Arşiv

Ince elenip sık dokunmayan bir deklerasyon üzerine!

Yetmişli yılların ‘Devrimci Demokrat’ hareketinin, çeşitli alanlarında yer alan kimi arkadaşlar, geçmiş ortak mücadele yol arkadaşlığının yarattığı avantajları değerlendirerek, bir araya geldiler. ’Kürt Demokratik Birlik Platformu’ adı ile de kamuoyuna bir deklerasyon sundular. Aynı siyasi gelenekten gelmiş kadroların, öncelikle bir araya gelme çabalarını hem doğal buluyor hem de günümüz şartlarında gerekli görüyorum. Siyasi çalışmaların ve birliklerin halen o temel üzerinde inşa edileceğine inanıyorum. Yoksa kurda kuşa yem olmamak içten  değildir!

Buraya kadar yapılanlara bir itirazım yok. Ancak, arkadaşların yayınladıkları deklerasyona ciddi itiraz ve eleştirilerim var. Bu itiraz ve eleştirilerimi kaale olan olur mu? Görüşlerimi dikkate alan olmasa bile, düşüncelerimi arkadaşlarla paylaşmak isterim. Deklerasyonun yayınlanmasından itibaren, sağda solda üzerinde konuşulmaya, tartışılmaya başlandı. Aradan epey zaman geçmesine rağmen, Enver Karahan arkadaş dışında, kimse düşüncelerini kamuoyu ile paylaşmayı tercih etmedi.

Deklerasyonda ilk göze çarpan; deklerasyonun ince elenip sık dokunmadığı, bağlantıların iyice yapılamadığı, dolayısı ile alel aceleye getirilmiş bir hava hakim. Bu alel acele havası, deklerasyonun eklektik bir belge olmasına neden oluyor! Eklektik bir belge de, arkadaşlar da kabul etmeli ki, bir düşünce sistematiği yakalanamıyor. Zaten deklerasyonda bir düşünce sistematiği yok. Kamuoyuna sunulan bir bildirge ve deklerasyonun önemi son derece büyüktür. Hele bu, yeniden bir derleme ve toparlanmanın bir deklerasyonu ise, bu önem daha da artmaktadır! Bu bakımdan, arkadaşların deklerasyonun diline ve içeriğine gereken önemi verdiklerini söylemek zordur. İçeriği bir yana ama hiç olmazsa, deklerasyonun dili redakte edilerek, deklerasyon bir çalakalem havasından arındırılmış olurdu! ‘Devrimci Demokrat’ gelenekten gelenler, adamakıllı bir deklerasyon dahi kaleme alamaz pozisyonuna düşürülmemeliydi. Bu gelenek ve burdan yetişen kadrolar bunu hak etmiyor!

Deklerasyonun, içinde bulunduğumuz süreç alt başlığnın ilk paragrafının son cümlesinde; ’Oysa talep edilenler tamamen insani istemlerdir’ diyor ve deklerasyonun hemen ikinci paragrafında;’... ‘bu halk ulusal demokratik taleplerinden vazgeçmedi’ diye, devam ediyor. Siyasi bir talep olarak ileri sürülen, bu iki istem arasında, bir fark var mıdır? Bana göre, ciddi bir fark vardır. ‘İnsani talepler’le ‘ulusal demokratik haklar’ mücadelesi ve talebi aynı istemler midir? Talep edilen ‘insani haklar‘ ın neye tekabül ettiğini bilemem, ama ‘ulusal demokratik talepler ‘in neye tekabul ettiğini bilirim! Ulusal demokratik talepler, kollektif hakları içerir, ama ‘insani haklar’ kollektif hakları içermeyebilir! Deklerasyonda bu her iki formulasyonun yer almış olması bir dikkatsizlik sonucu da olabilir veya belirtmeye çalıştığım gibi, gerekli bir titizliğin gösterilmemiş sonucu da olabilir.

Aynı alt başlığın ilerleyen bölümlerinde, siyasal mücadelenin yerine konulmak istenen militarist politikaları eleştirirken de muğlak bir ifade kullanıyor. Kimi eleştirdiğini açık seçik belirtmediği için, ne şiş yansın ne kebap misali her tarafa çekilebilecek elastiki bir formülasyon kullanılıyor. PKK’yı mı, devleti mi, eleştirdiği anlaşılamıyor? Veya bu ‘dertten’, başka muzdariplerin olabileceklerini düşünmüş olabilecek ki, formulasyonu muğlak yapmayı tercih ediyor!

