Ibrahim Demirel

bio62@hotmail.com
Sözde demokrasinin yarattığı eşitsizlik 'demagoji',,

Tarih boyu demokrasi üzerine düşünmeler kısa yoldan nasıl halkın kendi

kendini yönetmesine dair halkın iradesi için geçerli olacak sihirli formülü,

referandum; bu iradeyi ister evet olsun ister hayır veya boykot her koşulda

da halkın iradesinin sandığa yansımayacağı evet veya hayır yönlendirmeleri

ile kendini göstermektedir.

 

Ne hikmetse bir el,halkın iradesinin demokrasiye dönüştürecek bir sihirli

formül bulunmuş ve vaz edilmiş gibi gösterilmektedir.Bir düşünce halinin

mahiyetini anlama ve onu sözle kopyalama girişimi, son tahlilde yapısal

imkânsızlık duvarına gelip dayanır. Mavinin rengi mavi dışındaki bir

kavramla izah edilemediği gibi, demokrasi de sebeblerin ve sonuçların

ötesinde, ancak kendisinden ibaret kalacaktır.Birilerinin bahşettiği ve bir

başkasına danışılarak yapılan bizde olunulan devlet gibi, bir azınlığın

değil, çoğunluğun yararına göre idare edildiği için, bu idare şekli

demokrasi adını almıştır."tek adam" idaresi olan diktatörlük ve tiranlığa

karşı, halkın. kendi işlerine yön verebileceği bir idare şekli olarak

demokrasi düşünülmüştür.Ama bir tiran veya diktatörün feyzi ile sözde

demokrasinin işte bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinde aslında yarı sömürge

kum havuzunda askerciliğin oynandığı tire demokrasi parkından öte bir şey

değildir.

 

Böylesi durumlarda bir amaca dönüşüyor. Amaç olunca da, tarifinin devirden

devire, kişiden kişiye görelilik arzetmesi beraberinde geliyor. Çünkü insan,

öncelikle hayatındaki eksikliklerle kavramın içini doldurmakta; eksik olan

şey amaç şeklini o da halkın değil çoğulun şeklini alıyor; zamanın

ihtiyaçları ve yükselen değerleri de insanın beklentileri üzerinde etkili

olduğundan bulunduğu çağın, rengine bürünüyor. Meselâ, içinde bulunduğumuz

zaman diliminde kişisel gelişim olgusuyla kaynaşmış bir durumda.Demokrasi

kendi başına bir amaç değil, aracı bir duygu. Böyle bir araçtan yoksun

insan, isterse etrafı demokrasi özneleri veya nesneleri ile çevrilmiş olsun,

ne olmadığını yaşıyarak anlayabilecekleri için, demokrasi amacını

kovalayanların bu süreçteki heyecanını da paylaşamazlar.

 

Aristo'nun ifadesiyle, demokrasi bizde"demagoji"ye dönüşmüştür.

 

Dış dünyaya bakan yüzüyle bir araç fonksiyonu gören sözde demokrasi, insan

kabulüne halkın öz iradesine yanaşmak istemese de diğer tüm duyguları ve

amaçları peşisıra sürükleyen anaç bir özelliğe sahip. Kavram olarak

yalınlaştırılmak istendiğinde kendinden önce doğurduğu yan duygulardan söz

ettirerek dikkati dağıtıyor: "Kendisiyle ve iradesiyle barışık olma, sevinç

hali, huzurlu ve sağlıklı olma, bir ihtiyaç, yoksunluk içerisinde olmama,

eksiksizlik hali, bir çatışma yaşamama; vb. Tümüne bakıldığında, bunların ya

bir yan ürün, ya da doğruluğunu kendi varlığıyla ispatlayan yargılar olduğu

görülebilir.

 

Elbette, hasta bir insanın mutluluk tarifi sağlığı içerecektir. Sokakta

geceleyen bir çocuk için sıcak ve huzurlu bir yuvadır. Kendinden hoşnut

olmayan bir insana da mutlu denilemez. Fakat kabuktan özüne inilirse,

aracının aracılık ettiği, örneğin bir hastaya sağlıkla beraber gelen bu

mutluluk nedir? Sağlık hastayı hayattan lezzet almaya hazırlar, ama bu

mutluluğun sağlık olduğu anlamına gelmez. Kavramın etrafında yapılan bu

değiniler, "evet olsa, hayır olsa,boykot olsa, " cümlecikleriyle işaret

edilen bir eksikliğin karşılanması, bir emelin yerine gelmesi halinde

demokrasi olunacağını, yaşanılanlardan o zaman zevk alınacağını ifade

ederken halkın iradesi eldeki kabın rengini veriyorlar. Ne ki demokrasi,

aynı kabı aynı malzemeyle doldurmuş olandan kendini esirgeyebiliyor.Yani

aynı kabı dolduran zihniyetin işaret ettiği kaba bürünüyor,yani halkın kendi

kendini yönetememesine yani demogojiye.

