Arşi


Bir direnişçinin, devrimcinin anısına
geçikmis bir yazı!

Bu anma yazısı o kadar gecikmiş ki, tam nerden baslayacağımı bilmiyorum. Neden böyle gecikti de bilmiyorum. Oysa ben gençliğimin idolunu ve kahramanını her sene hem 9 Eylülde sessiz ve sedasız içimden aniyorum hem de günlük yaşamın çesitli anlarında, değişik vesilelerle aniyor ve büyüklüğünü hissediyorum. Çünkü o gençliğimin kahramanıydı. Tabi ki, yalniz benim gencliğimin değil, bizim kuşak genclerinin de kahramanıydı!

 

Insan, genellikle yakın tanıdığı birini anmak için, ölüm yil dönümlerinde, onunla ilgli düşüncelerini yazar ve onu anar, oysa ben gencliğimizin idolu ve kahramanını hem çok yakından tanıdığımı sanıyor ve hem de hiç tanışmadığımız, yüzyüze konuşmadığımız içinde, tanımadığımı biliyorum. O ise beni hiç tanımadı, benden haberi bile olmadı! Ama bu neyi değiştirir ki? Bu durum, ona karşı sevgimi ve saygımı azaltabilir mi? Tabi ki hayır. Çünkü, o bilmese de, zaten bilemedi, üstümüzde emeği, gönlümüzde sevgisi var!

 

Zira, o bize inceden ince, dik başlı ve onurlu olmayı, haksızlıklara karşı koymayı ve ezilenden yana olma mesajını hep verdi. Biz, o yıllarda bu mesajların tam farkında olmazsak bile, o mesajlar tüm benliğimize sindi, kişiliğimizin şekillenmesinde ciddi bir işlev gördü.

 

Peki, kimden bahsediyorum? Tabi ki, yazar, senarist, aktör ve toplumsal sorunları sinemaya taşıyan devrimci sanatçı Yilmaz Güney'den. Ama ben onu sinemasından, filmlerinden bahsetmeyeceğim, bu konu hem beni aşan bir mesele hem de bu konularda yazılmış o kadar çok şey var ki, benim ki, onların tekrarı olur. Onun yerine ben, Yilmaz Güney'le karşılaştığımız anlardan bahsedeceğim.

 

Yılmaz Güney artık tüm Türkiye'de tanınan, sevilen ve aranılan bir aktördü. Ünü her tarafa yayılmıştı, o artık sinemada bir efsaneydi! Böylesi bir ortam ve koşullarda Yılmaz Güney, bir gün aniden çıkıp Siverek'e gelmişti! Zaten herkes onun Siverek'li olduğunu diyordu, ama biz inanamiyorduk, çünkü, onun için Adana'lı diyenlerde vardı. Ama artık bu ziyaretle Yılmaz Güney, nerdeyse bizlere, Siverek'liliğini tescil ettiriyordu. Bu da, tabi ki bizleri oldukca mutlu etmisti! O erişilmez ve dokunulamaz efsane adam: Çirkin Kral Yılmaz Güney, artık Siverek'teydi, kim inanabilirdi buna!

 

Yılmaz Güney, ilk kez, Hudutların Kanunu filmi için 1967 de, Urfa`ya gelmisti. Filmin yapımı için epey bir zaman Urfa ve çevresinde kaldılar. Kanimca Yılmaz Güney'in ilk toplumsal içerikli filmlerinin başında Hudutların Kanunu gelir. Yılmaz Güney, bu filmin yapımı esnasında, bir gün aniden beyaz cadillac arabası ile Siverek'e geldi. Yarabbi o ne gündü!

 

Siverek adeta yıkıldı! Herkes Yılmaz Güney'i daha yakından görmek, selamlaşmak ve kucaklamak için can atıyordu. Iş yerleri ve dükkanlar Yılmaz Güney'in Siverek'te olduğu saatlerde kapalı kaldı. Okula gidenler o gün herkes kaytardı.. Okuldan kaytaranlar arasında bende vardım. O gün, okullarda öğretmenler boş sıralara ders vermek zorunda kaldılar. Yılmaz Güney, Hürriyet Caddesi üzerindeki bir evde bir kaç saat kaldı. Yılmaz Güney kaldığı evin bahçesinde otururken, bizler onu daha yakından görmek için evin damına çıkmıştık. Gencliğimizin idolu ve kahramanı tam karşımızda oturmuştu. Elimizi uzatsak ona dokunacaktik, o gün, sanki isteseydik zevkten ve keyiften adeta uçacaktık. Siverek o gün tarihi bir gün yaşamıştı, hele bu ani ziyaretle, Yılmaz Güney, her Siverekli'nin gönlünde ayrı bir yer yaptı.

