Emperyal Taşeron Unsurlar
Coğrafyamız şiddetle bir şiddetin içine doğru sürüklenmektedir. “Acaba
ideolojilerin sonu mu geldi?” diye düşünmeden edemiyor insan. Ya da
sosyalizm gerçeği tekrar vuku bulacak mı? Zira meydan devrimci
demokratlardan ziyade, sürekli cinayetler, katliamlar, kirli ve derin savaş
psikolojisinin hükmü ile küresel mafya mantığında sürmektedir. Mafya
örgütlenmelerine rağbet ve yönlendirme devam ettiği sürece bu cinayetler
devam edecektir. Son zamanlarda coğrafyamıza sirayet eden bir şiddet ve
savaş kültü, minibüs, asker çatışmaları, cinayetleri gibi bir Kürt problemi
olmayıp Türkiye problemidir ve bölge halklarının içinde bulunduğu küresel
sorundur. Yani Kürt sorunu değil, bir bölge sorunudur. Problemin kaynağını
TC ve PKK gibi hasretmek buzdağını gizlemek anlamına gelir.
Her bir 301 yargılamasını, güya sözde ülkeyi bölmeye çalışanlarla(!) bunlara
karşı ülkeyi savunma rolüne soyunanların(!) bölgeyi ve coğrafyayı kavga
arenasına çevirmelerine fırsat veren emperyalizm hizmet eden iktidar ve
muhalefetin sorumluluğudur.
Cinayetlerin ve bu cinayete teşebbüs eden kişilerin ilişki köklerinin
sanıldığının aksine derinlerde olduğuna işaret etmektedir. Tıpkı şu anda
yaşanılanları sadece bir PKK ve TC arasındaki bir sorun gibi değil, aksine
küresel emperyalizmin her iki taraf itibarı ile süreç içersinde içlerine
sinmiş taşeronlaştırmaya götüren ajanlaştırma faaliyetleri sonucu sadece
sözde örgüt ve devlet içersine sirayet etmiş başta ABD gibi emperyal
emellerdir.
Kürt olan her unsuru “potansiyel iç tehdit algılaması ile” “Anayasal düzeni
değiştirmeye teşebbüs” eden bir örgüt gibi değerlendirerek hayatlarını
söndürenler, Danıştay cinayeti ve Dink cinayetinde örgüt yok diyebilmesi,
gibi askeri devleti ve bu coğrafya içindeki tüm halkların kanına ve usuna
girmiş lanet kapitalizmden başka bir şey değildir. Evet bence örgüt yok.
Derin devlet yok devlete ve kolluk güçlerine sirayet etmiş egemen çuvaldan
ziyade ku klaks ABD'nin yuvalandığı tüm kamu kuruluşlarını özelleştirilmesi
ile güvenliğin emperyalizme teslim edilmesinden öte bir şey değildir.
Problemin kaynağını Emperyalizme hasretmemek, buzdağını gizlemek anlamına
gelir.
Bu ülke 70 milyonun ülkesidir. Sevmekte ve nefret etmekte herkes aynı
konumdadır. Birilerinin bu ülkeyi diğerlerinden daha fazla sevmeye hakkı
olmadığı gibi devletin anayasal yapısının dışında ülke koruyuculuğuna
soyunma yetkisi de yoktur. Dolayısıyla “ya sev ya terk et” mantığı
cinayetlerin sebebi, barışın ve hoş görünün de yok edicisidir.
Türkiye tehdit algılamalarını yeniden gözden geçirmek ve hukukun herkese
aynı oranda ve eşit olarak uygulanmasını gerçekleştirmek zorundadır.
Birilerine yasalar nezdinde “vatan için” işlediği suçlar nedeniyle (!) daha
fazla koruma sağlanması, imtiyaz tanınması Atabeyleri ve Samast'ları artırır
eksiltmez. Birilerinin dostumuz ki aynı tabir biz Kürtler içinde geçerlidir.
Bundan sonra şiddetin tırmandırılması ve hele kime hizmet ettiği belli olan
taşeron reaksiyonlardır. Bu nedenle cinayetlerinin nedenini savaşan
unsurlardan ziyade ve coğrafyalarımız her yerinde 70 milyonda ve
emperyalizme hizmet eden BOB planı içindeki taşeronlaştırılmış unsurlarda
aramak daha gerçekçi olacaktır.
Bu coğrafyadaki tüm halkların aklının hiçbir güvenceye teslim edilmemesi
gerekir. Hiçbir ideolojinin, dinin, yönetimin, halkların usunu esir almasına
izin vermemeli, Maraba kültürü ile yetiştirilen insanımızın oy deposu gibi
görülüp tarikat ve aşiret yöneticilerine teslim edilmemeli. Fakat ben bilmem
Tayyip, başkan bilir, bunlar bilirin felç edici zehrinden de içmemeli.
