Ibrahim Demirel

bio62@hotmail.com
Emperyal Taşeron Unsurlar

 

Coğrafyamız şiddetle bir şiddetin içine doğru sürüklenmektedir. “Acaba

ideolojilerin sonu mu geldi?” diye düşünmeden edemiyor insan. Ya da

sosyalizm gerçeği tekrar vuku bulacak mı? Zira meydan devrimci

demokratlardan ziyade, sürekli cinayetler, katliamlar, kirli ve derin savaş

psikolojisinin hükmü ile küresel mafya mantığında sürmektedir. Mafya

örgütlenmelerine rağbet ve yönlendirme devam ettiği sürece bu cinayetler

devam edecektir. Son zamanlarda coğrafyamıza sirayet eden bir şiddet ve

savaş kültü, minibüs, asker çatışmaları, cinayetleri gibi bir Kürt problemi

olmayıp Türkiye problemidir ve bölge halklarının içinde bulunduğu küresel

sorundur. Yani Kürt sorunu değil, bir bölge sorunudur. Problemin kaynağını

TC ve PKK gibi hasretmek buzdağını gizlemek anlamına gelir.

 

Her bir 301 yargılamasını, güya sözde ülkeyi bölmeye çalışanlarla(!) bunlara

karşı ülkeyi savunma rolüne soyunanların(!) bölgeyi ve coğrafyayı kavga

arenasına çevirmelerine fırsat veren emperyalizm hizmet eden iktidar ve

muhalefetin sorumluluğudur.

 

Cinayetlerin ve bu cinayete teşebbüs eden kişilerin ilişki köklerinin

sanıldığının aksine derinlerde olduğuna işaret etmektedir. Tıpkı şu anda

yaşanılanları sadece bir PKK ve TC arasındaki bir sorun gibi değil, aksine

küresel emperyalizmin her iki taraf itibarı ile süreç içersinde içlerine

sinmiş taşeronlaştırmaya götüren ajanlaştırma faaliyetleri sonucu sadece

sözde örgüt ve devlet içersine sirayet etmiş başta ABD gibi emperyal

emellerdir.

 

Kürt olan her unsuru “potansiyel iç tehdit algılaması ile” “Anayasal düzeni

değiştirmeye teşebbüs” eden bir örgüt gibi değerlendirerek hayatlarını

söndürenler, Danıştay cinayeti ve Dink cinayetinde örgüt yok diyebilmesi,

gibi askeri devleti ve bu coğrafya içindeki tüm halkların kanına ve usuna

girmiş lanet kapitalizmden başka bir şey değildir. Evet bence örgüt yok.

Derin devlet yok devlete ve kolluk güçlerine sirayet etmiş egemen çuvaldan

ziyade ku klaks ABD'nin yuvalandığı tüm kamu kuruluşlarını özelleştirilmesi

ile güvenliğin emperyalizme teslim edilmesinden öte bir şey değildir.

 

Problemin kaynağını Emperyalizme hasretmemek, buzdağını gizlemek anlamına

gelir.

 

Bu ülke 70 milyonun ülkesidir. Sevmekte ve nefret etmekte herkes aynı

konumdadır. Birilerinin bu ülkeyi diğerlerinden daha fazla sevmeye hakkı

olmadığı gibi devletin anayasal yapısının dışında ülke koruyuculuğuna

soyunma yetkisi de yoktur. Dolayısıyla “ya sev ya terk et” mantığı

cinayetlerin sebebi, barışın ve hoş görünün de yok edicisidir.

 

Türkiye tehdit algılamalarını yeniden gözden geçirmek ve hukukun herkese

aynı oranda ve eşit olarak uygulanmasını gerçekleştirmek zorundadır.

Birilerine yasalar nezdinde “vatan için” işlediği suçlar nedeniyle (!) daha

fazla koruma sağlanması, imtiyaz tanınması Atabeyleri ve Samast'ları artırır

eksiltmez. Birilerinin dostumuz ki aynı tabir biz Kürtler içinde geçerlidir.

Bundan sonra şiddetin tırmandırılması ve hele kime hizmet ettiği belli olan

taşeron reaksiyonlardır. Bu nedenle cinayetlerinin nedenini savaşan

unsurlardan ziyade ve coğrafyalarımız her yerinde 70 milyonda ve

emperyalizme hizmet eden BOB planı içindeki taşeronlaştırılmış unsurlarda

aramak daha gerçekçi olacaktır.

 

Bu coğrafyadaki tüm halkların aklının hiçbir güvenceye teslim edilmemesi

gerekir. Hiçbir ideolojinin, dinin, yönetimin, halkların usunu esir almasına

izin vermemeli, Maraba kültürü ile yetiştirilen insanımızın oy deposu gibi

görülüp tarikat ve aşiret yöneticilerine teslim edilmemeli. Fakat ben bilmem

Tayyip, başkan bilir, bunlar bilirin felç edici zehrinden de içmemeli.