 

Bu ev ziyaretinden sonra, Yılmaz Güney ve Siverekli dost ve tanıdıkları hep birlikte, Hec Xidir çayına gittiler ve yanlış anımsamıyorsam, orda bir kaç elde atış talimi yaptıktan sonra, biz gençler, onların yanına varmak üzere iken, Yılmaz Güney'in beyaz cadilac arabası, Urfa'ya doğru yol almaya başlamıştı. Biz öyle arabanın arkasında baka kalmıştık, onlara yetişemediğimiz için de epey üzülmüştük.

 

Aradan epey zaman geçti derken 12 Mart Muhturası gelip çatmıştı.12 Mart'ta Askeri Cunta iktidari ele geçirmiş, Türkiye ve Türkiye Kürdistan'ında devrimci avı başlamıştı. Ben, 1972 mayısında, Diyarbakır askeri ceza evinde iken, Yılmaz Güney de Istanbul'da, devrimcilere yardim etmekten ötürü, Istanbul'da tutuklanmıştı. Ve ben Yılmaz Güney'in, Boynu Bükük Öldüler romanini, ilk Diyarbakir askeri hapishanesinde okumuştum.

 

1974 te çıkarılan af yasası, Türkiye ve Türkiye Kürdistan'ından devrimci ve yurtsever insanların zindanlardan salıverilesine neden olmuştu. Bunlar arasında Yılmaz Güney'de vardı. Ama onun özgürlük hali çok sürmedi. Adana'da karıştığı iddia edilen bir cinayetten ötürü, bir daha tutuklandı ve 1981 de hapisten firar edene kadar çeşitli cezaevlerinde kaldı. Firar ettikten sonra, yurt dışına çıktı ve Fransa'ya yerleşti. Yurt dışına yerleşmesi sayesinde, onu böylece, bir kez daha yine, Siverek'te olduğu gibi çok yakında görme fırsatı buldum.

 

1984 baharında, yanlış anımsamıyorsam nisan ayı olacaktı, Avrupa Konseyi Türkiye'nin üyeliğini görüşmek üzere toplanıyordu. Türkiye'yi Avrupa Konseyinde savunmak üzere de, 12 Eylül askeri darbesinin akabinde, 6 Kasım 1983 te yapılan ilk seçimlerinde, oluşan parlamentodan, değişik parti milletvekilleri Türkiye'yi, Avrupa Konseyinde savunmak üzere Strasbourg'a gelmişlerdi. Avrupa Konseyi binasi, etrafi ve koridorları Türk ve Kürt devrimcilerle dolup taşmıştı, her türlü kulis faaliyeti ve lobi çalışması, 12 Eylül askeri cuntasına, uygulama ve yaptırımlarına karşı yapılıyordu. Hatta Av. Şerafettin Kaya, Avrupa Konseyi binasi koridorlarinda, Turgut Sunalp'ın Genel Başkanlığındaki MDP parlamenteri, Kamuran Inan'a; 'tu yî heta kîngê xizmeta dijmin bikî, ma ne bes e? ' diye, kızgın bir şekilde haykırmıştı..

 

Işte bu yoğun çalışmalar esnasında, Avrupa Konseyi koridorlarında, Yılmaz Güney yine Siverek'te olduğu gibi tam karşımda duruyordu! O günün Fransa'sında mülteci olarak yaşayan gerek Kürt solundan, gerekse de Türk solundan çeşitli gruplar ve bireyler, Yılmaz Güney, Kendal Nezan ve arkadaşları ile birlikte Strasbourg'da miting düzenlemişlerdi. Bugün hatırladığım kadarı ile Yılmaz Güney ve Kendal Nezan, bir taraftan mitinge katkıda bulnunmaya çalışırlarken, öte yandan da, Avrupa Konseyinde, çeşitli görüşmeler yapmak üzere sağa sola koşuşturuyorlardı!

