Kadının başkalığı bakirdir!
Iyi'nin Kötü'ye karşı strajesi yoktur.
Yalnızca kötü'nün kötü'ye strajesi vardır:
Buradaki kötüyü ve iyiyi bir pozitif ayırımcı olarak neyi kastettiğimi
anlamışsınızdır.
O da en kötünün strajesidir.
Mesele artık onu öldürmek,yiyip bitirmek ya da baştan çıkarmak,ona karşı
koymak, onunla yarışmak,onu sevmek ya da ondan nefret etmek değil,mesele önce
onun gibi, üretmektir.O artık bir tutku nesnesi değil,bir üretim
nesnesidir.Ya da başkalık Ama şurası da kesin ki, başkalık aranılan bir şey
ve farklılık olarak üretmek gerekir. Böylece, cinsel farklılık
denilince, anatomik, psikolojik özellikleri ile,kendine özgü arzusuyla cinsel
farlılık da dahil olmak üzere ardınsıra birbiri izleyen tüm çözülmez
düğümleriyle birlikte her cinsiyet söz konusudur.Cinsiyetlerini cinselliğini
ötekisi üzerinden yansıtsa bile,mesafeler belildir,başkalık bakirdir.
Bu başkalıkta bile kadır erkeğe göre bakirdir.
Sonuç olarak kadını fazla gösteren bir dişiliğin icadı söz konusudur. Buda
onu farklı kılıyor. Bununla birlikte,bu zorlamalı farklılığa diyorum ki,erkek
kadından daha farklıdır,ancak kadın erkekten o kadar farklı değildir.
Kıssadan hisse demek istediğim,cinsel farklılık çerçevesinde,erkeğin
yalnızca farklı olduğudur, oysa kadında, aşağılanmış farklılık satatüsünden
önce gelen kesin bir başkalık vardır.
En önemli unsurumuz kadın meclisimiz tarihimizde vardır.
Demokrasisi sömürüyü yansıtmıyor.
Kadının eskisi gibi dominant şekilde kültürel ve sosyal hayata(yaşama) daha
etkin biçimde katılabilmesini sağlamak lazım.Diyalog düzeninin kurulabilmesi
belirli projelerle desteklenmelidir.
Aslında biz toplum olarak acıları olan ve yüreğinde devrimci hücrelerindeki
devrimci hücrelerde,dünya analı hasarlarının farkında olan insanlarız.
Duygu ve düşüncelerimiz ile yaşadığımız çağa tanıklık etmekteyiz.Insan
dünyaya bir kez gelir.Ağlayarak doğarız.Içimizde sesini büyüttüğümüz suların
ana rahminde gölün içinde var olduğumu öğreniriz….Bağırmanın ağlamak
olduğunu döl suyunda öğreniz.
Ana rahminde haber veririz dünyaya ölünce de çığlıklar yükselir sesli yada
sessiz.Çığlıklarla uğurlanırız ölümüde doğumunada tilili..
Doğan her insan dünya ananın yaratığı yeni bir deneyimdir.Bu yüzden insanı
anlatmak hiç bitmeyecektir..
Kadın ana karnında başlayan karanlığı ve dünya ana ve anaların karanlığını
karşılaştırma durumuna itiyor. Işte öyle bir karanlık ki kendinizi
göremediğiniz dünyadan birinde doğar,diğerinde ise ölürken anadolu insanın
yaptığı gibi çığlıklarla karşılarsınız dünyayı ve çığlıklarla
uğurlanırsınız.Bir hücreden başka bir hücreye geçerken öyle ürkek olur ki o
toy yürek.Işte bu devrimci yürek içinde analık kadın olmak ayrı bir yürek
ister.Kadın ve anaları anlayacak incelik beklenir erkeklerden.
Insanı hayatta hayrete düşüren iki şey vardır: doğum ve ölüm..
Doğanın erkeğe değil de kadına verdiği bir özellik vardı: doğurganlık
yetisi. Erkeğin çocuğun meydana gelişindeki rolü anlaşılana kadar kadına
hayretle bakıldı, kadın tanrıçalar vardı ve bu tanrıçalar bereketle,
toprakla özdeşleştirildi. Zamanla insanlar ‘doğuran' ile ‘doğuma sebep olanı
birbirinden ayırdılar. Bir süre tanrı ve tanrıçalar yan yana görüldü ve
nihayet tek tanrılı dinlerde sadece erkek tanrıyı görüyoruz.
Elbette ki ‘yaratma gücü' ile ‘soyu üretme yetisi' farklı şeylerdir.
Doğuramayan erkek tanrı sözü kullanır. Müslümanlığın tanrısı ‘ol' der
yaratırken. Ama yine de erkek tanrıların yaratıcılığı, erkeklerdeki
doğurganlık kıskançlığını betimler bana göre. Ataerkil sistem tanrıyla
erkeği bu şekilde özdeşleştirmiştir. Fakat bu noktada yineliyorum, ataerkil
sistem, doğurmak ile doğuma sebep olmanın farklı şeyler olduğunu
unutmamalıdır, biri diğerinin önüne geçemez.
