S. Çiftyürek
TEVKÜRD Yürütme Kurulu Üyesi
ABD'nin Avrasya Stratejisinde Türkiye ve Kürdistan

Son günlerde; ABD ile Türkiye arasındaki ilişki trafiğinin yeniden yoğunlaşması; Kerkük referandumunun altı ay ertelenmesinde, ABD'nin belirleyici rol oynaması ve ABD'nin Kerkük siyasetinde Türk siyasetinin izlerinin hissedilmesi; Rice'nin Kerkük ziyaretinde M.Barzani'nin tepki olarak kendisiyle görüşmemesi; Türkiye'nin sınır ötesi operasyonunda ABD'nin istihbarat ve hedef koordinatlarını vermesinin yanı sıra Güney Kürdistan hava sahasını açması; gelişmelerin odağında yer alan PKK'nin “ortak düşman” ilan edilmesi gibi bir dizi gelişme yaşandı, yaşanıyor. Bu ve benzer gelişmelerin yaşandığı süreçte Kürt ulusal hareketi, ABD'nin Kürt/Kürdistan sorunundaki politikalarını sorgulamaya başladı. Türkiye ve Kürdistan dengesinde ABD her iki tarafın elini tutmaya devam ediyor mu yoksa bugün terazinin ağırlık kefesine yeniden Türkiye'yi mi oturttu? Dolayısıyla ABD, Kürtleri yeniden yüzüstü bırakmaya doğru ilk adımları mı atıyor? ABD'nin, Türkiye ve Kürdistan ilişkiler dengesinde değişim var mı, varsa değişim ne yöndedir?

 

ABD'nin Avrasya ve bunun bölgesel versiyonu olan Ortadoğu stratejisinde dün denkleme dahil edilen Kürdistan, bugün denklemin dışına mı çıkarılmak isteniyor? Kısacası bu yazıda ABD stratejisinde Türkiye ve Kürdistan'ın yerini yeni gelişmeler ışığında ele alacağız. Ancak bugünü daha iyi kavrayabilmek için, ABD'nin Avrasya stratejisinin ana çizgilerine kısaca bakmakta yarar var.

 

I- 21.yy'a girerken kapitalist sanayi uygarlığının enerjide esas fosil (petrol, doğal gaz, kömür) enerji kaynaklarına bağımlılığı halen devam ediyor. Dolayısıyla emperyalist güç odakları arasında enerji kaynaklarının nasıl paylaşılacağı sorunu kendi aralarındaki kavganın başlıca nedenidir. Enerji kaynakları belirleyici olarak Avrasya'dadır. Doğal olarak 21. yüzyılda üzerinde hesaplaşma yaşanacak coğrafya da esas Avrasya'dır. Avrasya'nın önemi yeni keşfedilmiyor. İngiliz jeopolitik bilimci Sir Harold Mackinder taa 1904 yılında “Avrasya'ya hükmeden dünyaya hükmeder” demişti. Bu saptama ABD'nin 21.yy stratejisinin temelini oluşturur. Zaten ABD'li strateji uzmanı Brezezinski'de “Büyük Satranç Tahtası” adlı kitabında ABD için “21.yy' da en önemli stratejik ödülün Avrasya üzerinde kontrol tesis etmek” olduğunu belirler.

 

II- Avrasya deyip geçemeyiz. Balkanlar'dan Japonya'ya, Rusya'dan Mısır'a dayanan ve Çin, Hindistan, Rusya gibi hem ekonomik hem de coğrafik olarak dev büyüklükte ülkeleri içeren Avrasya; 21.yy politikalarını etkilemekten öte, onu belirleyen stratejilerin üzerinde üretildiği coğrafyanın adıdır. Dolaysıyla Avrasya'nın jeopolitiği ile yüzleşiyoruz.

 

Jeopolitik, tanım olarak en genel anlamıyla devletlerin coğrafik özellikleri ile siyasetleri arasındaki ilişkiyi inceleyen bilimdir. Jeopolitik büyük ya da küçük belirli bir alanda coğrafyanın siyaseti yönlendirmesi ya da hükümetlerin kendi siyasetlerini coğrafyanın verileri ışığında şekillendirmesidir. Başka bir ifadeyle jeopolitik; bir devletin dış politikası başta olmak üzere politikalarının coğrafya, ekonomi, nüfus vb. açılardan incelenip belirlenmesidir.