Deklerasyonda, neden bir araya gelmeye gerek duyduklarını, şöyle izah etmeye çalışıyorlar:

‘Ancak bizler, değişik dönemlerde oluşturulan bu yapılarda (HEP, DEP, DDP, DKP ve HADEP, parantez bana ait)yer almamıza rağmen kendimizi bu alanlarda ifade etme olanağı bulamadık. Bu arayışlarımız, bireysel bazda olsa da hep sürdü.’

Eğer arkadaşların hafızası onları yanıltmıyorsa, ortada ciddi bir çarpıtma vardır! Hangi bireyin nerde yer almış olduğu benim problemim değil, ama herkesi birey derekesine düşürülme meselesi doğru ve ahlaki bir tutum değildir. Doğrudur, siyasal görüşlerinin köklüce bir deşiğime uğrayan bireyler ‘Devrimci demokrat ‘misyondan koparak başka zeminlere kaydılar ve orda siyaset yapmayı yeğlediler. Ama bu zemin üzerinde siyaset yapmayı tercih edenler, bireysel bir davranış sergilemek gibi bir tutum içine girmediler. Bilakis onlar, sözü edilen kimi yapılanmalarda örgütlü yer almaya özen gösterdiler. Yer aldıkları tüm yapılarda, kollektif bir iradenin çerçevesinde hareket etmeye çalıştılar. Hal böyleyken ve bunlar da bilinirken, arkadaşların deklerasyonlarında bu tür hususları göz ardı etmeleri kabul edilebilir mi? Siyasette güven, sözünün arkasında durma son derece önemlidir. Bugün başka yarın daha başka bir söylem ve iddia ile ortaya çıkmak, olanları olmamış farz etmek doğru mu? Bu platformda yer alan kimi arkadaşlar, siyaset yapmak için bireysel bir çaba içinde değillerdi. Onlar, ortak bir iradenin sonucu olarak, bu yapılanmalarda yer alıp, siyaset yapma uğraşı içindeydiler. Gerekli ve doğru görüldüğünde, adı geçen, bu oluşumlarda yer aldılar, çekilmeleri icab ettiği zaman da, ortak iradenin sonucu  olarak ayrıldılar. Öyle ileri sürülmek istendiği gibi, hiç te kişisel bir tercihleri söz konusu olmamıştır. O çalışmalarda yer alan arkadaşların, meselenin böyle konulmasına rıza göstermeleri, son derece düşündürücü ve üzücüdür! Arkadaşların, kendi emek ve çalışmalarına sahip çıkmamaları, çalışmalarının, bireysel bir arayış olarak, lanse edilmesine itiraz etmemeleri,  onlar açısından, daha üzücü olsa gerek.

Kürt sorunu ve çözümüne bakışımız bölümünde de, yine aynı baştan savma kabilinden belirlemeler var. Bunun birinci paragrafı ile ikinci paragrafı yamalı bohça gibi durmakta ve neden öyle yapıldığı da anlaşılamamaktadır. ‘Türkiye’de çoğulcu bir yapıdan, Kürt ve Türk halklarının hukuksal eşit, kültürel haklarını kullanabilen ortak bir yaşamdan yanayız.’ Zaten, Kürt ve Türk halkının hukuksal eşitliği sağlanması halinde, Kürt halkı kültürel haklarını kullanma haklarına sahip olacaktır. Bunu tekrarlamanın ne gereği var! Yok eğer sorun Kürt halkının kültürel haklarının kullanılması sorunu ise, aşağıdaki paragrafa hiç gerek yok!

İkinci paragrafın son cümlesi; ‘Sorun Kürtlerin ulusal sorudur.’Meseleyi böyle koyduğun vakit, artık kültürel hakların kullanımına ayrı bir vurgu yapılmasının önemi kalmamaktadır. Çünkü, sorunun artık ulusal bir sorun olduğunu vurgulayarak, meselenin boyutlarını ortaya koymuş oluyorsun! Üzerinde enine boyuna düşünmeden kaleme alınan bir bildirge, böyle gereksiz tekrarlamalar ve ne talep ettiği anlaşılmaz muğlak talepler, maalesef girişimin ciddiyetini zedeliyor.