Inatçı olunmalı! Inatçılığın kötü bir şey olduğunu söyleyenlere inanmayın.
Ümitli olmayı hayalcilikle karıştıranlara kulak asmayın. Sabırlı, fakat bir
çocuk kadar heyecanlı olmanın pekala bir arada olabileceğini de
düşünün. Tüm bunların üzerinde taşıyanlara ‘deli' deniliyorsa akıllı olmayı
reddedin. Verili 'aklın' akılsızlık olduğunu hatırlayarak, bir değişiklik
yapın, değiştirme gücünüze inanın. Ve hayır demeyi öğrenin. Aksi takdirde
'Evet'in konformist yaklaşımı olan tarzı ciddiye alın. Inatla ‘Hayır' deyin…
Öyle ki yaratıcı, değiştirici, dönüştürücü, insansal bir tarz olmaksızın en
cilalı hedefin o hedefe yürüdüğünü düşünenlerin bile kurduğu şiddet ile
değersizleşebileceğini de düşünün.
Neden bu tür ortak oluşumlar büyük bir sevgiyle, yüreklerde güçlü duygularla
başlayıp zamanla solar, günlük tavırların ağırlığıyla ezilir, sıradanlığa,
mutsuzluğa, ruhsal kuraklığa, tükenmişliğe, içinde sevgi
olmayan bağımlılığa dönüşür ya da büyük hayal kırıklığı ile sona erer.
Içimizdeki öfkelere, kine, küskünlüğe karşın, dünyanın iyiliğe ayırdığı
aferinleri almaya çalışılmalıdır. Görev sadakat sahte görüntülerdir.
Arkasına saklanılan perdelerdir. Demokrasiden vaz geçiyorum. Bu sözde
demokrasi mevcut kötü olanın değil, kimliksiz azınlığın, çoğunluk olma
hakkının güvencesi, kadınların artıları, kota v.b.gibi somut şeylerdir.
Çoğunluğun evetleri değildir. Bunun adı da demokrasi değildir. Demagojiden
başka bir şey değildir. Ben bilmem o bilir mantığı ile yaklaşan aşiret ve
tarikat mantığına biat eden bu ümmetçi halkın çoğul reaksiyonunu demokrasi
olarak algılamadığımdan, bu yüzden demokratlığı kabul etmiyorum, kimsenin de
öyle olmasını da istemiyorum. Bunu istemekte bence kocaman bir iki
yüzlülüktür. Özgür olmak hayır demektir. Azınlığın haklarının korunduğu bir
bir demokrasinin yeşerdiği bir coğrafya dileğimdir. Yoksa ne adına
demokrasi?...
Halkın iradesini yansımadığı yerde; yüreğin dilini konuşamayız. Gökyüzüne
gitgide daha az bakar olduk. Insan yeryüzünün en büyük yoksulluğudur şu
şiddetin kol gezdiği coğrafyada. Halka inilmez çıkılır. Ama halkın alt
kültür çizgisini de yukarı çıkartmak lazım.
Hürriyet, kardeşlik doğrultusunda insan daha mı bilge? Yoksa bir zamanlar
tabiatın yarattığı toplumsal etki, kendini dünyadan soyutlayarak yaşamaya
alışmış, yerleşik değerleri sorgulamayı bir an dahi aklından geçirmemiş ve
kendi doğrularının tartışılmaz olduğuna zira kendilerinin farklı olduğuna
bütün kalbiyle inanmış toplumlar üzerinde olmuştur.
Kendini tanımakla başlar hayat! Fakat kendine müdahale etmeden bir filmi
izler gibi kendini ve yaşadığı ortamın, çevrenin, coğrafyanın fotoğrafını
çekip sorgulamasını da bilmeli, bu insanın gerçeği ile orantılıdır
cesaretleri, korkuları, kaygıları, tabiî ki empati kuracağız, kendimizi
başkasının yerine de koyacağız. Dağdaki ve karşı taraftaki Mehmet'in ve
yakınlarının yerine koyacağız.
Aslında endişe ya da değil yaşanılanların birbirinden farkı yok, artık
rasyonelleşmiş; bence bu yapıda yalnız nüanslar da var ki, öyle de görmek
lazım. Çünkü biz halkız. Halklar yanlış yapmaz. Onun üzerine bina
yapılamaz..
Düzenin önerdiği kültürel ve siyasi modellere, kapitalist sistemlerin
dayattığı akılcılığa karşı duruşu, moderne karşı eski demode olanı, uygara
karşı barbarı, incelik ve duyarlığa karşı kabalığı temsil edişi, kaostan
önce karanlık sularda yüzmeyi yeğleyişi.
