Arşiv

 

T(Ç)ür(ü)klüğün Milleti, Ç(t)ür(ü)klüğün Cinneti 
(“Sözde Ulus” Yaratma Sosyolojisine Giriş)

Mersin’de bayrak yakılmak istendi. Diyarbakır’da “Newroz” yerine “Nevroz” diyen taşlandı. Bu Newroz’un “olay üreten” yanı, simge olarak işaretleriydi. Ancak, anlaşılan o ki, bunlar çok önemli işaretlerdi, ve o zamandan bugüne, anlaşılan, artık bir çok şey değişti.

Meydana gelen olayların toplumsal boyutunu, toplumsal bilinçte yarattığı deşiklik ve etkilenmeyi inceleme imkanlarımız kısıtlı, bu nedenle, yaratılan “şizofreni” ve “paniğin” arka planında neler durduğunu deşifre etmek, anlamlarını görebilmek için sosyolojik düş gücüne ihtiyacımız var. “Provaksyon”, “güzelim gidişatı bozanlar”, “hainler”, “bayrak sahipsiz değildir”, “Bu bayrak sizin de bayrağınızdır” sözleriyle yaratılan çılgınlaşma tiyatrosundaki senaryonun bir kaç amacı vardır. Ancak; temel özü şudur; “Kürtler, bir an önce kim olduğunuzu –yani Türk ve Türkiyeli olduğunuzu beyan edin ve bu bayrakla simgeleşmesi zorunlu olan kimliğinizi tescil edin!”. Onlar her yerde şunu söylüyorlar; “İyi, bizler bazı şeyleri değiştireceğiz, ama kürtler de nereye kadar gideceklerini, neleri isteyeceklerini, isteme sınırının ne olduğu konusunda bize garanti versinler!” onlarca, “sınır” “Türkilyeli kimliğini”, diğer bir deyimle, Türklüğü kabul etmektir. Kürtler için ise, demokraside sınır toplumun istemleridir. Ve bir milletin idealleriyle ölçülüdür. Türk devletinin Kürtlerden isteklerini garanti altına alma cüretini hiç bir Kürt siyasetçisi gösteremez, böyle bir “sınırı” garanti altına alamaz. Kaldı ki, halen resmi ve meşru bir şekilde, kendi ismiyle kabul edilmemiş bir milletin, daha masaya oturmazdan, şu ya da bu konuda “sınır koyma”, millet adına “garantiler” verme riskini kimse gösteremez. Meşruiyetini tanımayana karşı normal, ve meşru olan, senin de onun meşruiyetini sorunsallaştırmandır. Çocukların  bayrak yakmasında ortaya çıkan doğal kürt tepkisi bunun ifadesidir. Toplumsal hezeyan ve isteriyle yaratılmak istenen boğucu havanın manası, bu “sınır garantisinin” kürtler tarafından bu şekilde verilmeyeceğinin türkler tarafından anlaşılmış olmasıdır. Görkemli geçen Newroz, beklenilenin ve son 5-6 yılda yaratılmak istenilenin tersine, bu “garantiyi” vermedi. Kürtlerin Newroz’larda Türk Bayrağı’nı kabul etmeleri, Millet olma aidiyatı ve kimliğinden “vazgeçmelerinin” simgesi olacaktı; simgenin kimlik için “çerçeve” koyucu ve aidiyet oluşturucu işlevi maksimal olarak kullanılacak; Güney Kürdistanı’nda dalgalanan “Kürt Bayrağı” ile Kuzey’deki Kürtler arasında milli aidiyetlik ve kimlik esaslarında ruhsal, kültürel bir başkalaşmanın esasları simgeler düzeyinde elde edilmiş olacaktı. Çünkü, Türk stratejisi, “bu kadar büyük avantajlarına” rağmen istediği “garantiyi” kuzey kürtlerinden elde edememesine en büyük engel olarak, şimdi Güney’den yükselen Kürt şahlanışını görmektedir. Bu yükselişi durdurma senaryoları “çuvallara sokularak” atıldıkları için, “dalgayı” sınırda tutma, “içte, önlem alma” politikasını yeniden işleme koymuştur. Kürt coğrafyasını içten bölen “sınırlar” var, ama kimlik, kültür, aidiyet ve simgeler “coğrafyasında” “sınır” yoktur. Türk devleti, Kürtler içinde “ayrımı garantilemek”için simgeler düzeyinde “sınırların” konulmasını kendi stratejik hedefleri açısından zorunlu şart olarak görüyor. Kabul etmek gerekir ki, Türk devleti, 5-6 yıldır, Kürtleri bu yönde “işletmek” ve güdülemek için çok ciddi ve sistematik bir uğraş verdi. Avrupa Birliği ile görüşme dosyalarının “vakti yaklaştıkça” sabır  tükeniyor. Zira, “Kürtlerden kim oldukları yönünde ve nereye kadar, neleri isteyebilecekleri konularında bir garanti” alınmamışsa, bu durum, Avrupa Birliği hayallerini yerle bir edecek güçe sahiptir. 