 

Inatçı olunmalı! Inatçılığın kötü bir şey olduğunu söyleyenlere inanmayın.

Ümitli olmayı hayalcilikle karıştıranlara kulak asmayın. Sabırlı, fakat bir

çocuk kadar heyecanlı olmanın pekala bir arada olabileceğini de

düşünün. Tüm bunların üzerinde taşıyanlara ‘deli' deniliyorsa akıllı olmayı

reddedin. Verili 'aklın' akılsızlık olduğunu hatırlayarak, bir değişiklik

yapın, değiştirme gücünüze inanın. Ve hayır demeyi öğrenin. Aksi takdirde

'Evet'in konformist yaklaşımı olan tarzı ciddiye alın. Inatla ‘Hayır' deyin…

Öyle ki yaratıcı, değiştirici, dönüştürücü, insansal bir tarz olmaksızın en

cilalı hedefin o hedefe yürüdüğünü düşünenlerin bile kurduğu şiddet ile

değersizleşebileceğini de düşünün.

 

Neden bu tür ortak oluşumlar büyük bir sevgiyle, yüreklerde güçlü duygularla

başlayıp zamanla solar, günlük tavırların ağırlığıyla ezilir, sıradanlığa,

mutsuzluğa, ruhsal kuraklığa, tükenmişliğe, içinde sevgi

olmayan bağımlılığa dönüşür ya da büyük hayal kırıklığı ile sona erer.

 

Içimizdeki öfkelere, kine, küskünlüğe karşın, dünyanın iyiliğe ayırdığı

aferinleri almaya çalışılmalıdır. Görev sadakat sahte görüntülerdir.

Arkasına saklanılan perdelerdir. Demokrasiden vaz geçiyorum. Bu sözde

demokrasi mevcut kötü olanın değil, kimliksiz azınlığın, çoğunluk olma

hakkının güvencesi, kadınların artıları, kota v.b.gibi somut şeylerdir.

Çoğunluğun evetleri değildir. Bunun adı da demokrasi değildir. Demagojiden

başka bir şey değildir. Ben bilmem o bilir mantığı ile yaklaşan aşiret ve

tarikat mantığına biat eden bu ümmetçi halkın çoğul reaksiyonunu demokrasi

olarak algılamadığımdan, bu yüzden demokratlığı kabul etmiyorum, kimsenin de

öyle olmasını da istemiyorum. Bunu istemekte bence kocaman bir iki

yüzlülüktür. Özgür olmak hayır demektir. Azınlığın haklarının korunduğu bir

bir demokrasinin yeşerdiği bir coğrafya dileğimdir. Yoksa ne adına

demokrasi?...

 

Halkın iradesini yansımadığı yerde; yüreğin dilini konuşamayız. Gökyüzüne

gitgide daha az bakar olduk. Insan yeryüzünün en büyük yoksulluğudur şu

şiddetin kol gezdiği coğrafyada. Halka inilmez çıkılır. Ama halkın alt

kültür çizgisini de yukarı çıkartmak lazım.

 

Hürriyet, kardeşlik doğrultusunda insan daha mı bilge? Yoksa bir zamanlar

tabiatın yarattığı toplumsal etki, kendini dünyadan soyutlayarak yaşamaya

alışmış, yerleşik değerleri sorgulamayı bir an dahi aklından geçirmemiş ve

kendi doğrularının tartışılmaz olduğuna zira kendilerinin farklı olduğuna

bütün kalbiyle inanmış toplumlar üzerinde olmuştur.

 

Kendini tanımakla başlar hayat! Fakat kendine müdahale etmeden bir filmi

izler gibi kendini ve yaşadığı ortamın, çevrenin, coğrafyanın fotoğrafını

çekip sorgulamasını da bilmeli, bu insanın gerçeği ile orantılıdır

cesaretleri, korkuları, kaygıları, tabiî ki empati kuracağız, kendimizi

başkasının yerine de koyacağız. Dağdaki ve karşı taraftaki Mehmet'in ve

yakınlarının yerine koyacağız.

 

Aslında endişe ya da değil yaşanılanların birbirinden farkı yok, artık

rasyonelleşmiş; bence bu yapıda yalnız nüanslar da var ki, öyle de görmek

lazım. Çünkü biz halkız. Halklar yanlış yapmaz. Onun üzerine bina

yapılamaz..

 

Düzenin önerdiği kültürel ve siyasi modellere, kapitalist sistemlerin

dayattığı akılcılığa karşı duruşu, moderne karşı eski demode olanı, uygara

karşı barbarı, incelik ve duyarlığa karşı kabalığı temsil edişi, kaostan

önce karanlık sularda yüzmeyi yeğleyişi.