 

Fiziksel, zihinsel ve duygusal boyutların karışımıyla elde edilen varolma

enerjisi,ile demokrasi olur. duyan ve düşünen yanlarımızın üzerlerine

düşeni yapabilecek zenginlikte doyurulmuş olması da gerekiyor. Kestirmeden

söylemek gerekirse, demokrasi varoluş biçimlerinden bir tanesi ve insan

varoluşunu benliğinde tasasız duyabildiğinde demokrat; Böyle bir varoluş

biçiminde ne kadar varolabilirse o nisbette demokrasi üretiyor. Niçin

kimilerinin bu tür bir varoluşu benimserken kimilerinin benimsemediği sorusu

konunun bu noktasında karşımıza çıkıyor. Yani, niçin bazı insanlar aldıkları

gizli bir kararı uyguluyorlarmışçasına hayat şartlarını mutlu olma pahasına

yeri geldiğinde zorlarken, bazıları da sanki aldıkları gizli mutsuzluk

kararı gereği bir türlü mutlu olamazlar?

 

Varoluş düzeyinde hissedilen demokrasiyi tırpanlayan amil olarak

'bağımlılık' gösterilebilir. "Yüreğini tek başına sırtlayamayan" istek ve

amaçlarını bir başkasına onaylatma zorunluluğu taşıyan bir insanın yada

halkın kendi kendini yönetmesinden imkânından ne kadar söz edilebilir? Insan

ne kadar özgürse o kadar var, ne kadar var olabiliyorsa o kadar kendi

iradesinin etkisi altındadır. Mutlak bağımlıkla mutlu olma yeteneği, akıl ve

sorumluluk döneminde nasıl yitiriliyor? Anahtar kelime sorumluluk...

Sorumluluk duygusuyla birlikte tekilleşen ve zihinsel boyutu etkinleşen

insan, ;Yüreklerimizde vücutlarımızdan daha ölümlü birşeyi yaşatıyoruz ve

asıl önemli olan, yaşanmaya değer olan da bu. Yani ölümden çok önce, yani o

şeyi tüketince ölüyoruz asıl; gerisi yaşamak değil, sürünmek oluyor;

Yüreklerimizde gitgide azalan, varolma enerjimiz; Bu enerji kişiye göre

özelleşen kimi yollarda ve her birimiz için ortak bazı kanallardan

beslenebiliyor. Yaşamak için bir değer, amaç/anlam bulabilmek suretiyle

tazelenen düşünceler zihinsel boyutun enerjisini ne kadar arttırıyorsa, işte

o zaman demokrasinin ancak toplumsal hayat içinde bulunabileceği , insanın

ancak diğer insanlarla iletişim halinde var olduğu gerçeğinin yedeğinde

düşünmek gerekir.

 

Varoluşun sosyal boyutunda kırılgan insan, içinde bulunduğu şartların ve

diğer insanların varolmasını ne ölçüde kolayladığına ya da zorlaştırdığına

ve varlığı hakkındaki inancının onaylanmasına bağlı olarak içindeki var olma

enerjisini dalgalanmaya bırakıyor. Bu durumda da demokrasinin en azılı

düşmanı 'bir başkasının algısı' oluyor.işte bu algı evet ,hayır ikilemine

itiyor halkı.Işte kendi iradesinin önünde insanı çaresiz bırakan tek durum,

bir başkasının algısını değiştirmenin tümüyle elinden gelmeyişidir; çünkü

insan yalnızca böyle bir tehditi kendi içinde yorumlamak suretiyle kabul

edilebilir bir şekle dönüştüremez. Ama yanlış ve incitici olan bu algıyı

varoluşuna hiç iliştirmeden, aldırışsızlık kalkanıyla kendisinden

uzaklaştırabilir. Insanlar arasındaki algılanma eşitliğini bozan toplumsal

rol, kimlik ve üstünlük değerlerinin kişi mutluluğu aleyhine işleyen

iktidarı ancak kayıtsızlıkla zayıflatılabilecektir. Insanların varoluş

enerjilerini oldukları gibi görünmeye hasretmekten çok, başkasının değer

yargıları nezdinde bir varlık göstermeye çalışmaları yönünde harcamaları ne

acıklı bir çabadır! Haliyle böyle bir -varoluş-dış dünya ilişkisi en ufak

bir esintinin önünde savrulup duracaktır.Her koşulda ne sonuç çıkarsa çıksın

ne sandığa yansıyan nede sonucu ortaya çıkan taploda demokrasi yani halkın

kendi kendini yönetmesi iradesi diye birşey yoktur.

 

Sadece varmış gibi gösterilir.

 

Sözde demokrasinin yarattığı demagoji eşitsizliği bu olsa gerek!

 

Evet,

 

Hayır,

Boykot,,,,

16.10.2007