Tarihin hiçbir döneminde ataerkilliğin tam zıddı bir anaerkillikten söz
edilemez. Bu bakımdan kadının üstünlüğünden değil, sadece erkekle
eşitliğinden bahsedebiliriz. Bu eşitliğin gezici topluluklardaki sebebi,
özel mülkiyetin olmayışıdır. Engels, yerleşik hayata geçmeyle beraber ilk
özel mülkiyete yani tarım araçları, hayvan, çiftlik vesaireye erkeğin sahip
olduğunu belirtir. Mülkiyet miras yoluyla babadan oğla geçmeye başlayınca,
kadının cinselliğinin ve bedeninin denetimini erkeğe veren ataerkil aile
kurumlaşmaya başladı. Kadının beden denetimi önce babanın, sonra kocanın
eline geçti. Artık kadın kabileler arası değiş tokuş edilen bir nesneden
ibaretti..
Tahıl tarımını ilk keşfeden kadınlar olmasına rağmen bu olay yine trajik bir
şekilde onları ikincil konuma düşürmüştür. Öte yandan kentle beraber
farklılaşan meslek grupları yavaş yavaş erkek tekeline girdi ve kadın
ekonomik oluşumun dışında tutuldu.
Toplumda bedensel denetimin asıl amacı ekonomik ve politik iktidarı korumaya
yöneliktir. Örtü, ataerkil bir denetim simgesidir. Kadınların bu tecridi
onların sadece biyolojik yani doğurma ve üremeye yönelik varlıklar olarak
görülmelerine sebep olmuştur. Kadının beden denetimi belli bir dinle
ilişkili de değildir, Mezopotamya'da geliştirilen düşüncelerle ilişkilidir.
Kadının ikincilleştirilmesi tek bir dinle değil tüm tek tanrılı dinlerle
ilişkilidir. Çünkü tanrı sözü olarak kabul edilen kutsal kitaplar kadının
ikincilliğini vurgulayarak ataerkilliğe tam bir iktidar kazandırmıştır.
Cinsellik bilgisi soyu üretme işine yarayacaktı Bu kızma ve kıskançlık
yerini dinlerde anneliği yüceltmeye bırakır. Kadın tek tanrılı dinlerde kimi
zaman yüceltilir ki zaman yerin dibine sokulur. Kadın bir yandan cinsel
olarak baştan çıkarıcı, şeytan olarak gösterilir; diğer yandan kocasına
yardımcı, çocuk doğuran, bakan kutsal annedir. Kadın bazen lanetli Havva,
bazen kutsal Meryem anadır. aydınlık/karanlık, gündüz/gece, akıl/duygu,
ruh/beden, erkek/kadın… Doğada her şeyin zıddı var mıdır? Erkek ve kadın
birbirine zıt mıdır yoksa birbirinden farklı mıdır? Farklılık ve zıtlık aynı
şey değildir ve birbirine de karıştırılmamalıdır. Erkek ve kadın, siyah ve
beyaz gibi birbirinin zıttı iki şey değildir.
Tektanrıcılığın kadını ikincilleştiren söylemleri ataerkilliği daha da
yerleşik bir kurum ve ideoloji haline getirdi. Kadının tektanrılı dinlerdeki
ikinci sınıf rolü, kadının bedeninin denetlenmesini meşrulaştırdı. Bu
sebeple her üç dinin de görüldüğü Ortadoğu ve Akdeniz ülkelerinde kadın
bedeninin denetimi üzerine dayalı bir gelenek doğdu. Dindarlıkla beslenen
ataerkil sistem kadın cinselliğini ve bedenini, dolayısıyla doğurganlığını
denetler. Kadın sadece tanrıya değil, erkeğe de itaat etmek zorundadır ve
bunu öylesine içselleştirmiştir ki kendisine dayatılan baskının farkında
bile değildir.
Bizim yakın tarihimizde bu belirgin bir şekilde vardır.
Kimlik ve kültürel yapı, her bir toplumun kendi özünden değil, toprağa el
koyma biçiminin örgütlenmesinden ve bu örgütlenmenin zaman içinde geçirdiği
evrimden kaynaklanır. Akdeniz havzasında, toplum akrabalık ilişkileri ile
örgütlenmiştir. Eski Dünyadaki bu soya dayalı toplumsal örgütlenme, aynı
zamanda kendine özgü bir ahlak anlayışını da beraberinde getirmiştir. Bu
topluluklarda namus, topluluk düzeninin kuşaktan kuşağa sorunsuzca
aktarılmasının kişi çıkarlarından daha önemli olduğunun bir ifadesidir.