Bunu orta sınıf ahlakıyla kabullenmek kolay değildir. Bu noktada siz
mevcudiyetinizle hakim olanın yerine iyisini koyamıyorsanız ideolojilerin
sonu gelmiş demektir. Işte o zaman sezgiler ortaya çıkar. Bu arada faşizm
boy gösterir, o da öteki olanın dışlanmasıdır, asimilasyonudur. Bu da orta
sınıf hesapçılığına götürür. Orta sınıf hesapçılığına doğuştan alerjim var.
O da toplumu nesnel düşünmeye hatta emekçi kesimleri de mülkiyetçiliğe
yöneltir. Yaşadığınız yere, kendi kültürünüze, içeri yavaş yavaş sızan,
zehirleyen, yabancı, sizi dürtüp duran bir başka kültüre de
yabancılaşıyorsunuz, kendinize bir yer bulamıyorsunuz. Yaşamın bütünüyle
kontrol dışına kaydığı durumlara, ayakta kalmak zorunda olmaya bakıp
hırlıyoruz. Işte insan kendi kendisini yönetemediği an kendilerini yönetecek
başka birilerini buluyor, kavga etmeye mecbur başkaldırmaya mecbur insan.
Dedim ya o mecbur insanlar kuruyor dünyayı. Evet mecbur insan bizden öncede
vardı, sonra da var olacak. Neresine dokunsanız gül tadında bir sancı var.
Önemli olan nefsine egemen ve feragat etmesini bilen bir halk ve topluluk
olmak önemli, gelecek kuşakların önünde saygı duyacağı bir bir umut olmalı.
Umutsuzluk sağırları yüreğinden vurur. Geleceğini insan olmanın
sorumluluğunu taşıyarak, bugün tanınmayacak durumundaki biçiminden en başta
kendi kültürünü ve diğer kültürleri de tanıyarak kurtaracaktır.
Baskıcılığın, şovenizmin, tutuculuğun, bağnazlığın, devlet baskısına karşı
direnen bir ışık olduğu da bir gerçektir. Fakat toplumun bunalımları,
karşısında kitlelerin ezilmişliğinin istismar edilmesine daha fazla izin
verilmemelidir. Tabii bu arada kültürel anlamda bir lümpenleşmenin de önüne
geçmek lazım. Yukarıda anlattığım özelliklerimizin yaşam biçimlerini
yansıtan kültür ile, yaşam biçimimize göre ürettiklerimiz ve
yaratıklarımızdan oluşan sanatlarımızın da yeterli düzeyde değerlendirilmesi
bilimsel yaklaşımın dışında olmaması lazım. Tabii bu tip sorgulamaları
canımız acıdığında yapmayalım, yozlaştırmak, lümpenleştirmek, yok etmek için
bu tür yöntemleri deniyorlar. Bir apollikleştirme süreci yaşatıyorlar.
Olağan üstü hal kalkınca baskıyı azaltıp, sürgünü azaltıp başka bir yol
deniyorlar o da kültüre yönelik hareketler, toplumsal dayanışmanın önünü
kesip, savaş çığırtkanlığı ile, kültürel anlamda lümpenleşmeye sürüklüyorlar
ki bu çok tehlikeli, insanlar arasında bağları gevşetip birbirimize
yabancılaştırıp halklar arasındaki sevgiyi yok etmeye çalışıyorlar,
psikolojiye oynuyorlar. Bu yüzden dikkatli olmamız gereken nokta, insan
olmanın onurunu bize bırakılan miras üzerinden de sorumluluğuna canımız
acıdığında değil, faşizmin yarattığı sancıyı dışımızda da yarattığı sancıyı
aklımızın ruhunda duyup ve duygusal ruhumuzda da yaşayacağız sorumluluğunu.
Bence sürekli başkaldırı ve isyan içinde olanla, olması gereken yaşamı
bulabilir. Emperyalizme uyup, merkezine kapitalizmi alıp ona itaat eden,
uyan kişiler bunu yapamaz. Sürekli soru sorarak sürekli gözlemleyerek,
sürekli öğrenerek gerçeği bulabiliriz.
Bağımsız olmak özgür olmak için yeterli midir? Bağımsız olur ama özgür
olmayız. Özgürlük halklar ve içindeki insanın kendisi olması, kendisini
bulmasıdır. Birine benzemeye çalışmak özgürlük değildir. Özgürlük sevgidir,
sevgi başkaldırmadır. Korku olmayınca ortaya çıkar. Korkunun olmadığı yerde
sevgi vardır.
Her zaman gerçek anlamda bir devrim doğru olanı gören ve doğru olduğunu
bildiği şeylere göre yaşamlarını düzenleyen bir azınlık tarafından
gerçekleşmiştir. Doğruyu bulmak için geleneklerin bağlarından kurtulup
özgürleşmeye gerek vardır. Bunu da korkuyu yenmeden yapamayız.
Özgürlük, içinde hiçbir korkuya kapılmadan, belirli bir kalıba girmeden,
gerçek ve doğru olanı bulmamızı sağlayan yetenektir.
Ibrahim Demirel
22.10.2007