2005 Newroz’u Türk Devleti’ni hayal kırıklığına uğrattı. İşte, Türk devletini cinnetin eşiğine getiren şey, tabi sadece, bu “garantiyi” alamamış olması değildir, artık belirtmiş olduğumuz gibi, Güney Kürdistan’ı semalarında dalgalanan Kürt Bayrağı’nın Kuzey Kürdistan semalarına da layık olduğunu, her geçen gün biraz daha fazla, Kuzey Kürd’ü tarafindan açık bir şekilde görülmektedir. Sınırın öte tarafında Keskesor’un özgürce dalgalanışını gören her Kürdün içi içine sığması mümkün mü? Orada özgürlük, dön geri, arkadanda esaret ve onun üzerinde dalagalanan bayrağı…    İcazet ve “meşruiyet ikram ettikleri, Kürt kökenli temsilcilere”, bu derece kızmalarının ve onları azarlamalarının, onlardan acilen, “sadakat belirtmelerini ve olayın toplumsal mahiyetini “kişisel şaşkınlık ve aldatılmışlık” olarak sınırlandırılması yönünde açıklamalar yapmalarını kendilerine dayatmaları, bu nedenledir. Onlara büyük umutlar bağlamışlardı. Ancak, gören için, son dönemde zorla kürlere kabul ettirilmek istenen bir çok şey artık çökmüştür. Kürtlerin değerlerinin bir “alt kimlik” olarak ikame edilme çalışması çöktü. “Demokratik Cumhuriyet” çöktü. “Bahsetmeseniz, sorun olmaz!” Kürtlere sükutu bir hikmet olarak telkin eden zihniyet yerle bir oldu. Son 5-6 yılda, Türkler, “Kürt Sorunu’nun” çözümünden yanadır, yönünde yaratılan bütün illüzyon ve siyasi mitler çöktü. Bugün, bütün Kürtlerin toplumsal bilincini meşgul eden tek şey, gene o sürekli olarak Kürdün eskite eskite, yeniden keşfettiği durumdur, güneşin altında yeni ve değişen bir durum yok; Bexte Rome Tune ye!, Türklere güvenilmez. Gerçekten, Türklere güven olamıyacağı gözüktü, çünkü, kendisine güveni olmayan bir millete güvenmek intihardır. Türklerin kendilerine güvenleri yoktur, çünkü, kurmuş oldukları “milli değerler, yapı ve simgeler” zorla elde edilmişlerdir. Bu şekil de korunmaktadırlar. Türk, bu durumunu iyi bildiği için, “oturup, serbesti bir ortamda, rahat duramaz”. Oynayan taşların üzerinde temel atmıştır. Türk olana da asli ve vazgeçilmez bir hamallık vazifesi vermiş; bu taşların kaymasını önlemek. Yorulmamak, vazgeçmemek, bitkin düşmemek için sürekli gaza getirilinmelidir. Kürdü, ordu ve katliamlarla tehdit etmeyi, Kürtlerin millet olma iradesini terketmeleri için tek “caydırıcı” bir yöntem olarak gören ve sürekli olarak bu söylemi Kürtler içinde yaygınlaştırarak hedefine ulaşacağını zanneden hikmet-î devlet, gelecek için tehlikeli ve her iki millette de büyük felaketler ve zararlar verecek bir yolda ısrar ediyor. Bu yol, bir asırdır Türk milliyetçiliğinin uygulamış olduğu akıl-dışı yoldur. Her iki milleti büyük felaketler içine sokan yoldur. Kendi bayraklarını lanetleyen, ona saygıyı beş para eden bir yoldur. Kürt çocuklarını, bayraklarını yırtmaya iten bir yoldur. Çünkü, ilahi bir hayat bilgeliği vardır; kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma!”