Arşiv

 

Bize özgürlüğü fısıldayan bir Mitos'umuz var

İnsanı insan yapan temel özelliklerinden biri, onun kendisi ve çevresi hakkında düşünüp fikir edinebilmesi, en önemlisi de; kendisine ait bir iç dünyasının olduğunu keşfetmesidir.

 

Bu dünya, onun hem içinde, hem de dışındadır. İçindeki Dünya kendisinin dışındadır, çünkü istediği gibi kontrol edip yönlendirememktedir. Örneğin rüyalar görmekte, bu rüyalarda daha önce hiç karşılaşmadığı olaylar, varlıklarla yüz yüze gelmektedir. Bunların gizli, gizemli güçler tarafından yaratılıp yönlendirildiği, bu rüyaların kendisine gönderilen mesajlar olduğu ve onlara uygun davranması gerektiğini düşünür.

 

Gizemli olaylar dışsal dünyada da cereyan etmektedir. Bunlara anlam verememekte, niçin ve ne şekilde meydana geldiklerini anlayamamaktadır. Bu durum, insanı görünen dünyanın dışında, başka bir dünyanın daha olduğu düşüncesine vardırır. İçinde yaşanılan dünya tek değildir, hatta esas dünya da değildir. Bu, olsa olsa; başka bir dünyanın basit bir yansımasıdır..

Bu düşünce ve soyutlama yetesinin gelişimi tabii ki, kısa bir süreyle sınırlı değil; yüz binlerce yılı bulmuştur..

 

Tasavvur edilen bu başka dünya, günümüz dinlerinde inanılan metafizik bir dünya değildir. İçinde yaşanılan dünyanın bir parçası, ama ortada olmayan bir dünyadır. Hissedilen, ama görülmeyen bir yaşam alanıdır.

 

Onları bu düşünceye sevk eden temel öğe, hiç kuşkusuz ölüm gerçeğidir.

İnsanda düşünme yetisi ve bilinç geliştikçe, toplumsal ilişkileri de daha bir karmaşıklaşıp bir ağ halini alır. Birey, toplumun dolaysız bir parçasıdır ve hiç kimse kendisini içinde yaşadığı topluluktan bağımsız düşünemez. O, ancak diğer insanlar sayesinde ve onlarla birlikte vardır. Dolayısıyla topluluktan birinin ölümünü diğerleri, kendinden bir parçanın kopup gitmesi biçiminde algılar. Ölen, biraz da kendisidir. Ve başkasının ölümünde kendi ölümünü de görürür. Ölüm, bu anlamda hem acı veren, hem de korkutan bir olgudur.

 

İnsanoğlu günlük yaşamında karşısına çıkan türlü türlü zorluğu karınca kararınca aşmak için elinden geleni yapmakta ve kısmen de olsa başarıya ulaşabilmektedir. Ancak bir tek ölüme çare bulamamaktadır.

 

Yok olma ve bu durumu engelleyememenin yarattığı çaresizlik duygusu, insanın temel çıkmazıdır.

 

Ne var ki, insanoğlunun sadece mantıki düşünme yeteneği değil, bununla birlikte hayal gücü de gelişir. İşte düşünce gücü ve pratik çabasıyla alt edemediği tüm zorlukları, bu hayal gücü sayesinde aşmaya çalışır.

 

Ölüme bir anlam katılmaya çalışılır. Ölümün mutlaka bir anlamı, bir işlevi olmalı. Bu sorunsala yanıt aranırken, doğal gözlemlerden de yararlanılır. Örneğin mevsimlerin değişimi çok dikkat çekicidir. Adeta doğanın ölüp tekrar dirildiği gözlemlenir. Bu durum, insanda ölümün aslında yaşama hizmet ettiği dugu ve düşüncesini uyandırır. Doğada ölen canlı bir varlık bütünüyle yok olmuyor, başka bir şeye dönüşerek varlığını yeni bir tarzda sürdürüyor. İnsanın da ölümle birlikte gerçekte sadece yeni bir yaşama başladığı düşünülmeye başlanır. Yani bir dünyadan öteki dünyaya bir göçtür bu.

