Arşiv

Türkiye'nin AB sürecine, muhatap olamayan Kürtler!

19 Mart 2001 de, Türkiye'nin AB ye üye olabilmesinin"yol haritası" olarak kabul edilen, "Ulusal progam"ı nihayet kapalı kapılar ardınan çıkıp, Türkiye ve dünya kamuoyuna sunuldu. Önce MGK toplantısında ele alınıp son rütuşlar yapıldıktan sonra, Bakanlar Kurulunda da gerekli "onay"ı alarak kamuoyuna öyle sunuldu. Aylar ve haftalardan beri uzmanlar tarafından "ince elenip sık dokunularak" hazırlanan "Ulusal program" da yeni  ve bilinmeyen bir öneri veya tutum yok. Anayasa'nın,  ceza yasalarının ve başka kimi iç düzenlenmelerin gözden geçirilmesinin öngörülmüş olması, Türkiye'de zaten yıllardan beri sürüp giden tartışma, görüş ve önerilerin, bir paket olarak hazırlanıp,  sunulmasından ibarettir. Böyle bir  paketinin hazırlanmış olmasının arkasında yatan tek neden; Türkiye'nin, Avrupa Birliği üyelik sürecine girmiş olmasıdır. Yoksa, inanın ki böyle bir paket dahi, asla hazırlanamazdı. AB'liğine ve kamuoyuna, büyük bir basın toplantısı düzenlenerek sunulan "Ulusal program" bu haliyle AB'liği kriterlerine ve özellikle de "Kopenhag Kriterler"ine yanıt vermekten uzaktır. Öngörülen anayasal, yasal düzenlenmelerin yapılabilmesi, öyle zannedildiği gibi kolay olmayacaktır. Bu değişim ve yeniliklere ne koalisyon hükümeti ne de parlamentonun bileşimi müsaittir. Türkiye, sadece ekonomik bakımdan değil, siyasi bakımdan da son derece istikrarsız ve bunalımlı bir dönemden geçmektedir.

 Zaten, "Ulusal program"ın kamuoyuna yansıyan bölümlerine ilişkin yapılan ilk değerlendirmeler de, programın beklentilerin çok uzağında olduğu görüşü, bir hayli ağırlık kazanmış durumdadır. Herkesçe dile getirilen ilk değerlendirme; "Ulusal program"ın, AB'liği, Katılım Ortaklığı Belgesinde (KOB) öngörülen kiriterleri yanıtlamaktan uzak  ve  bu metinle çelişen bir program  olduğuydu.

"Ulusal program"ın "Kopenhag Kriterler"i ile uyum içinde olmadığı ve beklenen açılımları yanıtlamaktan uzak olduğuna dair, yorum ve görüşleri, gazete ve tv ekranlarında, birçok  yazar dile getirdi.  AB'liği konusunda uzman, pek çok bilim adamı, işveren, görüşlerini kamuoyu ile paylaşarak, hazırlanan "Ulusal program" a eleştirel bir yaklaşım içinde oldu.

Bu tartışmanın bir ayağı veya esas muhatabı olabilecek, Kürt tarafı izleyebildiğim kadarı ile suskun. Türkiye'nin AB'liği sürecini, kendisi dışında bir olay gibi sanki algılıyor. Meselenin bir tarafı da kendisi değilmiş gibi bir izlenim yaratıyor. Düşünebiliyor musunuz, onbeş veya yirmi milyon civarında olduğu ileri sürülen bir halk, kendisini yakından ilgilendiren, bir konuda taraf olduğunun bile "farkında" olmasın, Türkiye'nin AB'liği üyeliği sürecinde, kopartılan fırtınada sessiz sedasız gelişmeleri izlesin?

Ama öte yandan, Kürtler görüşüyor, tartışıyor, kendi iç dünyasında hayaller kuruyor, birlikler yapıyor, sürece müdahale etmek için, gelişmeleri sürece bırakıyor!

19 Mart 2001 de, eminim ki, yüzlerce, belki binlerce Kürt, Türkiye'nin, AB'liğine sunmak üzere hazırlamış olduğu "Ulusal program"ı hakkında "görüş belirtti", etrafındakilerle tartıştı, onların tepki ve yorumlarını merak etti. Ama birşey unutuldu; Türkiye'nin AB'liği sürecinde, bu sürecin üçüncü muhatabı, üçüncü ayağı olmaya muhatab olunamadı! Bu çok acı, ama maalesef gerçektir. Oysa, Kürtler adına siyaset yaptığını ileri süren bir hayli kurum ve şahsiyet var. Yıllardan beri Kürtler adına, yasal planda siyaset yapan siyasi partiler var. Son bir iki yıldan beri, çeşitli düzeylerde süren birlik çalışmaları var. Kürt halkından bir buçuk milyon oy almış bir parti var. Kürt ve Türk kamuoyunda tanınmış bir dizi Kürt şahsiyeti var, bunların Türkiye'nin AB'liği sürecinde, söyleyecek hiç mi birşeyleri yoktur?