‘Kürt sorununun çözümü, partiler ve ideolojiler üstü talepler çerçevesinde yaratılacak ulusal bir programla gerçekleştirilebilir. İdeolojik ve politik dayatmalarla çözüm aramak çağa uygun değildir. Bu anlamda şiddet yerine uzlaşmacı olmak sorunların çözümünde esas alınmalıdır.’ Gelde bu işin içinden çık. Durum, tam bir arap saçına dönmüş vaziyete. Bunları dile getirenler, ileri sürdükleri gibi çeştli oluşumlarda yer almış şu veya bu düzeyde siyasetle uğraşmış kimseler. Herhalde siyaset yaptıkları partilerin bir programları da vardı. Anlaşılıyor ki, arkadaşlar bir programa sahip partilerde siyaset yapmışlar, ama o programları ve partileri ideolojiler üstü bulmamışlar! Biraz daha arasınlar, bakalım bulabilecekler mi? Böyle bir siyaset dünyası yoktur. Hele siyasi sorunların çözümünü ‘ideolojik ve politik’ dayatmalardan arındırarak çözmek, belki arkadaşlara nasip olur. Çok açıktır ki, politik sorunların çözümü politik ve ideolojik yaklaşımlarla olur. Arkadaşlar, yazdıklarını bir daha okusunlar, muhakkak bu iddia, onlara da çok komik gelecektir! İdeolojik ve politik kaygılarla hareket etmek, neden hem çağa hem de kendi gerçekliğimize uygun olmasın? Çağa uygunluğun kıstası nedir? Bunu kim belirliyor? Politik kaygılarla hareket etmemek apolitik tutumların ve çözümlerin önünü açmaktır. Varacağı yerde, anayasal vatandaşlık sınırlarını geçmeyecektir!

Hele ideolojik ve politik dayatmalarla hareket etmenin şiddet unsurunu içermediğini, arkadaşların bunu anlamadığını veya birbirine karıştırdığını, hala  hayretle gözlemekteyim.

‘Türkiye’de çoğulcu yapılanmadan yanayız, Kürt yoğunluklu yerlerde ademi merkeziyetçi bir yönetimden yanayız’ Burda, çoğulcu yapılanmadan ne kast ettiği belli değil! Hele neden sadece, Kürt yoğunluklu yerlerde, ademi merkeziyetçi bir  yönetim, taleplerini anlamış değilim. Böyle bir talebi, arkadaşlar neden tüm Türkiye için talep etmiyorlar? Acaba bir bildikleri mi var? Veya böyle bir talebin bir mahsuru mu var?

Deklerasyon bir mantık sistematiğinden yoksun olduğu için, dile getirilen düşünceler ve ileri sürülen talepler de bir karmaşa havası var. Deklerasyona hakim olan mantıkta derinlik yok. Daha ziyade, yüzeysel bir yaklaşımla sorunlar ve talepler formüle edilmiş. Bu durumda da, zaman zaman birbiri ile çelişen, birbirini yadsıyan belirlemelerde bulunulmuş.

Kürt Demokratik Birlik Platformu alt başlığı altında, ‘Uluslararası sözleşmelere bağlı kalacağız’ ifadesinde bulunmuş. Ne demek uluslararası sözleşmelere bağlı kalmak? Kürt Demokratik Birlik Platformunun imzaladığı, uluslararası bir sözleşme mi var ki, platform ona bağlı kalacak? Bir şeye bağlı kalmak için, herhangi bir konuda, bir yükümlülük altına girmeyi gerektirir. Herhangi bir sözleşme veya anlaşmada taraf olmayı gerektirir. Oysa platformun böyle bir durumu söz konusu değil. Platform olsa olsa, devletin yükümlülük altına girdiği sözleşmelerde ve durumlarda, imzalanan yükümlülüklerin yerine getirilmesinde, sivil bir baskı aracı olabilir! Sivil insiyatifler, daha çok devletlerin uluslararası yükümlülüklerinin yerine getirilmesinde, kamuoyunun devlet üzerindeki baskısını arttırmaya çalışır.

Taleplerimiz bölümün de, kimi maddeler birleştirilerek daha öz bir hale getirilebilinirdi. Ancak 5. madde de yer alan; ‘Kürt kültürünü ve tarihini araştırma kurumlarının oluşturulması, varolanların geliştirilmesi’ Burda yaratılan hava ve izlenip, sanki bu kurumlardan kimileri, devlet tarafından oluşturulmuşta, ama geliştirilmemişler, bu da mutlaka yapılmalıymış!

İşin teknik kısmını bir kenara bırakırsak, arkadaşlar bu talepleri ile tüm platformlarda siyaset yapabilirler. Bu taleplerle, her yerde kendilerini ifade etme olanağı bulabilirler, buna kimsenin de itirazı olmaz. Hatta kimi başka çalışmalar da, ileri sürülen talepler, arkadaşların, taleplerinden daha kapsamlı ve ileri düzeydedir! Arkadaşlar daha önce, içinde yer aldıkları yapılarda da, bu talepler rahatlıkla dile getirebilirlerdi. Büyük bir ihtimalle, bunları dile getiriyorlardı. Ama, anlaşılmaz bir nedenle ve yıllar sonra arkadaşlar, ’politik ve ideolojik’  kaygılardan uzak, herkesin üzerinde mutabakat sağladığı’ ulusal bir program’ı aramaya koyuldular! Üstelik, bunca yıl şurda burda siyaset yaptıktan sonra, Kürt sorununda, bir konsensusun yaratılamadığını da, nihayet görmüş oldular.