. Bu sade ve yalın hayat hikmeti, türkler tarafından hiç bir zaman ciddiye alınmadı. Kürtlerin bütün sembollerini ayaklar altında çiğneyen bir devlet, herşeyden önce kendisine karşı saygısı olmayan bir devlettir. Kürtlerin bütün değerlerinin, sembollerinin ayaklar altına alınmasına sessiz ve sedasız bakan türklerin, kendi bayrakları çiğnendiği zaman, şikayetçi olmaları ne ahlaken ve ne de vicdanen caizdir. Türkler, bayraklarının, Kürtler tarafından neden çiğnendiğinin, yırtıldığının, yakıldığının sosyolojik ve pskolojik analizlerini bilimsel olarak yapma basiretini gösterebilselerdi; bu çiğnenme ve ondan nefret edilme motivasyonunun kendileri tarafından yaratılmış olduğunu, bunun suçlusunun kendileri olduklarını, Kürtlerden önce bu bayrağa zerre kadar saygısı olmayanların kendileri olduklarını anlamış olacaklardı. Başkasının namusuna göz diken, kendi namusunu bilinçli olarak ayaklar altına atma riskini göze almalıdır. Kürtlerin millet olmalarının, özgür ve doğal yaşamalarının, gelişme ve kendi kaderlerine sahip çıkmalarının karşısında durmanız, ve kendinize göre bir kürt söylemi oluşturarak bu söylemi zorla Kürtlere dayatma uğraşlarınızla, kendinize ve size ait olan bütün simge ve belirtilere karşı nefreti, lanetlenmeyi hak ediyor ve insanları da buna tahrik ve motive ediyorsunuz. “Etme komşuna gelir başına!” hikmeti boşuna kalmamıştır. İşte, bu nedenle, bayrağınızı bizzat kendiniz yaktırtıyorsunuz ve onu yakmanın esas provakatörleri de, o yürekleri ülkelerinin pınarları gibi temiz 12-15 yaşlarındaki çocuklar değil, sizin kirli, kürt düşmanı devletiniz ve sizlersiniz. Bayrak çılgınlığını başvurmadan önce, bunları düşünmeniz gerekir. Sizlerde, erdem ve basiret varsa, kendi devletinizi, sizleri, bayrak ve sembollerinizi ayaklar altında çiğnenmeye layık gördürten, sizleri bütün dünyaya, hala “barbar ve vahşi” olarak tanıtan öz devletinize karşı çıkarsınız; O devlete; “Etme, bulma!” dersiniz. Bu kadar milyon nufüs olarak övündüğünüz türkler içinde; vicdanı, ahlakı, aklı ve yüreği, adalet ve hakkaniyet duygu ve bilinci kamil bir insan gibi yerli yerinde duran ve sağduyuyla ortaya çıkarak; asırlardır Kürt milletine karşı yürüttüğünüz düşmanlık ve nefretin, kendi insanı çöküşünüzün ve bütün sorunlarınızın ana kaynağı olduğunu görecek biri yok mudur? Başkasının sakalını yakalarsan, o gelir senin boğazına yapışır, diyecek birileri yok mu? Kin ekilen yerden sevgi biçmek mümkün değildir? Yaptığın her şey sana geri döner!, hikmetini bilen biri; Her oyunun bir revanşı vardır, diyecek biri, Kürtler de bir gün kalkıp revanşlarını alırlar, yapma etme, artık diyen, biri. Bizler, Çekler gibi de mi, olamıyoruz, Türk kültürü ve ahlakı; Havel gibi birini çıkarabilecek erdem ve basireti gösterebilecek mi? Kürtler gerçekten bizlerin kardeşleriyse, bırakalım, kardeşimiz istediği gibi, özgürce yaşasın, diyebilecek biri… Nafile, Türkiye’de herkes Kürt düşmanlığıyla varlığını sürdürüyor. Devlet, Kürt düşmanlığı yapmadığı gün, çöküşün eşiğine geldi sanılıyor. Kürt düşmanlığı Türkiye Cumhuriyeti’ni ayakta tutan esas motivasyon olarak görülüyor. Bütün dünya karşısında aşağılık sendromuna düşen ruh halleri, Kürtler karşısında kendisine güven kazanma “ucuz yolunu” tercih ediyor. Bunun ödemesi “veresiye” olduğu için şimdilik bu işin ne kadar ucuz olduğunu soran olmuyor.  Bir milletin kendi bayrağını ayaklar altından kurtarma becerisi, bizzat o milletin elindedir. O bayrağa saygı duygusunu kazandırmak da o milletin elinde olan bir durumdur. Bu zorla insanları “bayrağa sahip çık” zorlamalarıyla değil, başkalarına, zorla o bayrağı sevdirmek ve sahiplenmesini istemek zihniyetinden vazgeçmekle olur.