 

Ölümün mutlak olmaması ve yeni bir yaşama temel teşkil ediyor olması, insanın acısını biraz da olsa dindirdiği gibi, onun ölüme yaklaşım tarzını da değiştirir.

 

Her ölüm yeni bir doğuştur; yeni yaşama kapıyı aralayan. Ancak insanoğlu ölüm kadar doğumun da ne kadar zorlu olduğunu, acılarla dolu olduğunu ve hem doğan, hem de doğuran için ne kadar riskli olduğunu günlük yaşamında çok iyi gözlemleyebilmektedir. Doğum heran için ölümle sonuçlanabilir. Yani doğum ölüme, ölüm de doğuma gebedir.

 

Dolayısıyla hem doğuma, hem de ölüme çok iyi hazırlanmak ve onları güçlü karşılamak gerek. Ancak bu şekilde doğum ve olüm sancıları hafifletilebilinir.

 

 

Ölümün insan yaşamı içinde sadece bir defada ortaya çıkmadığı da tespit edilir. Çocukluk, gençlik ve yaşlılık gibi değişik evreler, sadece yaşamın bir evresinden ötekine geçişi değil, aynı zamanda bir evrenin sona erip(yani bir nevi ölüp), öteki evrenin doğuşu şeklinde algılanır. (Tarihin eski çağlarında ve günümüzün ‘'tarihte kalmış'' yerli, içe kapalı küçük topluluklarda bu his daha da güçlü bir şekilde hissedilmiştir).

 

Ancak bu değişim ve dönüşüm sürecinde, başka bir deyimle ölüp tekrar doğma sürecinin kendiliğinden işlemediğinin ayırdındadır insanoğlu. Hayat bir sınavdır; başarılı olmak ve gerekenleri yerine getirmek için zorlu bir sınava girercesine hazırlanmak gerek. Bazı halklarda, çocukluk evresinden gençlik evresine geçilirken, insanların tüm tehlikeli durumlarda olduğu gibi, ölüm duygusu karşısında da gösterdikleri cesaret ve tepkileri sınanır. Yetişkinler toplumuna kabul edilip ava çıkmak için, bu sınavları başarıyla geçmek gerek. Geçemeyen, yeni doğuşu da sağlayamaz. Yeniden doğmak için eskinin başarıyla öldürülmesi gerek. Eski yok olmadan yeni var olamaz.

 

Kendini feda etme duygusunun hayat kaynağı budur. Bir şeylerin yaşatılması için; başka şeylerin kurban edilmesi şart!

 

Bu prensibe göre yaşamak gibi, ölmesini de bilmek gerek. Ölmesini bilmeyen, doğru yaşayamaz. Ölüm korkusunu yenmek için; ölümün nefesini hissetmek gerek. Bu başarı kutsanır, çeşitli etkinlik ve ritüellerle kutlanır. Sınavı başarıyla aşıp toplumun hizmetine sunan, toplumun varlığının sürdürülmesini sağlayan tüm bireyler, bu anlamda toplumun gözünde yücelirler.

 

Kutsal insanların ölümü de kutsanır. Ki bu, yeni bir doğumdur aynı zamanda. Birey ölerek son toplumsal vazifesini yapmıştır. Şimdi sıra toplumdadır. Bireyin yeniden doğuşu başarabilmesi için, ona yardımcı olması gerek.