Kendilerine, herkesin üzerinde mutabakat sağlayabileceği, üstelik BM’lerce temel bir ilke olarak, meşru kabul edilen; Ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesini, programlaştırmalarını öneriyorum. Bu ilke tüm ‘ideolojik ve politik dayatmalardan’ uzak, üstelik meşruiyetini BM’lerden alan ve bütün Kürtlerin aşağı yukarı üzerinde konsensus sağlayabileceği, hiç olmazsa öyle kolaylıkla, kimsenin elinin tersi ile bir kenara itebileceği bir ilke değildir. Aynı zamanda, sorunların çözümünde, zor ve şiddeti red ettiği, sorunu barışçıl ve uzlaşmacı bir yöntemle çözeceği, halkın gerçek iradesinin ortaya çıkmasının ortamını yaratacağı için, tüm Kürt partilerinin programları ile özgürce katılabileceği, ve halkın da, yazgısını özgürce tayin edebileceği, referandum ilkesini programlaştırarak siyasal mücadele de yer almalarını öneriyorum.

Deklerasyonun, çalışma anlayışımız bölümünde, ‘Demokratik yasal mücadele herhangi bir denetime tabbi olmayan illegalitenin anti-demokratik ahlaki ve çalışma anlayışı ile yürütülemez’, diyor.  Bu tutum olsa olsa, öküz altında buzağı aramaya benzemiyor mu? Bir dizi insan, Ankara’nın göbeğinde ‘demokratik’ ve ‘sivil bir girişim’ için bir araya gelmişler, ortak bir platform oluşturmuşlar ve kamuoyuna da neden bir araya geldiklerini deklere eden bir bildirge sunmuşlar. Herşey, açık seçik ortadayken, tutup ta illegalite tartışmalarına girmenin nedeni nedir? Legal bir çalışmanın içindeyim, üstelik illegaliteye de çok karşıyım, haberiniz olsun, demek isteniyorsa, mesaj çoktan yerine varmıştır. Bu tutum, ağzı sütten yanan, yoğurdu üfleyerek yerin, feryadı da olabilir! Tabii paragrafın son kısmı, daha da  ürkütücüdür! Şöyle deniliyor: ‘Şeffaflığı ve açıklığı ilke edinen bireyler, yasal olmayan çalışma yöntemlerine karşı durmak zorundadırlar.’  Evet, yanlış okumadınız, ’karşı durmak zorundadırlar’, bu karşı durma zorunluluğu nasıl ifade ve tahakkuk edilecek? Hangi mücadele yol ve yöntemleri ile platform, illegal örgütlenmelere karşı, mücadele zorunluluğu içinde olacak, elbetteki merak konusudur? Bundan böyle, illegalite, kendini platformun, ‘karşı durma zorunluluğu’na, karşı korumalıdır. Bunu nasıl ve hangi yöntemlerle yapacaksa, şimdiden çarelerini düşünsün. Elbette ki, üzerinde düşünülmesi gereken bir uyarı! Arkadaşlara, kolay gelsin demekten başka, ne denilebilinir?

Adına derin devlet denilen, ama illegal devlet olarak algılanan ve çok kez öyle kabul edilen, ilişkileri bir tarafa iterek, hatta bir dokundurma da dahi bulunmayarak, illegal Kürt örgütlenmeleri ile uğraşarak, işi ahlak zabıtalığı boyutlarına kadar vardırmak, platforma düştü, ne korkunç ve vahim bir sonuç!

Kürt Demokratik Birlik Platformu’nun deklerasyonunda, üzerinde durulabilecek daha pekçok nokta var. Ama sanırım, sorunu genel hatları ile ortaya koyarak meramı mı, anlatabildim. Meseleyi uzatmam, can sıkıntısına yol açabilir. Ancak, umudum ve temenim o ki, arkadaşlar, önyargılı hareket etmeyip, ileri sürülenler üzerinde kafa yorarlar. Eleştiriler de, belki bir haklılık payı vardır diyerek, kendilerini bir gözden geçirirler. Eleştirilere kızıp, yanıt vermeden önce, eleştirilerde, gerçek payı olup olmadığının bir muhasebesini yapmaları dileklerimle.

3 Eylül 2001