 

Bu perspektifle bakıldığında son yıllarda jeopolitik ile ilgili yapılan tartışmaların genel olarak Avrasya özelde de Kafkasya, Hazar, Orta Asya ve Ortadoğu üzerinde yoğunlaşması tesadüf değildir. Zaten ABD'nin Avrasya stratejisinin ön adımlarını da Kafkasya-Hazar-Orta Asya-Ortadoğu'da geliştirmesi yine tesadüf değildir. Tüm bunlar Avrasya jeopolitiğinin gereği olarak geliştirildi.

 

ABD'nin başını çektiği bloğun hedefi, Avrasya üzerinde egemenlik kurma stratejilerine karşı duran Rusya ile Çin merkezli direnci kırmaktır.

Kapitalizm ile birlikte Batı merkezli hale gelen dünya ekonomisinin giderek Doğu merkezli dünya haline gelmesinin verileri güçleniyor. Çin, Hindistan, Rusya merkezli bir dünyanın ABD ve AB merkezli bir dünyayı geride bırakacağının verileri güçleniyor. Artık Asya, bugünden küresel ekonominin de ağırlık merkezlerinden biri haline geldi, geliyor. Ekonomi, Batı'dan Doğu'ya doğru kaymaktadır.

 

III-Rusya ile Çin'in başını çektiği Şenghay İşbirliği Örgütü'nün (ŞİÖ) Asya üzerindeki etkisini kırabilmek ABD'nin ana hedefidir. Bu amaçla Rusya'nın Güney'den kuşatılarak Kuzey'e doğru hapsedilip etkisizleştirilmesi için bir dizi ekonomik, askeri adımlar geliştirilmiştir. Bu adımların başında:

 

NATO'nun Doğu Avrupa, Baltık ve hatta Güney Kafkasya'ya doğru genişletilmesi; Kafkasya ve Orta Asya enerji kaynaklarının Batı'ya taşınmasını sağlayacak Doğu-Batı enerji koridorunun vanaları üzerinde Rus egemenliğinin kırılması amacıyla Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı başta olmak üzere enerji nakil hatlarının geliştirilmesi; Rusya öncülüğündeki Bağımsız Devletler Topluluğu'nun nüfuz alanını daraltmak için; GUUAM (Gürcistan, Ukrayna, Özbekistan, Azerbeycan ve Moldovya)'ı oluşturarak, bu beş ülke arasında ticari, enerji, askeri işbirliğinin geliştirilmesi;

 

Azeri-Ermeni ihtilafında devreye girerek Rusya'nın Güney Kafkasya'daki rolünün zayıflatılmasını amaçlayan “Kafkasya İstikrar Paktı'nın” oluşturulması; hatta Türkiye'nin AB aday üyeliğine alınmasında ABD'nin sağladığı desteği de bu çerçevede algılamak gerekiyor.

 

IV- Konumuz açısından ABD'nin Avrasya stratejisindeki Türkiye ve Kürdistan'ın yeri önemliydi. Bu açıdan baktığımızda ise şunları görüyoruz:

 

ABD, Avrasya'yı denetleyebilmek için bölgenin güçlü devletleri ile kendi çıkar belirleyiciliğinde olmak şartıyla ittifak kurmak ya da zaten ittifakta olanlarla bu ilişkileri yeniden şekillendirmeyi hedefledi ki bunların başında da Türkiye gelir.

Türkiye'ye; jeopolitik konumu, bölgenin en güçlü devleti olması ve ayrıca İslam kimliğine karşılık temsili parlamenter demokrasi ile yönetilmesi nedeniyle İsrail ile birlikte ABD'nin Avrasya stratejisinde de önemli bir yer verilecekti.

