutlaştırmış olurlar.

 

Sonuç olarak, bir siyasi parti hakkında verilen karar ve andığım demokratik örgütlerin isimlerinden hareketle yapılması gereken Kürt toplumunu hem sivil, mesleki, demokratik kitle örgütlenmeleri hem de legal/yasal ve açık alanda siyasi olarak kendi kimliği ile örgütlenerek ortaya çıkmasıdır.

 

Bunun hukuksal zemini alabildiğine güçlenmiştir.

Bu hukuksal zemini kullararak Kürtleri kendi kimlikleri ile toplumsal yaşamın ve mücadelenin fiili tarafı durumuna getirebilmek için her alanda kendi kimliğimiz ile örgütlenmek ve buna engel olacak kimi yasal, bürokratik ve fiili baskı ve tutumları aşmak artık Kürt ulusal demokratik hareketinin bireysel ve tüzel kişiliklerinin iradesine, öngörüsüne ve cesaretine kalmış bir durumdur. Yani takiyeden kurtulmak artık bizim elimizdedir.

 

Bu nedenlerden dolayı, en başta HAK-PAR, KADEP ve DTP olmak üzere, Devrimci Demokratlar, TEVKURD ve diğer legal/yasal ve açık siyasal mücadele yürüten Kürt örgütleri bu kararı iyi değerlendirmeli ve siyasal ve hukuki mücadele perpektiflerini kısa ve orta vadeli hedefler ile yenileyerek örgütlenmelerini de kendi kimlikleri ve coğrafyaları eksenine oturtmalıdırlar.

Önümüzdeki mücadele döneminin asli görevi ve sorumluluğu budur.

 

4 Temmuz 2008, Stockholm

Vildan Saim Tanrıkulu

 

 


Zaman ile yarışmak!

Leyla Zana nihayet

Zaman ile yarışmak!

PKK'nin 20 YILLIK SERÜVENINDEN KESITLER

20. Y1l1nda 15 Austos'un 
siyasal sefaleti!

NE YAPMALI?

Ben yazmay1 unuttum!