Ancak, belirtmiş olduğumuz gibi, sizi de “anlamak” ve sizi de “hak vermek” gerek; zira, “Türk milli sembolleri” zorla ayakta tutulan sembollerdir.

Türkler, bu nedenle, bütün bir “ulus” olarak sürekli mobilizasyonda, seferberlikte, ve her türlü kayıplara katlanma hazırlığındalar. Onlar, Kürt milletinin özgür iradesini tanımadıkları ve bunu tanımanın bütün zorunlu gereklerini kabul etmedikleri müddetçe bu hastalıkları devam edecek, katiyyen iflah olmayacaklardır.

Sizlere, “Ey Türk, titre ve kendine gel!”; hiç kimse başka bir milletin onuru ve şerefiyle ilelebet oynayamaz, diyecektim. Kürt milleti’nin onurlu ve şerefi için herşeyi göze aldığını, bunların onun yaşamının varlık nedeni olduğunu işaret eden sayısız örnekler verecektim, onun karşısında “tüm kredilerinizi” tamamen tükettiğiniz zaman, hayıflanmalarınızın, artık hiç bir kıymeti harbiyesinin kalmayacağını hatırlatmak istiyecektim. Ama sizler, tuttuğunuz yola çılgınca sarılmış o yolun sizleri “zafere” götürecek yol olduğuna kandırılmış olduğunuz, “milli çıkarlarınızın” bu yolda yürümekle korunacağı ve sağlanacağına inandırılmış olduğunuz için, demiyorum, tersine, sizlere şu sosyolojik gerçeği göstermeyi tercih ediyorum.

Bütün bu panik ve seferberliğiniz ve Kürt düşmanlığınız Kürtlere, kendilerine olan güveni arttırıyor, onların varlıklarına olan inancı kuvvetlendiriyor. Sizler, toplumsallaştırmaya çalıştığınız hakim anti Kürt imajı çılgınca yaygınlaştırdıkça, Kürdün “millet olarak” kendisine sahiplenme sosyolojik ihtiyacı da Kürtler içinde toplumsallaşıyor, yaygınlık kazanıyor.

Bu tespiti çok net bir şekilde yapmak mümkündür; mevcut Kürt siyasallaşmasının bugünkü toplumsal boyutlara varması, Kürt ulusalcı söyleminin “temel kurucu” faktör olması, belirleyicilik ve tayin ediciliğinden ziyade, Türk devleti ve onun seferber ettiği tüm takım-tertibatın Kürtleri “yorumlayış” şekline ve onların politikasına, hakim kılmaya çalıştıkları olumsuz kürt imajına tepki sayesinde biçimlenmiştir. Bu tepkinin, Kürt ulusal bilinçlenmesi için “temel kurucu” faktörlerden biri olduğu bir gerçektir.

Frued demişti ki, “Yahudiliğimi bana hatırlatan ve ondan gurur duymamı motive eden ve sağlayanlar, Almanların Yahudi düşmanlığı oldu.” Taha Akyol ya da Nihal Atsız, Hadi Uluengin yada Mine Kırıkkanat, Genel Kurmay tehditleri yada Çölaşan ve tüm türk basını, Abdullah Gül, veya Erdoğan, jitem yada Ağar, Doğu Perinçek yada Yazıcıoğlu, Yalçın Küçük ya da Deniz Baykal, Kürtlerin “milli bilinçlerine” ve milli değerlerine” sahiplenmelerine, çoğu “Kürt liderlerinin” söyledikleri ve yaptıklarından daha “faydalı” bir rol oynadığını belirtmek gerekir.

“Bu bayrak bizim de bayrağımızdır!”