 

“ABD'nin izlediği Avrasya stratejisinde Türkiye'ye biçilen kilit rolün ne olduğunu Brezezinski ‘Büyük Satranç Tahtası' adlı kitabında şöyle belirtiyordu: ‘Türkiye Karadeniz Bölgesini stabilize eder. Karadeniz'in Akdeniz'e geçişini kontrol altında tutar. Kafkaslarda Rusları dengeler. NATO'nun güney ayağı olarak hizmet eder' diyordu.

 

Clinton'un Ulusal Güvenlik Danışmanı Sandy Berger de ABD'nin 2000'li yıllardaki stratejisinde Türkiye'nin yerini Brezezinski'ye paralel görüşlerle şöyle ortaya koyuyordu: ‘Türkiye ABD ilişkisi soğuk savaş döneminde olduğundan daha önemli. Türkiye coğrafya, nüfus, dini çeşitlilik nedeniyle 21.yy'da ya bir köprü Doğu ile Batı arasında, İslam dünyası ile İslam olmayan dünya arasında bir demokratik istikrar köprüsü olacak. Veya komşularına ve bölgeye ilişkin bir istikrarsızlık, bir ihtilaf kaynağı olacak' diyor.” (S. Çiftyürek Emperyalizmin Avrasya Stratejisi Ortadoğu ve Kürdistan, sy. 17,18 Gün Yayıncılık). Ek olarak Türkiye'nin, ABD'nin Komünizme karşı mücadelede denenmiş 40 yıllık müttefiki olduğunu unutmayalım.

 

ABD Avrasya stratejisine, Kürdistan'ı/Kürtleri de (ama elbette bugün esas Güney Kürdistan'ı) denkleme dahil etti. Çünkü eğer Ortadoğu, Avrasya'nın adeta kalbiyse, Kürdistan da Ortadoğu'nun merkezidir.

 

Ortadoğu, Avrasya'nın önemli bir bölgesidir. Öyle ki “Doğu ve Batı, Kuzey ve Güney, gelişmiş ve az gelişmiş ulusların az veya çok buluştuğu fakat çatışmaların hiç eksik olmadığı Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarının birleştiği, Türk boğazları vasıtasıyla Karadeniz'i Akdeniz'e, Süveyş Kanalı ile de her iki denizi Hint Okyanusu'na bağlayan stratejik konumda bir bölgedir.” (Arman Kuloğlu, Avrasya Dosyası, sayı: 4, sy;15)

Bu saptama, Ortadoğu'nun Avrasya stratejisindeki önemini belirler, zaten bu önem nedeni ile ABD de Avrasya stratejisinin bir parçası olarak Büyük Ortadoğu Projesini (BOP) oluşturdu. Kürdistan ise en başta jeopolitik konumuyla emperyalist stratejide dün de, bugün de önemli bir yer işgal ediyordu. Daha somutta Kürdistan:

•  Petrol başta olmak üzere, sahip olduğu enerji kaynakları;

•  Doğu-Batı enerji koridoru olarak ifade edilen Bakü-Ceyhan boru hattının büyük kısmının K.Kürdistan'dan geçmesi;

•  Emperyalist güçlerin 20. özellikle de 21.yy'da egemenlik kurmak istedikleri iki temel bölge olan, Kafkasya ve Ortadoğu'yu birbirine bağlayan coğrafik konumu;

•  Kürt ulusal hareketinin; Irak Saddam rejimine karşı olduğu gibi, İran rejimine karşı da ABD'nin potansiyel müttefiki olma konumu ve ayrıca ABD'nin 40 yıllık müttefiki Türkiye'yi de gerektiğinde “hizaya getirme”de dengeleyici bir güç olması;

•  İsrail stratejisinde ise, Kürt ulusal hareketinin İran, Irak rejimlerini istikrarsızlaştırmak ve önemlisi “Verimli Hilal” üzerinde uzun vadede denetim kurmada potansiyel müttefik olarak algılanması;

•  ABD ve Batı stratejisinde, ayrıca İslam coğrafyasında parlamenter temsili demokrasisi ile yönetilen ve Batı'nın politik değerleri ile şekillenmiş yeni bir modelin yaratılmasıdır Kürdistan.