 

Alt paleolitiğin son sönemleri ile neolitik devirlerde ölüler, tıpkı bir bebeğin anne karnında durduğu gibi bir pozisyonda gömülürlerdi. Yani; yana yatık ve ayaklar dizlerden bükülmuş, karna doğru çekilmiş vaziyette. Ve bu -deyim yerindeyse- cenin, tıpkı ana rahmini andıran büyükçe çömleklerin içinde saklanırdı. Ölünün öteki dünyadaki doğuşu sağlayabilmesi için, gerekli durum sağlanmış demektir. Doğuşun gerçekleştirilmesi ve doğuş sonrası için gerekli malzemeler de ölüyle birlikte gömülürdü. Bu gömütler, aynı zamanda öteki dünyaya ve atalar diyarına gönderilmiş mesaj ve hediyelerdir. Arkalarında bıraktıkları değerlere sahip çıkıldığı, onlara saygıda kusur edilmediğinin göstergeleridir aynı zamanda.

 

Ancak tüm ölülere aynı muamele yapılmaz. Her nekadar başlangıçta insan toplumunda henüz belli bir tabakalaşma gerçekleşmemiş olsa da, toplum içinde insandan insana bir farklılık olduğu bilinci de yavaş yavaş gelişir. Hayata aktif katılıp toplumun ihtiyaçlarını sağlayan ve tanrılar diyarından rüya v.b. aracılığıyla aldıkları ilhamlarla toplumu düzene koyan ve daha iyi yaşamasını sağlayanlar, ötekilerden ayrıştırılır, kutsanır. Kutsal insanların ölümü daha kutsaldır. Onlara ağıtlar yakılır, ruhlarına kurbanlar adanır.

 

 

İnsanoğlu hep eşikte yaşar; her an ölür ve dirilir. Hayat, bir yandan bitmeyen bir matemdir. Öte yandan sonsuz, süreğen bir bayram.

 

İlk insan toplulukları doğa, toplum ve yaşama ilişkin sınırlı bilgilerine rağmen, hayatı hakketiği biçimde yaşamaya çalıştılar. ‘' Sadece yaşayarak'' hayatın tadını çıkarttılar.

 

Hayatta her şeyin bir anlamı vardı. Gizli, sırlı bir anlamı. Görünenin ötesinde bir yüzü, bir ruhu. Her şeyde tanrısal bir doku vardı. Bu yüzden tarihlerinin yeni yetme çağlarında insanlar, tanrıları da doğanın bir parçası sayarlardı. Dağın, ağacın, ırmağın, bir gizem gibi gökte süzülüp uçan kuşun bir barçası. Tek özellikleri kusursuz olmaları ve ölümsüzlükleriydi.

 

Ölümde yaşamı görmekle birlikte, insanoğlu hep tanrılar gibi ölümsüzleşmeyi arzulamıştır. Ölüp ölüp dirilmek, yaşamını başka bir varlıkta sürdürmek yerine, hep yaşamayı ve sadece yaşamayı arzulamıştır. Çünkü her ölüm bir acıdır. Doğum da öyle. Ne doğum, ne de ölüm sancısı çekmek... Bu, rüyaları süsleyen bir arzu olmuştur hep.

 

İnsan ancak tanrısallaşarak, tanrılara ait üstün özellikler kazanıp mükemmel bir yaşam sürdürdürerek ölümsüzlüğe de hak kazanabilirdi. Bu anlamda insanoğlu eksikti, kusurluydu, aşağıydı, güçsüzdü, adeta çaresizdi. Sadece tanrılardan değil, nesneler dünyasından da aşağı görürdü kendisini. Örneğin, kendi gözünde insan, taştan, ateşten, ağaçtan, kuştan daha aşağıdır. Taş gibi sağlam, ateş gibi güçlü, ağaç gibi canlı, kuş gibi sınırsız olmak ister. İnsan bütün evrenin aşağılık kompleksi ve yetmezlik duygusu içinde olan tek varlığıdır. Yerlerde sürünen yılanı bile kıskanır. Yeri geldiğinde dardan kurtulmak için ayağına kapanır, sarılır, başına taç eder.