“Birlikteyiz, ayrılmayız!”. Periyodik aralıklarla çıkartırıp kendilerinden “güvence” aldırılıp, Kürdistan, tek tek hiç bir Kürt siyasetçisi, lideri, sanatçısı, dansözü, kumarcası, partisi ve işgalci gücün cebindeki tabulu malı değildir. “Kişisel kaygı, ihtiras ve yalakalıkla”, korku ve basit, geçim ve hayat gerekçeleriyle, “Kürtler adına” karar verenlerin, ne kendilerinin, ne vermiş oldukları kararların zerre kadar kıymet-î harbiyesi yoktur. Onlar bu yaptıklarıyla, sadece Kürdün iradesine geçici darbeler vurmakla sınırlı kalır ve kendilerini soysuzluşturmaktan, rezil ve kepaze etmekten başka bir iş yapmamış olurlar. Kürdistan ve Kürd’ün, bu kadar yoketme planlarına, bu kadar asırdır, her türlü badireye rağmen, devletsiz, partisiz, siyasetsiz bile, dayanabilmiş olmasının bir hikmet-î bakiyesi vardır. Burada bir medeniyetin ve insan olma ve hayat anlayışının sırrı saklıdır. Kürtlerin kaderi konusunda karar verecek olanlar da bu sırrı yakalayabilmiş  olanlardır. Kürt milleti, özgür, demokratik, güvenli ve hayatın refah ve normalitesi sağlanmış olduğu şartlarda, hangi bayrak altında yaşayacağına, kendi özgür iradesiyle karar verecektir. Kürt siyasetçisinin ve normal insan olan herkesin şimdi yapması gereken şey, Kürtlerin kendilerini özgür ve korkmadan ifade edebilecekleri, yaratıcı dinamiklerini önplana çıkaracak, kendi kaderine sahip çıkabilmesinin şartlarını oluşturmak için çalışmaktır. “Kürtler ayrılmayacaktır”, “Bu bayrak kürtlerin de bayrağıdır!”, “Etle-tırnak olmuşuz!” benzeri açıklamaların hukuki, siyasi, ahlaki bir ehemiyeti, değeri ne bugün açısından, ne de gelecek açısından yoktur. Tarihimiz de bize bunu gösteriyor; Hasan Hayri’ler, Diyap Ağalar, Musa Begleri bugün acıyla anıyorsak, yarın şimdikiler lanetle anılacaktır. Çünkü, bugünkülerin önlerinde, eskilerin yaratmış olduğu Kürt trajedi örneği ve ibreti vardır.     Aklı başında hiç bir kimse, Kürtlerin millet olma iradeleri konusunda kendisini boş avuntuların, irrasyonal beklentilerin ve iradi yaklaşımların içine sokmasın. Akıllı siyaset, Kürdün millet olma iradesini tanıyan ve kendi geleceğini ona göre oluşturan siyasettir. Kürdün millet olma iradesi, sadece dayatılan “siyasal bir söylem”, bir zorlama değil, sosyolojik bir vakıadır. Siyasal boyut, söz konusu, sosyolojik vakıanın doğal uzantısıdır. Sosyolojik vakıalar, siyaset ve zorba devletler tarafından “tahrip” edilebilir, “toplum mühendislikle” geçiçi “saptırmalar” içine düşürülebilir, ancak, ortadan kaldırılamaz. Kürtlerin millet olma iradesini ortadan kaldırmak isteyen bütün “toplum mühendisliklerinin” sonu hüsranla bitti. İşte, bazen, 12 yaşındaki bir çocuk bile, bütün “toplum mühendislerinin” milyarlarca doları bulan harcamalarını, devlet ve toplumların enerjilerinin kanalize edilmek istendiği “doğal olmayan” ikame ve zorbacı gidişatları küçük bir hamle de altüst edebiliyor ve o sosyolojik vakıa olmanın doğal bir ifadesi ve temizliğiyle yerle bir edecek kudrete ve “hikmete” sahiptir. Türk Bayrağı’nı Mersin’de yakan Kürt çocuklarının daha hiç günah görmemiş sade ve temizliklerinde işte, böylesi bir doğal gidişat, insanın “normal olma” isteği ve iradesi vardır. Hani, “Bayrak Önemli Değil’di? Onlar önce, Kürtlere, artık bayrakların zamanı geçmiş”, “dünya artık liberal değerler” ve küreselleşme ekseninde “birleşmeye” gidiyor, diye telkinlerde bulunarak Kürtlerin millet olma iradesi ve yönelimini durdurmak istiyorlardı. Şimdi, bütün bunlar; islamcısından en kozmopolit ve kakafonik “Türk liberaline” kadar herkes, “asil kanla boyanmış” rengi ve ondaki “ilahi manaları” yeniden hatırlamaya başladı. Türkler, gene açık açık, Kürtleri korkutarak sindirmeye ve caydırmaya çalışmaktan başka çarelerinin olmadığını tartışmaya başladılar ve bayraktarlık çılgınlıklarıni  da  bu yönde “kullanmaya” çalışıcaklar. Şimdi, 12- 14 yaşındaki çocuklara, “bayrak sevgisini” aşılamak için çalışacaklar. Onları, basın ve tv önüne çıkaracak, yapmış oldukları şeyin yanlış bir şey olduğu, pişmanlık duyduklarını elalame günlerce propaganda yaparak, bu işin sadece “tekil” ve “şaşkın” olanlar tarafından yapıldığını empoze ederek, bayrağa, türk sembollerine karşı Kürtlerin sevgi ve sadakatinin zorunlu ve mecbur olduğunu göstermeye çalışacaklar. Onlar, “zor, korku ve manipülasyonla terbiye etme” ve bunu belli aralıklarla “model üreten” bir sistematik içinde yapmaya çalışıyor ve her yeni kuşağa “terbiye ettirici” bir örnek olarak böylesi fırsatlardan yararlanıyor yada bunları tiyatrel olarak kendileri üretiyorlar. Bu “toplum mühendisliğinin” uzun bir zaman biriminde, lehlerinde gelişen bir durum olduğunu zannediyorlarsa, büyük bir gaflet içindeler. “Düşürülerek terbiye etme” pedagojisinin amacına yönelik gelişeceğini zannetmek için gerçek hayatın çok uzağında bir yerde durmak gerekir. Önemli olan, moment içinde sefayı süren değil, “şampanya’yı” sonda kimin içeçeğidir, son Newroz çağrışımları ve hayatın verdiği sinyaller son gülenin Kürt milleti olacağı, yönündedir.  Bu gülüşün temelleri, el atsan kayacak taşlarla değil, yüzyıllık acı ve ahlarımızın adaleti ve hikmetiyle küçüçük çocukların tertemiz ruhlarıyla inşa ediliyor. 