•   

Bunlara Kürt halkının sahip olduğu nüfus niceliğiyle orantılı devletleşmemiş çok az sayıda halklardan biri olduğu ve 100 yılı aşkın bir süreden beri süren ulusal özgürlük mücadelesinin devletleşme yönünde barındırdığı açlık da eklenince; Kürt ulusal potansiyelinin ABD'nin bölgeye dönük stratejisi içerisindeki yeri ve dolayısıyla ABD'nin Avrasya stratejisinde, Türkiye'nin yanı sıra Kürdistan'a da yer vermesinin dayanakları az çok anlaşılır.

 

Yukarıda özetlediğimiz tablo, ABD açısından aynı stratejide hem Türkiye'ye hem de Kürdistan'a birden yer vermesinin zorluklarını da sergiliyor. Çünkü aynı Avrasya stratejisinde hem Türkiye hem de Kürt ulusal hareketinin elini birden tutmak sanılanın ötesinde çetin sorunları barındırır. Bu nedenle “ABD Kuzey Kürdistan'da Türkiye'nin tezini desteklemiş, buna karşılık Güney Kürdistan'da Kürtlerin özerk ya da federal bir Kürt devletinin oluşturulmasına Türkiye'yi ikna etmekten çok fiili bir olguyla yüzyüze bırakmıştır.( S. Çiftyürek a.g.e sy 19) Daha somutta A. Öcalan'ı, Türkiye'ye teslim ederken Kuzey Kürdistan'da Türkiye tezine yakın durduğunu pratikte sergileyen ABD, Güney Kürdistan'daki devletleşme hedefine ilişkin ise Türkiye'yi bir nevi bariyerlemiştir. Yani ABD, Güney Kürdistan'ı denkleme dahil ederken, Kuzey Kürdistan'ı dışında tutmuştur. Bu durum halen özü itibarıyla devam ediyor. Ancak ABD, politikasında düşük vitesle de olsa Kuzey Kürdistan'ı da denkleme dahil edeceğinin kimi verilerini açığa vuruyor.

 

Özetle ABD Avrasya stratejisinde ve bunun Ortadoğu versiyonu BOP içerisinde hem Türkiye'nin hem de Kürt ulusal hareketinin (esas Güney'in) elini tutarak yol almayı planlamıştı. Bu planda bazen Güneyli Kürt Federe Devleti'nin (KFD) bazen de Türkiye devletinin yeri ağırlık kazanıyorsa da, ABD ne Türkiye'den ne de bölgedeki yeni müttefiki Güneyli KDF'den vazgeçmek istemiyor. Son aylardaki gelişmeler, ABD'nin sınır ötesi operasyon için Türkiye'ye izin ve istihbarat desteği vermesi, PKK'nin Kandil'den çıkarılmasının ötesinde silahsızlandırmada Türkiye'ye destek vermesi gibi adımlar, ABD yönünde Avrasya stratejisinin temel bileşenlerinde köklü bir tutum değişikliği olarak görülemez.

 

Avrasya stratejisinin ABD yönünde beklenilmeyen sonuçları olarak; Rusya'nın ekonomik ve askeri açıdan güçlenmesi, yıllar sonra Rus uçak gemilerinin yeniden sıcak denizlere inmesi; ŞİÖ'nün Asya özellikle de Orta Asya üzerinde etkisinin büyümesi; zayıflatılması hatta Irak'tan sonra askeri operasyonun hedefi olan İran'ın da ekonomik olarak güçlenmesi ve “Şii Hilal”i üzerinde siyasi etkinliğinin büyümesi gibi gelişmeler; ABD için Türkiye'nin önemini yeniden güncelleştirdi, ancak bu güncelleşmeden hareketle ABD'nin Kürtleri (Güneyli Kürtleri) denklemin dışına iteceği sonucu çıkartılamaz.

Bu genelin ışığında son siyasi gelişmeleri ele alabiliriz:

Birincisi; aylardan beri geliştirilen “Ordu Kuzey Irak'a” kampanyası nihayet ABD'nin sağladığı teknolojik destekle gerçekleşti. Türk ordusu dosta düşmana gücünü gösterdi! Komşularına elbette devletleşme yolunda adım atan Güneyli Kürtlere, ellerinin nasıl da “ağır” olduğunu gösterdiler(!)