 

Bir yandan Tanrılara özenip onlara benzemeye çalışırken, öte yandan da yılan gibi çamura batmasını bile becerememekten yakınır. Ölüme an be an hazırlanıp aşmaya çalıştıkça, korkuyla örülmüş ölüm ağına takılır. Sonsuz bir hayat özlemi ile yanıp tutuştukça, gününü bile kurtarmaktan aciz bir pespayeye dönüşür.

 

İnsanoğlu çıkmazının farkındadır. Çözemediği ve sürekli kendisine sorduğu bulmaca ise şu; ‘'Çamura battığımız için mi tanrılara özeniriz, yoksa tanrılara özendiğimiz için mi çamura batarız?''

 

Hayata yerden/çamurun içinden baktıkça da bu çıkmazdan kurtulacağı yoktur..

 

Ama kimin aşağıda, kimin yücelerde olduğu; biraz da hayata nereden baktığına bağlı.Yeryüzünden bakınca yıldızlar yukarıda gözükür, ancak yıldızlardan bakıldığındaysa, yeryüzü doruklarda dalgalanan masmavi bir bayrağı andırır; bütün kainat etrafında pervane olmuş, önünde diz çökmüştür adeta. İnsanoğlu, taptığı, önünde secde ettiği varlıkların hangi düzlemlerde süzüldüklerini/süründüklerini bilseydi, belki de kendisini bu kadar aşağılamaz, hırpalamazdı. Ölümsüzlük adına bedensel varlığını yaşatmayı bu kadar önemsemeseydi; belki de ruhunu bu kadar yaralamazdı.

 

 

Bunu farkeden insanlar, ruhlarını arındırarak ermişlik mertebesine ulaşma ve hayata başka bir anlam, bir derinlik katma arayışı içine girdiler. Kayıp zamanların, altın çağ insanlarının düzeyinin yakalanması arzusu, kirden, çamurdan, yalan-dolandan kurtulma isteğiydi bu.

 

Ölümsüzlük, yüksek mertebelere ulaşarak hayata başka bir gözle bakabilmekti onlar için.. Bu, aynı zamanda yaratıcı güce ulaşmayı, onunla bütünleşmeyi vaad eden bir randevuydu. Gelen olsa da olmasa da bekleyeceklerdi. Yedi yıl, bilemedin on yıl sürse dahi..

 

Ermişlik uğraşı, ölüm ile ölümsüzlük dengesinde ruhun arındırlmasına odaklanırken, aslında kayıp cenneti, altın çağı yeniden keşif çabası; insanoğlunun bir yönüyle de gerçeği arama doğrultusunda (ruhsal bir parametrede bile olsa) pek de yanlış yolda olmadığını gösteriyor.

 

‘'Kendini Bil'' mesajını kendisine hayat parolası yapanların kendini arama, bulma, tanıma uğraşı bitmiyor.

 

Ancak, ‘'Ben kimim?'', ‘'Nereden geldim?'', ‘'Nereye gidiyorum?'' gibi sorulara felsefi yanıtlar bulamayınca, mitolojiye sığınır insanlık. İşin başlangıcını, aslını bilmeden devamını ve sonunu bilemeyeceğini sezinlercesine..

 

Mitolojinin temelinde köken arayışı vardır. Yaşamın anlamı ve gidişatını bilme, geleceğin beraberinde neler getireceğini öğrenme arzusu vardır. Eski çağlarda her topluluğun kendisine has bir mitosu vardı. Köken ve yaradılış mitosu. Kendilerine bu hayatı bahşeden ataların mitosu. Güneş gibi parlak, ateş gibi dost geleceği müjdeleyen mitos. Mitos aynı zamanda her kebilenin, her halkın ölüm korkusunu yenmek ve geleceğini, kimliğini yaşatma arzusunu barındıran bir sığınaktı.

