Eksik olan zeka değil, şefkat ve insanlıktır
Ortalama bir insan rüzgârda savrulan ince bir yaprak gibidir, zihni nereye
sürüklerse oraya gider.Yada zihni kontrol eden mekanizmalar onu nereye
sürüklerse oraya gider. Iki dakika sonra ne düşüneceğini, hangi duygunun
etkisi altına gireceğini bilemez. Oysa amaç ister ruhani, ister maddi olsun,
hedefine gitmek isteyen insanın atacağı ilk adım zihinsel ve duygusal
hâkimiyettir.
Bir süreden beri, kuşku duyulması gereken, oldukça kaygan bir görüş rağbet
kazanıyor. Milliyetçilik üzerinden tehlikeli oyunlar oynanıyor. Etnik
milliyetçilik söylemi üzerinden yürütülüyor. Bu "başka bir sürünün
koyunları"na yönelik milliyetçilik ve vatanseverlik adına toplumsal
gerilimin derinleştirilmesi, toplumsal farklılıkların gerilimin malzemesi
olarak kullanılması, bir paranoyik reksiyona dönüştürülmektedir. Bu görüş pek
basit bir akıl yürütmeye yaslanmakta:akıldışına, paranoyak olaylara
götürmektedir; eğer paranormal olgulara ve Gizemciliğe, Gizliciliğe olan
ilgiyi durdurmazsak, özgürlük ve demokrasi tehdit altına girer, bir başka
ırkçı rejimi koruyan iktidara gelebilir. Bu aptal akıl yürütme bir süredir
azami etkiyle kullanılmaya çalışılıyor.
Güncelde yaşanan uygulanan konsantre düşüncenin gücü herkesçe bilinir ve
kabul edilir. Fakat ortalama insan bu gücün küçük bir parçasını bile düzgün
bir şekilde kullanmaz. daha iyisi kendine, neden başka türlü düşünmeyip
belli bir biçimde düşündüğünü veya düşündürültüğünü açıklayamaz. Gerçekten
iradesini kullanarak zihnini can sıkıcı veya takıntılı bir düşünceye
kapatabilir mi? Düşünceleri ona nereden geliyor?
Bir makineye hâkim olmak, onu kontrol etmek, onu harekete geçirmenin, hızını
belirlemenin ve nihayet gerek duyduğumuzda durdurmanın mümkün olması
anlamına gelir. Disipline olmuş bir zihnin gerek duyduğu şey de budur.
Gerçek konsantrasyon dikkatimizin bütününü, yönlendirme yeteneğinden ibaret
değildir, daha ziyade düşünme makinesini durdurma ve durur halde ona
bakabilme yeteneğinidir. Bir zanaatkâr ellerinin ona itaat edeceğine,
ihtiyaç duyduğu hareketleri eksiksiz yapacağına tam bir güven besler.
Gerçekten de ellerinin herhangi bir anda istediği şeyleri yapıp
yapmayacağından endişe etmeden, düşünmeden çalışır. Böylesi şartlarda eller
ve diğer organlar, bir sakatlıkları yoksa kendilerine özgü eylem alanlarında
uyumlu birimler olarak işlerler. Şu anda yaşanan milliyetçilik dalgası bu
durumu yansıtmaktadır.
Şimdi bedeninizin belli bir kesiminin beyninizin kontrol merkezinden gelen
uyarılara itaat etmeyi reddettiğini düşünün. Örneğin, elleriniz
susadığınızda bir bardak su doldurmak yerine bir sigara yaksın veya hareket
etmeyi tümüyle reddetsin. Kuşkusuz böyle bir elin faydasız olduğunu
düşüneceksiniz.
Mutlak bir kesinlikle her zaman yalnızca istediğiniz zaman ve istediğiniz
şey üzerine düşündüğünüzü, dolayısıyla duygularınızın ve düşüncelerinizin
bilincinizin ışığına nereden geldiklerini bildiğinizi söyleyebilir misiniz?
Düşüncelerinizin zihninize girmesini engelleyip zihninizdeki düşünceleri
orada istediğiniz süre boyunca tutabilir misiniz?