 

Operasyonun hemen ardından askeri ve sivil yetkililer basına PKK'ye ağır darbe vurduklarını içeren demeçler verdiler. “PKK artık ayağını denk alsın. Unutmasın ki artık bizim için PKK'nin oradaki varlığı ve hareketleri BBG gibi. Yeter ki vurma imkanları sağlansın. Oraları artık avucumuzun içi gibi biliyoruz” diyor Genel Kurmay Başkanı. Başbakan Erdoğan da operasyonun ardından kendisini öylesine kaptırdı ki “Türkiye dikkate alınmadan değil bölgemizde; dünyada da bir şey yapılmayacağını, hesap yapılmayacağını söylüyoruz” diye açıklama yaptı. Hürriyet gazetesi yayın yönetmeni E. Özkök ise, “Türkiye güçlü bir ülkedir. Bölgenin süper gücüdür. Türkiye İsrail'den de büyük bir güçtür” İsrail kıyaslamasıyla Türkiye'nin nasıl da büyük bir güç olduğunu yazdı (!)

 

ABD operasyon için istihbarat, koordinat verecek, hava sahasını açacak ve “aha şurayı vurun” diyecek, bunu yerine getiren Türk Hava Kuvvetleri de başarılı operasyon gerçekleştirmiş olacak(!)

 

Şunu belirtmekte yarar var: Türk ordusu onlarca uçak ve kara gücüyle boşuna gövde gösterisinde bulunuyor. Kürtlere, Kürt ulusal hareketine gücünü göstermek istiyorsa buna gerek yok! Kürt ulusal hareketi Türk ordusunun güçlü olduğunu biliyor, tanıyor. Ama güçlü olmakla haklı olmanın farklı şeyler olduğunu ve askeri olarak güçlü olmanın her zaman siyasi olarak da güçlü olduğu manasına gelmediğini ve dolayısıyla her şeyi çözmediğini de biliyor. Türk ordusundan daha güçlü sömürgeci orduların halkların haklı ulusal, siyasal direnişleri karşısında nasıl işlevsizleştiklerini de biliyor.

 

Bekir Coşkun operasyonu özetlemiş: “Birincisi herkes memnun. Tayip memnun, operasyon yapılacak dedi yapıldı… PKK memnun; kimsenin burnu kanamadı… Askerler memnun; hedef vuruldu… Türk halkı memnun; istediği oldu… Kürtler memnun; korktukları olmadı… keşke bütün savaşlar böyle olsa. İsabet tamam, hedef sağlam” diyordu. (19.12.07 Hürriyet gazetesi)

 

Kürtler memnun belirlemesi hariç Coşkun'un operasyon analizi genel hatlarıyla doğru. O halde böylesine yüksek maliyetli operasyon neden yapıldı, yapılıyor?

 

a-Tabandan tırmandırılan ve sınır ötesi operasyona şartlandırılan şoven milliyetçi dalgayı yatıştırmayı amaçlıyor. “Ordumuz güçlüdür, cezaları verildi”

dedirtmek ve kışkırtıcı medyanın da katkısıyla militarize edilen kitleyi yatıştırmak için böylesine ürpertici savaş görüntüleriyle operasyon kamuoyuna yansıtılıyor.

 

b- Operasyonla Bush ve Erdoğan'ın 5 Kasım'daki anlaşmasının gereği olarak Türk hükümetinin atacağı kimi siyasi adımlar için hükümetin eli güçlendirilmek isteniyor. Bush ile Erdoğan PKK'nin silahsızlandırılması ve Kandil'in Türkiye'ye dönük saldırı mekanı olmaktan çıkartılması üzerinde anlaştıkları görülüyor. Bugüne kadar ve halen de kendisi için esas tehlike olarak Güney'deki Kürt Federe Devleti'ni, PKK'yi ise ancak Kerkük'ten sonra üçüncü tehdit olarak gören ve PKK'nin Kandil'deki varlığını Güney'e müdahale için gerekçe sayan Türkiye rejimi; Kandil'in boşaltılmasını ve PKK'nin silahsızlandırılmasını gerçekten istiyor mu? Hayır! Daha çok ABD ile varılan anlaşma gereği bu noktaya sürüklendiği görülüyor. Çünkü PKK'nin silahsızlandırılmasıyla beraber Türkiye'nin Kürt sorununda kimi siyasi adımları atması da aynı anlaşma paketi içerisinde yer alıyor. D. Bahçeli, D. Baykal'ın sık sık Erdoğan'a “dilinizin altındaki baklayı çıkarın” baskı ve çağrısının esas nedeni budur.