Bizim son zamanlarda “töre” demeye alıştığımız işte bu namus anlayışıdır.
Akrabalık ekonomik, siyasi ve ahlaki bir düzendir. Bu düzeyde namus sadece
kadın bedenini değil, tüm bireylerin toplumdaki yerlerini, davranışlarını ve
arzularını kontrol altına alan bir toplumsal olgudur.
Bilindiği gibi Islam dini erkeğin yarısı kadar da olsa kız çocuğuna da miras
hakkı tanır, bu durum Arap toplumunun aşiret yapısına tehdit unsuru gibi
görünür. Çünkü aşiret yapısının temelinde atanın soyuna yabancı birisinin,
aile mülküne dâhil bir toprak parçası üzerinde hak iddia edememesi yatar. Bu
sebepten hiçbir yabancının yasal olarak mirasçı olmasına imkân vermeyecek
şekilde bir miras sisteminin öngörülmesi gereklidir. Kadınlar bu noktada
mirastan pay almalarıyla aşireti yıkacak bir unsur olarak görülmektedir. Bu
sebepten tüm kız çocuklarını mirastan mahrum bıraktılar. Ve kızları düzenli
olarak baba soyundan akrabalarla evlendirdiler. Böylece aşiretin dağılmasını
önleyeceklerdi. Ekonomik anlamda güçlenirken bedenlerinin denetimini de
kaybediyorlardı. Akraba evliliğinin yaygın oluşu ve dirençliliğinin sebebi
sadece malvarlığının bölünmesini önleme isteği değildir. KızılbaşlıkAlevilik
gibi endişe ve azınlık psikolojisi endogamiye itebilir.
Öte yandan kentleşme, aşiret toplumunu evrimleştirmiştir. Tabi olan yine
kadına olmuştur. Bir anda modernleşemeyen bedevi şehir ortamındaki
yabancılaşma duygusuyla, kadını şehir ortamından ayırmak, şehirle arasına
duvar örmek istemiştir..
Kadın beden denetiminin en trajik noktalarından biri olan namus cinayetidir.
Bunun yanında erkek kimi zaman kan dökmek istemese de içinde bulunduğu
kültür, onu, bunu yapmaya zorlamaktadır.Çoğrafya olarak evet ama dersim
kültürü içinde bu türden yaklaşımlar olmaz.
Şunu da belirtmek istiyorum ki; Toplumumuzda kadınının erken evliliği,
erkeğin ailenin reisi oluşu, erkek ve kadın alanlarının ikisinde de görülen
yaş hiyerarşisi sadece bize özgü değildir. tüm dinlerin ataerkil düzenin
işleyişine katkısı olduğunu söyleyebiliriz. Tüm toplumsal işleyişler
varlığını hep kadınlar üzerinden etkinleştirir.
Annenin gelecek güvencesi olarak evli oğlunu görmesi ve geçmişte de kendi
kaynanasının kendisini ezmiş olması; onu gelinine karşı sıkı bir iktidar
hiyerarşisine sokmaya zorlar. Anne oğlunun ömür boyu kendine bağlı olmasını
ister, karısına çok düşkün olmasından rahatsız olur. Gelin üzerinde baskı
kurar ve onu denetler. Öte yandan inanç sistemimizde erkeğin duygusal olarak
kadına çok fazla odaklanmasına karşıdır. .
21. yüzyıl da hala toplumumuz kültür geleneklerine devam etmektedir. Hala
namus cinayeti, kan davası, bekaret saplantısı, ana-erkek çocuk ilişkisinde
birbirine aşırı düşkünlük, erkek çocuklarına değer verme ve mirası onlara
bırakma gibi gelenekler sürmektedir. Kız çocukları okutulmamaktadır. Bu
geleneksel uygulamanın ortadan kaldırılması ya da ılımlılaştırılması
görüldüğü gibi hiç de kolay olmamaktadır. Insanların önyargılarını ortadan
kaldırmak Einstein'ın dediği gibi atomu parçalamaktan daha zordur. Kadınlar,
kendileri birer özne olarak kendi mücadelelerine sahip çıkmalıdırlar,
sorunlarını çarpıtmadan objektif olarak ve tarihsel dönemleri kendi
içlerindeki şartları göz önüne alarak yorumlamalıdırlar.
Eğtim bu durumda öne çıkmaktadır.
Ya kadınları evcilleştirerek onların var olan toplumsal düzene uyum
sağlamalarını hedefler yada içinde yaşadıkları toplumda kendi gerçeklerine
eleştirel gözle bakmalarına ve gerçekliği dönüştürmelerine yardımcı olmayı
amaçlar.Içinde yaşadığımız toplumsal gerçeği dönüştürmeyi değil var olan
düzeni sürdürmeyi olumluyor.
Kadının başkalığını bakir kılıcak toplumsal bir gerçekliğe eğitim ile
evrilmemiz gerekir!!!!! 27.11.2007