Demek ki ortalama insan , zihnini ve düşüncelerini kontrol edemez. Hayatı
ulaşabileceği ve kavrayabileceğinin ötesinden gelen bir şeyi kabul etmek ve
kullanmakla geçmiştir.
Konsantrasyonu uygulamalı olarak etüt etmek bizi sadece sonuçların değil,
sebeplerin de dünyasına götürerek kontrolsüz düşüncelerin ve duyguların
köleliğinin ötesine yükseltir.
Dalgalar sürekli biçim değiştirir, hatta nehir bile yatağını değiştirir.”
Faşizmi anlayabilmek ve açıklayabilmek için, doğrudan maddi ve ekonomik
ölçütlere bağlı birçok değerlendirme yapılmıştır. En azından bu
değerlendirmeler kadar çok sayıda olan, olağan sosyo-ekonomik olguların
ötesini irdelemeye ve milliyetçiliğin, ırkçılığın sıra dışı kökenlerini
araştırmaya kalkışan diğer yöntemler de ele alınmıştır. Sorun, Faşizmde de
zaman zaman birbirleriyle çelişen birçok farklı uygulamanın bulunmasında
yatmaktadır.
Faşizm oldukça geniş bir siyasi akımlar yelpazesine, özellikle bilgisiz
karşıtları tarafından, yapıştırılan bir etikettir. Faşist akımların bir
kısmı kollektivist ya da korporatist (Çıkar grupları) iken, diğerleri
köktenci bir bireyciliği savunmakta; bir bölümü aşırı Püriten (baskıcı ruh
hali) iken, diğerleri tüm ahlak sınırlarını reddetmekte; bazıları
emperyalist iken, diğerleri içedönüklüğü seçmektedirler.
Sağ" ve 'sol', "liberal" ve "muhafazakâr", "ilerici" ve "gerici"
terimlerinin anlamları çok net değildir. Politik gündemde genellikle
ideolojik yelpazenin her iki yanında çeşitli unsurlar bulunur ve sözcüler,
içeriklerine bakmaksızın, bunları "sağ" veya "sol" diye sınıflandırır. "Sağ"
ve "sol", "ilerici" ve 'gerici' terimlerinin tanımları sık sık değişir,
böylece, bugünün gerici görüşü yarının ilerici görüşü hâline gelir. Örneğin,
Naziler Marksizmden çok etkilenmişlerdir ve komünistler, tıpkı Naziler gibi,
otoriter yönetim biçimlerini benimsemişlerdir. Hem komünistler hem faşistler
devleti ve toplumu içine alan bir "organik birlik"i savunmuşlar; Önceki
kavramda devlet ve toplum kişisel güvene ve bilgiye dayanmaktadır. Sonraki
kavramda ise devlet ve toplum kurumsal güvene ve kurumlardaki güvene
dayanmaktadır. Kimi devlet ve toplum kişiselleştirilmiş ve yerelleştirilmiş
adâlet konseptine dayanırken; kimi soyut kurumlaşmış adâlet konseptine
dayanmaktadır. Kimi sosyal geleneklere dayanan bir toplum iken, duruma göre
işine geldiği gibide hukuku dayanmaktadır.
Tuhaf bir anlam dönüştürmesiyle, yeni sağ, demokrasiyi faşizm, faşizmi ise
demokrasi olarak tanımlamaktadır.
Özellikle Faşizmin benzersiz bir örneği olarak yakından incelenmeli,
tanınmalı ve tarihsel soyağacı belirlenmelidir.
Eksik olan zeka değil, şefkat ve insanlıktır.