 

c- Yapılan operasyonun şekli ve sürdürülen diplomasi trafiği iyi irdelendiğinde görülür ki; ABD, PKK'nin silahlı varlığının (özellikle de Türkiye'ye dönük boyutunun) tasfiye edilmesinden yanadır. Fakat ABD, bu tasfiyenin bir fiziki imhaya yol açmadan “mümkünse siyasi bir düzenleme ile PKK'lilerin K. Irak'tan ayrılmasını, dolayısıyla hükümetin de siyasi çözüme yönelmesini” istiyor. ABD'nin yol verdiği operasyon ve baskılarla, PKK kadrosunun doğrudan hedef alınması yerine barınma, lojistik destek alanları, telekomünikasyon ve teknolojik alt yapısının hedef alındığı görülüyor. Yapılan açıklamalar da bunu doğruluyor. Kısacası bombardıman bir yandan PKK üzerinde silah bıraktırmanın baskı ve kuşatmasını artırmak, diğer yandan hükümetin af ve kimi siyasi adımları atmada elini güçlendirmeyi hedefliyor.

 

Büyük gürültü kopartılarak ve onlarca uçak, yüzlerce tankla sürdürülen operasyonla kamuoyuna verilen mesaj; “PKK'yi askeri olarak ezdik, yendik” dedirtip siyasi af dahil kimi siyasi adımların yolunu açmak. Hatta Suriye de bu sürece çekilmek isteniyor. PKK kadrolarının önemli bir bölümünün Suriye Kürtlerinden olması nedeniyle Suriye'nin de siyasi bir af hazırlığında olduğu söyleniyor.

 

İkincisi; Bush-Erdoğan görüşmesi PKK'nin silahlı yapısının tasfiyesi ile birlikte Türkiye'nin Güney'deki Kürt Federe yapısının tanınmasını da içeriyor. Görüşmenin ardından Türk basınında Güney'e, Barzani'ye dönük üslupta yaşanan yumuşama bunun ilk işareti. Ancak Türkiye rejiminde Güney'deki Kürt yapısının tanınmasına ilişkin halen netleşmiş bir tutum yok. Güney, Türkiye için stratejik olarak tehdit sıralamasında halen birinci sırayı mı işgal ediyor; yoksa tanınacak komşu bir dostu mu? Görünen şudur; birincisinden ikincisine doğru bir eğilim söz konusu. Erdoğan ile Gül'ün demeçleri ve Büyükanıt'ın “modern anlamda bir federasyonun artık tercih edilebileceği” vurgusu, Güney'in tanınmasının elbette Kerkük'süz tanınmasının ilk sinyalleridir. Fakat en başta Kerkük'ün nihai statüsü netleşmeden Türkiye'nin Güney'e bakışı da netleşmeyecek.

 

Üçüncüsü; Türkiye rejimi, ABD ile anlaşmasına rağmen Kandil'i bombalarken PKK üzerinden Güney'deki Kürt siyasetine de “ben böylesine güçlüyüm, Kandil'i vurabildiğim gibi Erbil ve Süleymaniye'yi de vurabilirim” mesajı veriliyor. Zaten M. Barzani'de “Kandil'in bombalanmasını Erbil, Süleymaniye'nin bombalanması olarak algılıyoruz. Bizi düşmanlarıymış gibi görenler şunu iyi bilsinler ki, düzenledikleri saldırılar belki bize zarar verebilir; fakat hiçbir şekilde irademizi kıramaz, inancımızı ortadan kaldıramaz” diyerek verilen mesajı doğru algılayarak yanıtladı.

