Ibrahim Demirel

bio62@hotmail.com
Kadının başkalığı bakirdir!

Iyi'nin Kötü'ye karşı strajesi yoktur.

 

Yalnızca kötü'nün kötü'ye strajesi vardır:

 

Buradaki kötüyü ve iyiyi bir pozitif ayırımcı olarak neyi kastettiğimi

anlamışsınızdır.

 

O da en kötünün strajesidir.

 

Mesele artık onu öldürmek,yiyip bitirmek ya da baştan çıkarmak,ona karşı

koymak, onunla yarışmak,onu sevmek ya da ondan nefret etmek değil,mesele önce

onun gibi, üretmektir.O artık bir tutku nesnesi değil,bir üretim

nesnesidir.Ya da başkalık Ama şurası da kesin ki, başkalık aranılan bir şey

ve farklılık olarak üretmek gerekir. Böylece, cinsel farklılık

denilince, anatomik, psikolojik özellikleri ile,kendine özgü arzusuyla cinsel

farlılık da dahil olmak üzere ardınsıra birbiri izleyen tüm çözülmez

düğümleriyle birlikte her cinsiyet söz konusudur.Cinsiyetlerini cinselliğini

ötekisi üzerinden yansıtsa bile,mesafeler belildir,başkalık bakirdir.

 

Bu başkalıkta bile kadır erkeğe göre bakirdir.

 

Sonuç olarak kadını fazla gösteren bir dişiliğin icadı söz konusudur. Buda

onu farklı kılıyor. Bununla birlikte,bu zorlamalı farklılığa diyorum ki,erkek

kadından daha farklıdır,ancak kadın erkekten o kadar farklı değildir.

 

Kıssadan hisse demek istediğim,cinsel farklılık çerçevesinde,erkeğin

yalnızca farklı olduğudur, oysa kadında, aşağılanmış farklılık satatüsünden

önce gelen kesin bir başkalık vardır.

 

En önemli unsurumuz kadın meclisimiz tarihimizde vardır.

 

Demokrasisi sömürüyü yansıtmıyor.

 

Kadının eskisi gibi dominant şekilde kültürel ve sosyal hayata(yaşama) daha

etkin biçimde katılabilmesini sağlamak lazım.Diyalog düzeninin kurulabilmesi

belirli projelerle desteklenmelidir.

 

Aslında biz toplum olarak acıları olan ve yüreğinde devrimci hücrelerindeki

devrimci hücrelerde,dünya analı hasarlarının farkında olan insanlarız.

 

Duygu ve düşüncelerimiz ile yaşadığımız çağa tanıklık etmekteyiz.Insan

dünyaya bir kez gelir.Ağlayarak doğarız.Içimizde sesini büyüttüğümüz suların

ana rahminde gölün içinde var olduğumu öğreniriz….Bağırmanın ağlamak

olduğunu döl suyunda öğreniz.

Ana rahminde haber veririz dünyaya ölünce de çığlıklar yükselir sesli yada

sessiz.Çığlıklarla uğurlanırız ölümüde doğumunada tilili..

 

Doğan her insan dünya ananın yaratığı yeni bir deneyimdir.Bu yüzden insanı

anlatmak hiç bitmeyecektir..

 

Kadın ana karnında başlayan karanlığı ve dünya ana ve anaların karanlığını

karşılaştırma durumuna itiyor. Işte öyle bir karanlık ki kendinizi

göremediğiniz dünyadan birinde doğar,diğerinde ise ölürken anadolu insanın

yaptığı gibi çığlıklarla karşılarsınız dünyayı ve çığlıklarla

uğurlanırsınız.Bir hücreden başka bir hücreye geçerken öyle ürkek olur ki o

toy yürek.Işte bu devrimci yürek içinde analık kadın olmak ayrı bir yürek

ister.Kadın ve anaları anlayacak incelik beklenir erkeklerden.

 

Insanı hayatta hayrete düşüren iki şey vardır: doğum ve ölüm..

 

Doğanın erkeğe değil de kadına verdiği bir özellik vardı: doğurganlık

yetisi. Erkeğin çocuğun meydana gelişindeki rolü anlaşılana kadar kadına

hayretle bakıldı, kadın tanrıçalar vardı ve bu tanrıçalar bereketle,

toprakla özdeşleştirildi. Zamanla insanlar ‘doğuran' ile ‘doğuma sebep olanı

birbirinden ayırdılar. Bir süre tanrı ve tanrıçalar yan yana görüldü ve

nihayet tek tanrılı dinlerde sadece erkek tanrıyı görüyoruz.

 

Elbette ki ‘yaratma gücü' ile ‘soyu üretme yetisi' farklı şeylerdir.

Doğuramayan erkek tanrı sözü kullanır. Müslümanlığın tanrısı ‘ol' der

yaratırken. Ama yine de erkek tanrıların yaratıcılığı, erkeklerdeki

doğurganlık kıskançlığını betimler bana göre. Ataerkil sistem tanrıyla

erkeği bu şekilde özdeşleştirmiştir. Fakat bu noktada yineliyorum, ataerkil

sistem, doğurmak ile doğuma sebep olmanın farklı şeyler olduğunu

unutmamalıdır, biri diğerinin önüne geçemez.