Bu nedenle, “sözde vatandaş” kardeşlerime, diyorum ki, “Bırakın, acılarımızla lanetlenmiş bayraklarıyla, yürüsünler! Zorla sokağa dökülmüş, okullarından çıkarılmış, mecbur edilmiş, diktatör, totaliter, otoriter devletlerin sokakları çok gördü böylelerini… daha düne kadar, Irak sokaklarında milyonlar Irak’ın “yıldızlarıyla”, “aylarıyla” yürüyorlardı. Şimdi, Kürdistan semaları hasretle esas sevgilisine- Keskesor’una kavuştu. Almanları, SS bayrakları altında, nüfuslarının %90’nını yürüttüler, torunları şimdi o günleri anmaya utanıyorlar. Moskova, Prag, Sofya’da milletin %99’u yürürdü; aynı kişiler, yaktılar, bu bayrakları, yerine başkalarını yükselttiler. Devlet zoruyla bayrak kaldırmaya koşturan devlet, çürük devlettir. Korku ve panik içinde yaşayan bir devlettir, dünyada böyle bir devletten de daha tehilekeli bir mekanizma yoktur. Ve böyle bir devlete hiç kimse güvenmez, uzun vadede böyle bir devleti kimse ciddiye almaz. Şimdi bütün dünya, Kürtlerin üzerine sürdürülen “Ağır Yaralı ve kan görmüş Kurt Sürüsü’nün” nasıl çılgın ve cinnet getiren bir paronayak psikolojiye sahip olduğunu hayretle izliyor. Bu nedenle, bırakın, yürüsünler! Tekbirler –Allah-u Ekber- eşliğinde camiilerden, okullardan bayraktar toplasınlar. Bırakın, bizler için trajedik, dünya için komik olan bu türk tiyatrosunu herkes yakından izlesin. Bunlar yarın, onlar için de trajedik olacaklar. Kürtler dirençli ve metanetli olsun ve müsterih olsunlar; işler bizim istediğimiz kıvama girecek. Herkes sabırlı olsun! Sadece, gaflet içinde olan Kürtlere, bu bayrağın ne islamla, ne kürtlerle, ne de kutsallıkla bir alakasının olmadığını anlatmak gerekir. Ay’ı araplardan çaldılar, yıldızı da Sovyet kömünistlerinden… Onlar, kendileri için kıymetli hiç bir yanının olmadığını bildikleri için, böylesine çılgın ve fanatikçe ona sarılıyor, onunla kendilerine sözde güven ve güvence aşılımak istiyorlar, sözde insanlar…

28.3.2005