Bu noktada duygusallık bir belirsizliğin ardından gitmek değilmidir.Geçmiş
ile bugün arasındaki kopmaz bağın,aynı zamanda belirsizliğin hesabını
yaparken buluyor insan kendini.Bir halkın efsanelerini sevmek elbette başka
bir yanını sevmekten daha kolaydır.Herkesin bir özlemle yaşadığı
doğrudur,ama söyleme kapanıp gündelik hayatı tanınmaz ve anlaşılmaz hale
getirebilir.Bir söylemin gücü aslında gerçek olmamasında yatar.Aynı zamanda
da gerçeği işaret eden bir yalan olmasında. Efsanenin içinden gerçeği
çeşitli işlemlerle damıtarak bulabiliriz.Ancak onunda yaklaşık bir gerçek
olduğunun farkındayız.Efsaneyi fazlaca işleyip işlemden geçirmek büyüyü
bozduğu gibi içindeki az miktarda gerçeği de zedeler çoğunlukta.En iyisi
efsaneyi kurcalamamaktır.Salgıladığı büyü,gerçeklikten daha değerli
sayılıyorsa neden kanırtalım ki!Bir halkın dünüyle bugünün birleştiren
duygu,gerçekle değil efsanenin büyüsüyle yaratılır.Hem gerçek dediğimiz
başka bir türde bir efsane olmadığı ne malüm.Inanç çağı,akıl çağı,devrim
çağı,ve şimdide yaşam kalitesi çağı.Çağımızın kendine bakma çağı.
Şimdi ve gelecekte anlaşılır ki uygarlaştıkça ilkelleşme yüzünü daha bir
göstermekte,birey daha bir kaybolmakta ve iktidar için birbirinden farklı
olmayan resmi ve gayri resmi(yok aslında birbirlerinden farkı olmayan şive
ile söylenebilir yiyin gayri resmi ege ağzı)daha bir ideoljilerde
türemektedir.Herkes birbirinin kendisi olmuş,karar verme gücü tamamen
ortadan kalkmış,kopyalar oluşturulmuş,insan beyni yeniden
yapılandırılmış.Kişiler hiçbiri kendini ve ne olduğunu
bilmiyor,bilemez.Sistem kendi fertleri adına her şeyi düşünmüş ve onların
düşüncesini tamamen ortadan kaldırmıştır.Bireyin yok edilmesi ve yerine
iktidarın süreti olan kul'un konması burada söz konusudur.Iktidar
heryerdedir direniş dede.Soluk almak için geleceğe bakma,başka bir dünyayı
merak etme ve bu dünyada nefeslenmek için geleceği merak eden ve bunun için
düşünen birinin kabusu olarak görün yazdıklarımı.
Yüksek ideallerle donatılsalar bile,farklı yönlere savrulmuş,dışında çoğunun
hayatı ıskaladığı,ve de geçmişteki trajik bir ana takılmış insanlardan
oluşmaktadır.Bu aslında içimizdeki insaniyetsizlik ile aramıza duvar ören
bir engeldir.Eğer insan,zayıflık olarak algılamaya yöneldiği için kendi
acısını yaşayamazsa,bu acısını başka canlılarda arama ihtiyacı duyacaktır.Bu
durumda insan kendi yadsınmış ve bastırılmış acısını yakalamak için
başkalarını yücelterek, kendine işkence edecek ve hasar verecektir.Aynı
zamanda kendi ruhsal hasarını gizlemek için inkar edecektir.Işte bu
empatinin yitimidir.Kurbanlar suçlu suçlular kurban durumu kendi kültürümüze
has bir şeydir.Lütfen biraz empati!
Size tuhaf bir hikâye anlatacağım.
Mevsimlerle ilgili; toprakla, zamanla, gece ve gündüzle ilgili;
geçmişle ilgili; biraz da bizim ile ilgili.
Şahbaz...
Kuşlardan bembeyaz bir doğan, şahların şahı bir insan.
Size tuhaf bir hikâye anlatacağım. Bir sürü küçük hikâyeden oluşan, kocaman
tek bir hikâye...
Anlatacağım hikâyenin kahramanları gerçekten yaşadılar.
Belki adları farklıydı; yaşadıkları hayatlar ve geceleri gördükleri düşler
de; Bambaşka acılar çekmiş olabilirler, bambaşka şeylere sevinmiş belki.
Ama hepsi gerçekti.
Hikâyenin geçtiği coğrafya da gerçekten vardı, hikâyenin geçtiği zaman da.
Biz o çoğrafya da, o zamanda, bazen bir şeylerden korkan küçük bir çocuktuk;
Bazen her şeyi sezen yetişkin bir dost;
Bazen de kindar bir düşman.
