Sözde demokrasinin yarattığı eşitsizlik 'demagoji',,
Tarih boyu demokrasi üzerine düşünmeler kısa yoldan nasıl halkın kendi
kendini yönetmesine dair halkın iradesi için geçerli olacak sihirli formülü,
referandum; bu iradeyi ister evet olsun ister hayır veya boykot her koşulda
da halkın iradesinin sandığa yansımayacağı evet veya hayır yönlendirmeleri
ile kendini göstermektedir.
Ne hikmetse bir el,halkın iradesinin demokrasiye dönüştürecek bir sihirli
formül bulunmuş ve vaz edilmiş gibi gösterilmektedir.Bir düşünce halinin
mahiyetini anlama ve onu sözle kopyalama girişimi, son tahlilde yapısal
imkânsızlık duvarına gelip dayanır. Mavinin rengi mavi dışındaki bir
kavramla izah edilemediği gibi, demokrasi de sebeblerin ve sonuçların
ötesinde, ancak kendisinden ibaret kalacaktır.Birilerinin bahşettiği ve bir
başkasına danışılarak yapılan bizde olunulan devlet gibi, bir azınlığın
değil, çoğunluğun yararına göre idare edildiği için, bu idare şekli
demokrasi adını almıştır."tek adam" idaresi olan diktatörlük ve tiranlığa
karşı, halkın. kendi işlerine yön verebileceği bir idare şekli olarak
demokrasi düşünülmüştür.Ama bir tiran veya diktatörün feyzi ile sözde
demokrasinin işte bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinde aslında yarı sömürge
kum havuzunda askerciliğin oynandığı tire demokrasi parkından öte bir şey
değildir.
Böylesi durumlarda bir amaca dönüşüyor. Amaç olunca da, tarifinin devirden
devire, kişiden kişiye görelilik arzetmesi beraberinde geliyor. Çünkü insan,
öncelikle hayatındaki eksikliklerle kavramın içini doldurmakta; eksik olan
şey amaç şeklini o da halkın değil çoğulun şeklini alıyor; zamanın
ihtiyaçları ve yükselen değerleri de insanın beklentileri üzerinde etkili
olduğundan bulunduğu çağın, rengine bürünüyor. Meselâ, içinde bulunduğumuz
zaman diliminde kişisel gelişim olgusuyla kaynaşmış bir durumda.Demokrasi
kendi başına bir amaç değil, aracı bir duygu. Böyle bir araçtan yoksun
insan, isterse etrafı demokrasi özneleri veya nesneleri ile çevrilmiş olsun,
ne olmadığını yaşıyarak anlayabilecekleri için, demokrasi amacını
kovalayanların bu süreçteki heyecanını da paylaşamazlar.
Aristo'nun ifadesiyle, demokrasi bizde"demagoji"ye dönüşmüştür.
Dış dünyaya bakan yüzüyle bir araç fonksiyonu gören sözde demokrasi, insan
kabulüne halkın öz iradesine yanaşmak istemese de diğer tüm duyguları ve
amaçları peşisıra sürükleyen anaç bir özelliğe sahip. Kavram olarak
yalınlaştırılmak istendiğinde kendinden önce doğurduğu yan duygulardan söz
ettirerek dikkati dağıtıyor: "Kendisiyle ve iradesiyle barışık olma, sevinç
hali, huzurlu ve sağlıklı olma, bir ihtiyaç, yoksunluk içerisinde olmama,
eksiksizlik hali, bir çatışma yaşamama; vb. Tümüne bakıldığında, bunların ya
bir yan ürün, ya da doğruluğunu kendi varlığıyla ispatlayan yargılar olduğu
görülebilir.
Elbette, hasta bir insanın mutluluk tarifi sağlığı içerecektir. Sokakta
geceleyen bir çocuk için sıcak ve huzurlu bir yuvadır. Kendinden hoşnut
olmayan bir insana da mutlu denilemez. Fakat kabuktan özüne inilirse,
aracının aracılık ettiği, örneğin bir hastaya sağlıkla beraber gelen bu
mutluluk nedir? Sağlık hastayı hayattan lezzet almaya hazırlar, ama bu
mutluluğun sağlık olduğu anlamına gelmez. Kavramın etrafında yapılan bu
değiniler, "evet olsa, hayır olsa,boykot olsa, " cümlecikleriyle işaret
edilen bir eksikliğin karşılanması, bir emelin yerine gelmesi halinde
demokrasi olunacağını, yaşanılanlardan o zaman zevk alınacağını ifade
ederken halkın iradesi eldeki kabın rengini veriyorlar. Ne ki demokrasi,
aynı kabı aynı malzemeyle doldurmuş olandan kendini esirgeyebiliyor.Yani
aynı kabı dolduran zihniyetin işaret ettiği kaba bürünüyor,yani halkın kendi
kendini yönetememesine yani demogojiye.