 

Dördüncüsü; böyle bir rejim PKK'nin silahsızlanmasını ve Kandil'in boşaltılmasını yani Kürt sorununun tüm çıplaklığı ve derinliği ile siyasallaşmasına yol açacak böyle bir adımın atılmasını ister mi? Hayır! Çünkü bırakılan silah ile paralel siyasal zeminde güçlenecek olan Kürt ulusal hareketiyle yüzleşmeye hazır değil. Hele hele Güney'deki Kürt Federe Devletini halen birinci, stratejik tehdit olarak algılayan ve PKK'nin Kandil'deki varlığını Güney'e müdahale için gerekçe sayan Türkiye rejimi, PKK'nin silahlı tasfiyesini neden istesin? Bunları bilen ABD, PKK'yi silahsızlanmaya zorlayarak Türkiye'nin elindeki gerekçeleri almak istiyor olabilir.

 

Türkiye rejimi hangi şartlarda PKK'nin silah bırakmasını ister? Hiçbir siyasal, ulusal talep ileri sürmeden teslim olan, çökmüş ve kendisiyle birlikte Kürt ulusal mücadelesini de uzun yıllar çöküşe sürükleyecek PKK'nin silah bırakmasından yana olur. Bunu ise ne PKK ne de ulusal demokratik hareket kabul etmez, etmemelidir.

Özetle Türk rejimi Kürt sorununda halen çözüme yönelmekten uzak duruyor.

 

Beşincisi; mücadelenin esas tarafı ve sahibi olan Kürt ulusal demokratik hareketinin ve özelde de TEVKURD' un önümüzdeki süreçte ne yapacağı önem kazanıyor. Bu açıdan öne çıkan belli başlı görevleri şöyle özetleyebiliriz:

 

*Kürt ulusal hareketi gerek tek tek parçalarda gerekse parçalar arasında birlik olamamanın bedelini her dönem çok ağır ödemiştir. Kürt ulusal hareketi, bu gerçeği bilerek dört parçada birlik ve dayanışmanın mücadeledeki öneminin bilinciyle davranabilmelidir. Parçalar arası dayanışmayı örecek mekanizmaların yaratılması göreviyle bugün daha yakıcı olarak yüz yüzeyiz.

 

*Kuzey özelinde de, Kürt ulusal hareketinin önündeki en acil görev, büyüğüyle küçüğüyle ve bütün farklı siyasal dinamikleriyle ortak ulusal payda üzerinde birliği sağlamaktır. Burada herkese ama en başta da DTP'ye sorumluluk düşüyor. Kuzey'de kendi iç birliğini sağlamış ve Güney başta olmak üzere diğer parçalardaki ulusal demokratik hareketle dayanışma içinde olan ulusal hareket çok şeyi başarabilir. Elbette demokrasi ve özgürlük mücadelesinde Türkiye demokrasi güçleriyle birlikte davranmanın önemini unutmamak kaydıyla!

 

*AKP'nin Kürt sorununda Kemalist, şoven rejimden farklı bir politikasının olmadığı ve özellikle Ordu ile örtüşen bir siyaset geliştirdiği, sadece Kürt halkını yanıltmak için görünürde Ordu'dan farklı davrandığı göz önüne alınarak, izlediği tüccar siyasetinin teşhir edilmesi bir başka görev olarak önümüzde duruyor. Bu çerçevede başta Diyarbakır Belediyesi olmak üzere yerel seçimlere ortak bir politikayla girmek gerekiyor. TEVKURD zaman geçirmeden yerel seçimler ve kimi acil talepleri içerecek bir eylem programı ile Kürt ulusal hareketine somut bir çağrıda bulunmalıdır. Kürt ulusal hareketi, rejimin affetmeyi bile çok gördüğü, affetmek yerine diz çöküp teslim olmalarını hedeflediği “eve dönüş yasası” gibi politikalarını reddetmelidir. Kürt sorununda siyasal affı da içeren bir reform paketi ile Kürt ulusal hareketini ortak politik mücadeleye çağırmalıdır.

Ocak 2008