Kimilerinin hayatını kurtaran, kimilerini yasaklı yollara sokan; elinden
içtikleri şurupta kâh ağu kızılı, kâh derman beyazı.
Ama hayat, cinnetten bağımsız, kendi halinde, sanki her şey olağanmış
gibi...akıp gidiyordu.
Yaşadığımız hayatın içinde şiddet ve korku vardı.
Tuhaftır; hemen yanı başında da umut.
Hayal kurmayı seven insanların zamanıydı.
Sanki evlerin bacalarından yas tütmez, sokaklardaki oluklardan kan akmazmış
gibi; o yıllarda o çoğrafya da herkes birbirine, umutla korkunun sarmaş
dolaş uyuduğu karanlık dehlizlerle ilgili öyküler anlattı.
Ölüm bir salgın hastalık gibi evlerden evlere bulaştı.
Bugün sorsanız, bazıları o yıllarla ilgili dehşetengiz şeyler anlatırlar.
Bense...harikulâde bir yıllardır diyorum;
Şahbaz'ın harikulâde yıllarıydı.
Size anlatacağım hikâyenin kahramanlarını aslında sizlerde bende birer birer
tanıdık.Ama bizi doğrulayacak hiçbir tanığımız yok, ama biliyorum, o
yıllar...onlar.... O yıllar onların başına anlatacağım her şey, harfi
harfine geldi. coğrafyada idiler.
Bugün belki size inanılmaz görünebilir ama...o zamanlar...o çoğrafya
da..bugün gibi hayat, tuhaftır, aynen öyleydi...anlatacağım gibi
yani.Yazılan bu yazı gibi!..Bize yazılanlar gibi.Bunları ben söylemedim.sen
söyledin ben sana (sona)yazıldım!....Bunda benim suçum ne?Şah idim oldum
şahbaz!
‘Bunları bana sen söyletiyorsun!Ben sadece sana yazılıyorum.Sen
söyledin!Bende sana yazıldım.Söyleten sensin.Eee sen kendini iyi
biliyorsun.Bende!..Empati yitimi bu olsa gerek!....Sen bende, ben sende
değilim!'
Bunun neresinde Li hev hatin!
Dilimizce düşünüp dilimizce uzlaşı aslı bu mu olan!....
Yada “ Meheme Bıre min Çawayi?” bu mu dur uzlaşma!..
Uzlaşma, tamamen mutasyona uğrarken Kürtleri temsil ettiğini düşünenler
kendilerini bu mutasyona öyle bir kaptırdılar ki uzlaşı kültür
mantarı(fungi) gibi bitince, bütün sırlar döküldü.Sır olmaktan çıktı
yukarıdaki yazılarımdaki gizemciliğe dönüştü. Iyide be adam kimleri
kastediyorsun diyebilirsiniz.Ne bileyim Gizliciliğe olan ilgi farkında
olmadan bize de sireyet etti anlaşılan. Bu aptal akıl yürütme bilinçaltımıza
yerleşmiş galiba...Gücü elinde bulunduranın itaat beklentisinin,ezberinin
bozulması vakti geldi anlaşılan.
Kimse kendini kandırmasın Kürtler kürt oldukları için değil,suni olarak
değerlendirdikleri için tercih edilmektedir.Bu amaç dışında Kürtlüğü
dil,bilinç ve eylem yeteneği anlamında güçlendirme çabaları istenmeyen
davranıştır.Bir bakarsanız Kürtlerle ve Kürdistan ile ilgili olan herşey bir
tabuya dönüşmüştür.Tarih içinde hamidiye politikası gibi Süni aşiretlerin
liderlerinin değeri artırılmıştır.Suni olmayan aşiretlerde,uyum sağlamaya
hazır olmadıklarından gözden çıkarılmıştır.Sosyo politik anlamda rejim,
içinde bile böyle geriye itilme durumları olmuştur.Maalesef bölgesel mualif
güçlere karşı etnik yönelimli taleplere hadlerini bildirecek merkezi bir
islamlaştırma politikalarının önemli parçaları olmaktadır.Nihayetinde bu tür
unsurların sonuçlarını bu şeçimde de kendini gösterdi.Dini destansı
partilerin iktidar olma şansları bu unsur üzerinden tetiklenmektedir.Zira
Kürt unsurunun olduğu bölgelerde politik-dini bağlar güçlü bir simgedir.