 

Bunu orta sınıf ahlakıyla kabullenmek kolay değildir. Bu noktada siz

mevcudiyetinizle hakim olanın yerine iyisini koyamıyorsanız ideolojilerin

sonu gelmiş demektir. Işte o zaman sezgiler ortaya çıkar. Bu arada faşizm

boy gösterir, o da öteki olanın dışlanmasıdır, asimilasyonudur. Bu da orta

sınıf hesapçılığına götürür. Orta sınıf hesapçılığına doğuştan alerjim var.

O da toplumu nesnel düşünmeye hatta emekçi kesimleri de mülkiyetçiliğe

yöneltir. Yaşadığınız yere, kendi kültürünüze, içeri yavaş yavaş sızan,

zehirleyen, yabancı, sizi dürtüp duran bir başka kültüre de

yabancılaşıyorsunuz, kendinize bir yer bulamıyorsunuz. Yaşamın bütünüyle

kontrol dışına kaydığı durumlara, ayakta kalmak zorunda olmaya bakıp

hırlıyoruz. Işte insan kendi kendisini yönetemediği an kendilerini yönetecek

başka birilerini buluyor, kavga etmeye mecbur başkaldırmaya mecbur insan.

 

Dedim ya o mecbur insanlar kuruyor dünyayı. Evet mecbur insan bizden öncede

vardı, sonra da var olacak. Neresine dokunsanız gül tadında bir sancı var.

 

Önemli olan nefsine egemen ve feragat etmesini bilen bir halk ve topluluk

olmak önemli, gelecek kuşakların önünde saygı duyacağı bir bir umut olmalı.

Umutsuzluk sağırları yüreğinden vurur. Geleceğini insan olmanın

sorumluluğunu taşıyarak, bugün tanınmayacak durumundaki biçiminden en başta

kendi kültürünü ve diğer kültürleri de tanıyarak kurtaracaktır.

 

Baskıcılığın, şovenizmin, tutuculuğun, bağnazlığın, devlet baskısına karşı

direnen bir ışık olduğu da bir gerçektir. Fakat toplumun bunalımları,

karşısında kitlelerin ezilmişliğinin istismar edilmesine daha fazla izin

verilmemelidir. Tabii bu arada kültürel anlamda bir lümpenleşmenin de önüne

geçmek lazım. Yukarıda anlattığım özelliklerimizin yaşam biçimlerini

yansıtan kültür ile, yaşam biçimimize göre ürettiklerimiz ve

yaratıklarımızdan oluşan sanatlarımızın da yeterli düzeyde değerlendirilmesi

bilimsel yaklaşımın dışında olmaması lazım. Tabii bu tip sorgulamaları

canımız acıdığında yapmayalım, yozlaştırmak, lümpenleştirmek, yok etmek için

bu tür yöntemleri deniyorlar. Bir apollikleştirme süreci yaşatıyorlar.

 

Olağan üstü hal kalkınca baskıyı azaltıp, sürgünü azaltıp başka bir yol

deniyorlar o da kültüre yönelik hareketler, toplumsal dayanışmanın önünü

kesip, savaş çığırtkanlığı ile, kültürel anlamda lümpenleşmeye sürüklüyorlar

ki bu çok tehlikeli, insanlar arasında bağları gevşetip birbirimize

yabancılaştırıp halklar arasındaki sevgiyi yok etmeye çalışıyorlar,

psikolojiye oynuyorlar. Bu yüzden dikkatli olmamız gereken nokta, insan

olmanın onurunu bize bırakılan miras üzerinden de sorumluluğuna canımız

acıdığında değil, faşizmin yarattığı sancıyı dışımızda da yarattığı sancıyı

aklımızın ruhunda duyup ve duygusal ruhumuzda da yaşayacağız sorumluluğunu.

 

Bence sürekli başkaldırı ve isyan içinde olanla, olması gereken yaşamı

bulabilir. Emperyalizme uyup, merkezine kapitalizmi alıp ona itaat eden,

uyan kişiler bunu yapamaz. Sürekli soru sorarak sürekli gözlemleyerek,

sürekli öğrenerek gerçeği bulabiliriz.

 

Bağımsız olmak özgür olmak için yeterli midir? Bağımsız olur ama özgür

olmayız. Özgürlük halklar ve içindeki insanın kendisi olması, kendisini

bulmasıdır. Birine benzemeye çalışmak özgürlük değildir. Özgürlük sevgidir,

sevgi başkaldırmadır. Korku olmayınca ortaya çıkar. Korkunun olmadığı yerde

sevgi vardır.

 

Her zaman gerçek anlamda bir devrim doğru olanı gören ve doğru olduğunu

bildiği şeylere göre yaşamlarını düzenleyen bir azınlık tarafından

gerçekleşmiştir. Doğruyu bulmak için geleneklerin bağlarından kurtulup

özgürleşmeye gerek vardır. Bunu da korkuyu yenmeden yapamayız.

 

Özgürlük, içinde hiçbir korkuya kapılmadan, belirli bir kalıba girmeden,

gerçek ve doğru olanı bulmamızı sağlayan yetenektir.

 

 

Ibrahim Demirel

22.10.2007