Bu konuda, AB'liğine ortak bir deklerasyonla görüş iletmekten, ortak bir basın toplantısı düzenlemekten, Kürt halkının da bu sürecte taraf olduğunu duyurmak için, bizzat hükümet nezdinde girişim de bulunmak üzere, bir dizi eylem ve mücadele türü vardır. Açık ve "yasal" mücadeleyi önemseyen ve benimseyen herkesin bunları yapması gerekmez mi? "Ulusal program"ın siyasi kriterler bölümünde yer alan,"resmi dil ve eğitim dili Türkçedir, vatandaşlar özel yaşamlarında kendi dil ve lehçelerini kullanabilirler, ancak bunu yıkıcı ve bölücü faaliyetler için kullanamazlar" deniyor!

Yirmi milyonluk bir halkın dili, bir kez daha, "Ulusal" bir belge ile yasaklanarak, Kürtçe ile eğitim görmek ve tv de yayın yapma hakkı gasp ediliyor. ABD eski Başkan'ı B. Clinton'unda, Türkiye parlamentosunda dile getirdiği gibi,"Insanların doğuştan sahip olduğu haklar"ı gasp edilemez. Ama tüm bu yasaklar, dünya alemin gözleri önünde oluyor. Devlete vergi ödeyen, askerlik yapan, savaş zamanında savaşan, velhasıl  vatandaşlık ödevlerinin tümünü yerine getiren, ama yine de, ana dilinde eğitim ve tv de yayın yapma hakları gasp edilerek, bu haklardan yoksun bırakılacaksın! Bu kabul edilebilir bir vatandaşlık statüsü ve muamelesi olabilir mi? Düşünün ki, Avrupa'da göçmen grupları bile bu haklara sahip olalı on yılları geçti!

 Her fırsatta, Kürtlerin "birinci sınıf vatandaş" olduklarını ileri süren Türk siyasetçileri, "AB'liğinin yolu Diyarbakırdan geçer" diyen Mesut Yılmaz, "Ulusal program"ı 19 Mart'ta kamuoyuna sunarken, Kürtlerin gözlerinin içine baka baka, adeta kendini tekzip ettirircesine, "Kürtçe'yi ancak kendi aranızda, evinizde, şimdi olduğu gibi  konuşabilirsiniz, ancak yıkıcı ve bölücü amaçlar için bunu kullanamazsınız" diyordu. Iki gün sonra, bir çok ilde, yığınsal olarak kutlanan Newroz şenliklerinde ise Kürt siyasetçilerin mesajı ne oldu?

  21 Mart'ta, HADEP'in organizatörlüğünde, kutlanan Newroz şenliklerinde, özellikle Diyarbakırda toplanan yüzbinlerce Kürt ise, "Ne inkar, Ne ayrılık, Demokratik Cumhuriyet" sloganları altında, kendinden geçercesine halay çekerek, Newroz şenliklerine katılıyordu! Oysa, Kürt halkına "ayrı" lık muamelesini yaptıranlar, aynı zamanda Kürt halkını  "inkar" da edenlerdi. Üstelik bunu daha iki gün önce, AB'liğine sunmak üzere, hazırlanan "Ulusal program"larında yapmışlardı. Bu da yetmiyormuş gibi, HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak, Diyarbakır'da yaptığı Newroz konuşmasında; HADEP'in doğru anlaşılmasını önererek, HADEP'i Türkiye'nin birlik ve beraberliğinin garantörü olarak görülmesini öneriyordu!

  Oysa, Newroz şenliklerinde verilmesi gereken mesaj; AB sürecine girmiş ve AB'nin beklentilerini "Ulusal Program"la karşılamaya hazırlanan Türkiye'ye, bu sürecin bir ayağı ve muhatabı da Kürt halkı olduğu vurgulanmalı, hiç olmazsa Mesut Yılmaz'ın daha önce ifade ettiği gibi; Türkiye'nin AB üyeliği yolu, Diyarbakır'dan geçer mesajı olmalıydı

24.03.2001