1919-1923 arasında Mustafa Kemal panislamizm politikasını jön türklerin
devamı şeklinde kullandı.1923 sonrasında Kemalizm,zaten yüzyıl dönümünden
özelilkle 1908 den sonra hala yaygınlaşmış olan Türk ulusu ülküsünü tüm
değerlerin üzerine koydu. Ve hiçbir fikri,etnik yada kültürel çoğulculuğa
izin vermedi.Mustafa Kemal'in Jön Türk hareketi ile kişisel ve ideolojik
bağı vardı. Resmi alanda, Atatürk'ün 1938 yılındaki ölümüne kadar
birleşmenin,merkezileşmenin,modernleşmenin ve devlet kudretini yeniden
kazanmanın tüm asli gereklerini gerçekleştirdi. Bunlar,Tanzimat'ın başından
beri Türkiye'deki politik tartışmaları belirleyen gereklerdi.Kürdistanın
1830 lardan beri başlayan iç fethi 1938 de sona erdirilmiştir.
Seçim herhangi bir partinin inip çıktığı seçimlerden öteye,Kürt toplumunu
değiştirecek kraktere kavuşması gündeme oturması gerekirdi.Seçimin dinamik
geçmesi, herkesin ağırlığını koymak istemesi tamamiyle bu gerçeklikle
bağlantılı olmalıydı.Bu seçimlerde ittifak öne çıkmıştır.Ittifakların öne
çıkmasının iki nedeni var.Birincisi;Türkiye demokratikleşme sürecine ve
yeniden yapılanma dönemine girmek zorundadır.Bu durum tarihsel bir
mücadelenin sonuçlanması anlamına gelecektir.Hem oligarşik ve geleneksel
yönetim anlayışının yeni koşullarda sürdürmek isteyenlerin güç birliği
yapmalarına yol açıyor,hemde domokratikleşmenin gelişmesinde çıkarı olan
güçler böyle bir kavşakta kendilerini başarılı kılmak için ittifaklarını
geniş tutmaya çalışıyor.
Türkiye'de demokrasiyi isteyen yalnızca emekçiler,Kürt halkı ve belirli bir
orta sınıf değil;bunun yanında sermaye sınıfının da günümüzde
demokratikleşmeyle açılım yapma ihtiyacını duyması sözkonusudur.Öte yandan
Türkiye demokratikleşirse,bölgede öncü rol oynayacağını ,Örneğin Irak'ta
yapılacak yatırımlardan pay kapma durumu çıkacaktır.Medyanın güç
odaklarının,tüsiad'ın zik zakları bu nedenledir.
Kürt ittifaklar,ilkeler ve bugünün ihtiyaçları temelinde
yapılmalıydı.Ittifaklar partilerin tebelalarını ve isimlerinin bir araya
gelmesi biçiminde değil de,Türkiye'nin demokratik geleceğine ve değişim
gerçeğine cevap vermek istiyenlerin düşünce ve
projelerinin, yakınlaşması, ittifaklaşması şeklinde olmalıydı.Böyle
ittifaklaşmadan, Kürtler kazançlı çıkar. Ancak 70 lerde olduğu gibi,Kürtlerin
geleceği ve değişimi için değil de,demokrasi güçlerini önlemek ve halk
üzerinde egemenliklerini sürdürmek için ortaya çıkan
milliyetçi çevrelerde olduğu gibi gerici ittifakların da kabul
edilmemesi, teşhir edilmesi ve halkın bu tür ittifaklara yüz vermemesi
önemlidir. Özellikle sol ve demokratik olduğunu söyleyen ittifak çevrelerinin
kürt sorununa nasıl yaklaştığına bakmalı ve soruna cevap aranmalıdır.Bu
sorun konusunda doğru yaklaşımları ve çözüm projeleri olmayanları,sol ve
demokratik ittifak olarak görmemek lazım.Ittifakları Kürtlerin değişim ve
dönüşüme,demokratikleşme ihtiyacına ne kadar cevap veriyor,bununla
ölçmeli,bununla tartmalıyız.Kim gerçekten Türk ve Kürt halkının özlemini