Fiziksel, zihinsel ve duygusal boyutların karışımıyla elde edilen varolma
enerjisi,ile demokrasi olur. duyan ve düşünen yanlarımızın üzerlerine
düşeni yapabilecek zenginlikte doyurulmuş olması da gerekiyor. Kestirmeden
söylemek gerekirse, demokrasi varoluş biçimlerinden bir tanesi ve insan
varoluşunu benliğinde tasasız duyabildiğinde demokrat; Böyle bir varoluş
biçiminde ne kadar varolabilirse o nisbette demokrasi üretiyor. Niçin
kimilerinin bu tür bir varoluşu benimserken kimilerinin benimsemediği sorusu
konunun bu noktasında karşımıza çıkıyor. Yani, niçin bazı insanlar aldıkları
gizli bir kararı uyguluyorlarmışçasına hayat şartlarını mutlu olma pahasına
yeri geldiğinde zorlarken, bazıları da sanki aldıkları gizli mutsuzluk
kararı gereği bir türlü mutlu olamazlar?
Varoluş düzeyinde hissedilen demokrasiyi tırpanlayan amil olarak
'bağımlılık' gösterilebilir. "Yüreğini tek başına sırtlayamayan" istek ve
amaçlarını bir başkasına onaylatma zorunluluğu taşıyan bir insanın yada
halkın kendi kendini yönetmesinden imkânından ne kadar söz edilebilir? Insan
ne kadar özgürse o kadar var, ne kadar var olabiliyorsa o kadar kendi
iradesinin etkisi altındadır. Mutlak bağımlıkla mutlu olma yeteneği, akıl ve
sorumluluk döneminde nasıl yitiriliyor? Anahtar kelime sorumluluk...
Sorumluluk duygusuyla birlikte tekilleşen ve zihinsel boyutu etkinleşen
insan, ;Yüreklerimizde vücutlarımızdan daha ölümlü birşeyi yaşatıyoruz ve
asıl önemli olan, yaşanmaya değer olan da bu. Yani ölümden çok önce, yani o
şeyi tüketince ölüyoruz asıl; gerisi yaşamak değil, sürünmek oluyor;
Yüreklerimizde gitgide azalan, varolma enerjimiz; Bu enerji kişiye göre
özelleşen kimi yollarda ve her birimiz için ortak bazı kanallardan
beslenebiliyor. Yaşamak için bir değer, amaç/anlam bulabilmek suretiyle
tazelenen düşünceler zihinsel boyutun enerjisini ne kadar arttırıyorsa, işte
o zaman demokrasinin ancak toplumsal hayat içinde bulunabileceği , insanın
ancak diğer insanlarla iletişim halinde var olduğu gerçeğinin yedeğinde
düşünmek gerekir.
Varoluşun sosyal boyutunda kırılgan insan, içinde bulunduğu şartların ve
diğer insanların varolmasını ne ölçüde kolayladığına ya da zorlaştırdığına
ve varlığı hakkındaki inancının onaylanmasına bağlı olarak içindeki var olma
enerjisini dalgalanmaya bırakıyor. Bu durumda da demokrasinin en azılı
düşmanı 'bir başkasının algısı' oluyor.işte bu algı evet ,hayır ikilemine
itiyor halkı.Işte kendi iradesinin önünde insanı çaresiz bırakan tek durum,
bir başkasının algısını değiştirmenin tümüyle elinden gelmeyişidir; çünkü
insan yalnızca böyle bir tehditi kendi içinde yorumlamak suretiyle kabul
edilebilir bir şekle dönüştüremez. Ama yanlış ve incitici olan bu algıyı
varoluşuna hiç iliştirmeden, aldırışsızlık kalkanıyla kendisinden
uzaklaştırabilir. Insanlar arasındaki algılanma eşitliğini bozan toplumsal
rol, kimlik ve üstünlük değerlerinin kişi mutluluğu aleyhine işleyen
iktidarı ancak kayıtsızlıkla zayıflatılabilecektir. Insanların varoluş
enerjilerini oldukları gibi görünmeye hasretmekten çok, başkasının değer
yargıları nezdinde bir varlık göstermeye çalışmaları yönünde harcamaları ne
acıklı bir çabadır! Haliyle böyle bir -varoluş-dış dünya ilişkisi en ufak
bir esintinin önünde savrulup duracaktır.Her koşulda ne sonuç çıkarsa çıksın
ne sandığa yansıyan nede sonucu ortaya çıkan taploda demokrasi yani halkın
kendi kendini yönetmesi iradesi diye birşey yoktur.
Sadece varmış gibi gösterilir.
Sözde demokrasinin yarattığı demagoji eşitsizliği bu olsa gerek!
Evet,
Hayır,
Boykot,,,,
16.10.2007