 

Bu mitos herkese, her yerde anlatılmazdı. Toplumun, kabilenin sırrıydı adeta. Bunu öğrenmeye ancak ve ancak hayatını birlikte yaşadığı insanlar için riske atıp başarı sağlayanlar hak kazanırlardı. Çocukluktan ergenliğe geçen gençler bu sırrı öğrenmenin verdiği hazla dolar, büyüdüğünü hissederlerdi. Bu, aynı zamanda onlara özgüven duygusu verir, hayat karşısında daha bir gözü kara durmalarını sağlardı.

 

Günümüz toplumları çoğunlukla mitoslarını kaybetmişlerdir. Çocukluktan gençliğe evrilirken insanlarının kulaklarına ayinler eşliğinde aktaracakları sırları kalmamıştır. Yılgın, bıkkın, yerlerde sürünen nesiller yetiştirmeye mahkum kalmışlardır..

 

* * * * *

 

Gurbet gecelerinde biraz umutsuz, biraz kırgın duygularla yatağıma girdiğimde, uykuya dalış evresinde kulaklarıma bir mitos fısıldanır. Çoktan unutulmuş bir mitos. Bu mitosun bana verdiği inanç ve huzurla derin uykulara dalarım. Sabahları uyandığımda ise mitos, gecenin yaldızlı rüyaları içinde kaybolup tekrar unutulmaya yüz tutmuştur bile.

 

Ama biliyorum, bir mitosumuz var. Bir gün mutlaka gerçekleşecek bir mitos. Gördüğüm rüyalar gibi her seferinde elimden kayıp gitse de, bize özgürlüğü, ateşin dostluğunu, güneşin yürekleri coşkuyla dolduran sıcaklığını fısıldayan bir mitosumuz var.

 

Biraz umutsuz, biraz kırık da olsa yüreğim, bir mitosumuz var kulaklarımda fısıldaşan.

Beni/ bizi, ruhu arınmış erenlerin sevda gibi özgür uçkunluğuna ulaştıracak..

 

Cemal Özçelik

15. Ekim. 2008

 

 

 

 

 

 

 

Kadının Gerçek Tarihi Lilith'te Saklı

Newroz sürecindeki olaylı gelişmeler yeni askeri konsepten bağımsız değil

Ülkemin Ateş Saçlı Kadınlarına Selam Olsun

Karlı Doruklarda Batan Sahte Güneş

Kürt planı mı, Kurt kapanı mı?

Bir Umut İçin Oylar Bin Umut Bağımsız Adaylara!

Devletin yeni konseptine karşı Kürt Ulusal Kongresi şart oldu

Türk Devleti'nin niyeti ve Nêçîrvan Barzani`nin doğru tavrı

Çapemeniya Ereb û Birêz Barzanî

Evren Değişti, Adaletin Yerini Bulması Yakınlaştı!

Fırat Yaslı, Dicle Mahzun

Devrimci Demokrat Gelenek

Kürt Ulusal Sorunu (V) Uluslararası koşulların Önemi

Askeri Konsept Değişikliği

Hedef Tüm Kürdistan

Kürdistan'a Doğru

Nankör Evlat: Terör!

Kürt Ulusal Sorunu (IV) Sığınmacı politikalara son verme zamanı gelmedi mi?

Kürt Ulusal Sorunu (III)
Matruşka Politikalar

Kürt Ulusal Sorunu(II)
Çözüm yolu mutlaklaştırılmamalı!

Kürt Ulusal Sorunu (1) Sorunun adı doğru konulmalı

Benim İçin DDKD'nin Anlamı

Güneşin çocuklari kazanacak

Jijan jiyîn e..

Tarihten ders çıkartmak

Medya Rüya Değil
Vizyon Eksikliği
Medkom Çevresi
Artık Kurban Vermek istemiyoruz!
Bu Sefer Farklı Olabilir
Küçük Kaygılar Büyük ideallerin Önünü Kesmemeli
Doğrusu neyse o yapılmalı, fazla söze gerek yok