 

Bu yoğun koşuşturmalar sırasında, gençliğimin idolu ve kahramanı ile Avrupa Konseyi binasinda, yıllardan sonra rast gelmiştim! Kendisini biraz yaşlanmış, saçlarına ak düşmüş ve biraz da halsiz bulmustum. Tabi ki, onun mide kanseri hastalığından haberim yoktu. Koridorda o an, nerdeyse başka kimse yoktu, kendisi ile konuşup konuşmama konusunda tereddut ettim, acaba bir yanlış anlaşılma olur mu, diye cesaret edemedim. Oysa ki, kendisi ile tanışmak, onun elini sıkmak için neler etmezdim ki!

 

Bu cesareti gösteremediğim için hala kendime çok kızıyor ve kendimi af edemiyorum. Çünkü, Yılmaz Güney, çok kısa bir zaman sonra, 9 Eylül 1984, aramızdan ayrıldı.

 

Oysa, Yılmaz Güney'in yurtdışında bulunması, bana göre, onun, Kürt hareketi ile farklı bir düzeyde buluşmasına neden olacaktı! Verimli ve çok şeyler yapabileceği bir dönemde, zamansız olarak aramızdan ayrıldı. Böylelikle de, Kürt sineması ve Kürt ulusal hareketi, çok önemli bir degerini, devrimci ve direnişçi sanatçısını en üretken ve donanımlı çağında, yeri doldurulamayacak şekilde kaybetti.

 

Yılmaz Güney'in ölüm haberini, 9 Eylül 1984 günü aldığımda, çok yakın bir dostunu, ağabeyini kaybetmiş gibi üzüldüğümü ve gözlerimden yaşların aktığını hiç unutamıyorum. Çünkü, ölen yalnız Yılmaz Güney değildi!.

 

Onun ölümü, benden de birşeyler alıp götürmüştü, bende birşeyler kaybetmiştim. Bizlere verdigi mesajlarla, direnişi, dürüstlüğü ve haksızlıklara karşı baş eğmemeyi öğütleyen ve empoze eden bir direnişçiyi; gençliğimin idolu ve kahramanını yitirmiştim!

 

Böylelikle bu yazı, Yılmaz Güney için, bu kadar uzun yıldır demek istediğim ve nedense demediğim, his ve düşüncelerimin kısa ve özlü bir ifadesidir!   

 

 

9 Eylül 2007

DTP, ”Hak ve Özgürlükler Hareketidir !”

Diyarbakır'ın yurtsever halkına görevdüşmektedir!


Resmi söylemle düşman ilan edilmek!

Bunları ‘söyleten'e karşı, bir operasyon şart oldu!

Vicdan muhasebesi! 

Sapla samani birbirine karıştıran Dilek Yaraş'a yanıt (1)

Apo'ya Sığınarak, Demir Küçükaydın'dan Şikayetçi Olmak!

Hem nalına hem mıhına vuran aydınlar!

 

 

Hitler'i ve kavgam kitab'ini kim neden referans olarak gösteriyor

Yürekli bir hukukçu aranıyor!
Terbiyesiz Bir Herif Daha!
Irak Kürdistan’ındaki Kürtler, Türkiye Kürdistan’ındaki Kürtlerin nesi olur?
Yeniceoba Belediyespor!
Şayet Taha Akyol Kürt olsaydı, böyle mi düşünürdü?
ABD”nin Irak Müdahalesi ve olası gelişmeler
Kürt halkı provake, Türk halkı da manipule edilmek istenmektedir!
Kendiliğinden halk olmaktan...!
Kürt Yurtseverlerin ‘terörist’ kategorisinde anılmasına sessiz kalmayın!
Hiç bir şey eskisi gibi olmayacakmış!’
Ince elenip sık dokunmayan bir deklerasyon üzerine!
Siyasal yönden farklı legal partilere gereksinim var
Coğrafyamızın koşullarını yadsımadan, yapılanmak!
Türkiye'nin AB sürecine, muhatap olamayan Kürtler!
Referandum şiarını ortak paydaya dönüştürelim
Nami diğer Halit Sinan'ın portresınden kesitler!  
Danışıklı döğüş
Geçmişin tekrarı olacaksa......!