görerek,buna cevap vermek için değişim ve dönüşümden söz ediyor ona bakmak
lazım.Demokratikleşmeyi programlarının önceliklerine koyan demokratik
güçlerin,hatta liberal güçlerin içinde olduğu geniş bir demokratik cepheyi
kurmak gerekiyordu.Ancak böyle bir cephe sol-sosyalist güçleri ve Kürt
ulusal demokratik hareketini yanına aldığı taktirde,bir demokrasi ittifakı
ve hareketi olabilir.Demokrasi hareketine dinamizm ve derinlik kazandıracak
sol güçleri ve demokratik kürt hareketini dıştalayan bir
ittifakın,demokrasiyi gerçekleştirmede iddialı ve tutarlı olduğunu söylemek
zordur.Belki bazı sosyal demokrat partiler,yeni oluşumcular denen
çevreler'bu güçler ittifak içinde yer almazsa ,bu demokratif ittifak olmaz
mı?'diye sorabilirler.Cevabımız kesinlikle böyle bir ittifak Kürtlerin ihtiyaçlarına
cevap verecek,demokratif değişimi gerçekleştirecek bir rol oynayamaz
olur.Olsa olsa toplumun demokratikleşme ve değişim ihtiyaçlarını
yozlaştıran,güdükleştiren ve geriye çeken bir konuma düşer.Liberal
çevrelerin bile demokratik cephe içinde yer alması gerekir. Kürt demokratik
hareketinin,demokratik değişiminin daha fazla derinlik
kazanarak,ilerlemesini sol güçlerin böyle bir hareketin içinde öncü bir rol
oynaması gerekir.Aslında Kürt partileri kürt demokratik hareketinin Marmara
ve Ege değil; Orta Anadolu ve Karadeniz de hareketinin amaçlarını anlatacak
yollar bulmalıdır.Bu konuda Türk aydınlarından,demokratlarından oluşturacağı
çevreler,örgütlerle her yerde programını kürt demokrat hareketinin amacını
ve duygularını anlatmasını bilmelidir.
Ben kürdüm diyen herkesin demokrasiye ihtiyacı vardır. Korucuların bile
çocuklarının demokrasiye ihtiyacı vardır. Kürt halkı emekçi halktır.Demokrasi heryerde her zaman ezilenler ve emekçiler için geçerlidir. Kürt halkının yoksulluktan kurtulması için
demokrasiye ihtiyacı vardır. Feodalizmi aşiretçiliği çözerek halk haline
gelen bir toplum olmalıdır. Bu sorunun merkezinde, 50'lili yıllarda çökmeye
başlayan aşiret ve feodal yapının kuşatmaya aldığı büyük kentler
vardır.Aşiret yapısı son 40 yıl içinde tamamen çöktü sayılır.Ama bir kent
kültürü oluşmadı.Alt ayapısız sağlıksız ekonomik istikrardan yoksun
biçimsizleştirilmiş bir karabalık oluşturuldu.60 ve 70 yılların başlarında
önceleri devrimci bir potansiyel olan bu karabalık yığın üzerinde siyasal
olarak mutlak hakimiyetini kuran oligarşik devletin,giderek beynini felç
ettiği bu toplumu yedeğine almayı başardı.Üstelik,en azından zihinsel
anlamda,iktidarı ona teslim etti.
Bundan hareket ile herkesi içine almalıdır.Herkes çalışmalıdır. Bizi
kutsayan zenginlik umudunu aşılayan kişilikler yok bizim halkımızda Fakat
Türkiye toplumunda en çarpıcı kişiliğidir. Olacaksa birilerinin emperyal
emelleri ve planı doğrultusunda güdümlü bir demokratikleşme değil de,kendi
şuuru ve gerçeği ile doğru tanımlanmış bir topluluk olma bilinci ile
bağlantılı bir gerçeklik olmalıdır.Kürt_Alevi ve diğer mezhepsel ve inanç
oluşumlarını kapsayacak bir olgu içinde olmalıdır.
Li hev hatin!!!...