 

Tarihin hiçbir döneminde ataerkilliğin tam zıddı bir anaerkillikten söz

edilemez. Bu bakımdan kadının üstünlüğünden değil, sadece erkekle

eşitliğinden bahsedebiliriz. Bu eşitliğin gezici topluluklardaki sebebi,

özel mülkiyetin olmayışıdır. Engels, yerleşik hayata geçmeyle beraber ilk

özel mülkiyete yani tarım araçları, hayvan, çiftlik vesaireye erkeğin sahip

olduğunu belirtir. Mülkiyet miras yoluyla babadan oğla geçmeye başlayınca,

kadının cinselliğinin ve bedeninin denetimini erkeğe veren ataerkil aile

kurumlaşmaya başladı. Kadının beden denetimi önce babanın, sonra kocanın

eline geçti. Artık kadın kabileler arası değiş tokuş edilen bir nesneden

ibaretti..

 

Tahıl tarımını ilk keşfeden kadınlar olmasına rağmen bu olay yine trajik bir

şekilde onları ikincil konuma düşürmüştür. Öte yandan kentle beraber

farklılaşan meslek grupları yavaş yavaş erkek tekeline girdi ve kadın

ekonomik oluşumun dışında tutuldu.

 

Toplumda bedensel denetimin asıl amacı ekonomik ve politik iktidarı korumaya

yöneliktir. Örtü, ataerkil bir denetim simgesidir. Kadınların bu tecridi

onların sadece biyolojik yani doğurma ve üremeye yönelik varlıklar olarak

görülmelerine sebep olmuştur. Kadının beden denetimi belli bir dinle

ilişkili de değildir, Mezopotamya'da geliştirilen düşüncelerle ilişkilidir.

Kadının ikincilleştirilmesi tek bir dinle değil tüm tek tanrılı dinlerle

ilişkilidir. Çünkü tanrı sözü olarak kabul edilen kutsal kitaplar kadının

ikincilliğini vurgulayarak ataerkilliğe tam bir iktidar kazandırmıştır.

 

 

Cinsellik bilgisi soyu üretme işine yarayacaktı Bu kızma ve kıskançlık

yerini dinlerde anneliği yüceltmeye bırakır. Kadın tek tanrılı dinlerde kimi

zaman yüceltilir ki zaman yerin dibine sokulur. Kadın bir yandan cinsel

olarak baştan çıkarıcı, şeytan olarak gösterilir; diğer yandan kocasına

yardımcı, çocuk doğuran, bakan kutsal annedir. Kadın bazen lanetli Havva,

bazen kutsal Meryem anadır. aydınlık/karanlık, gündüz/gece, akıl/duygu,

ruh/beden, erkek/kadın… Doğada her şeyin zıddı var mıdır? Erkek ve kadın

birbirine zıt mıdır yoksa birbirinden farklı mıdır? Farklılık ve zıtlık aynı

şey değildir ve birbirine de karıştırılmamalıdır. Erkek ve kadın, siyah ve

beyaz gibi birbirinin zıttı iki şey değildir.

 

Tektanrıcılığın kadını ikincilleştiren söylemleri ataerkilliği daha da

yerleşik bir kurum ve ideoloji haline getirdi. Kadının tektanrılı dinlerdeki

ikinci sınıf rolü, kadının bedeninin denetlenmesini meşrulaştırdı. Bu

sebeple her üç dinin de görüldüğü Ortadoğu ve Akdeniz ülkelerinde kadın

bedeninin denetimi üzerine dayalı bir gelenek doğdu. Dindarlıkla beslenen

ataerkil sistem kadın cinselliğini ve bedenini, dolayısıyla doğurganlığını

denetler. Kadın sadece tanrıya değil, erkeğe de itaat etmek zorundadır ve

bunu öylesine içselleştirmiştir ki kendisine dayatılan baskının farkında

bile değildir.

Bizim yakın tarihimizde bu belirgin bir şekilde vardır.

 

Kimlik ve kültürel yapı, her bir toplumun kendi özünden değil, toprağa el

koyma biçiminin örgütlenmesinden ve bu örgütlenmenin zaman içinde geçirdiği

evrimden kaynaklanır. Akdeniz havzasında, toplum akrabalık ilişkileri ile

örgütlenmiştir. Eski Dünyadaki bu soya dayalı toplumsal örgütlenme, aynı

zamanda kendine özgü bir ahlak anlayışını da beraberinde getirmiştir. Bu

topluluklarda namus, topluluk düzeninin kuşaktan kuşağa sorunsuzca

aktarılmasının kişi çıkarlarından daha önemli olduğunun bir ifadesidir.

Bizim son zamanlarda “töre” demeye alıştığımız işte bu namus anlayışıdır.

Akrabalık ekonomik, siyasi ve ahlaki bir düzendir. Bu düzeyde namus sadece

kadın bedenini değil, tüm bireylerin toplumdaki yerlerini, davranışlarını ve

arzularını kontrol altına alan bir toplumsal olgudur.

 

Bilindiği gibi Islam dini erkeğin yarısı kadar da olsa kız çocuğuna da miras

hakkı tanır, bu durum Arap toplumunun aşiret yapısına tehdit unsuru gibi

görünür. Çünkü aşiret yapısının temelinde atanın soyuna yabancı birisinin,

aile mülküne dâhil bir toprak parçası üzerinde hak iddia edememesi yatar. Bu

sebepten hiçbir yabancının yasal olarak mirasçı olmasına imkân vermeyecek

şekilde bir miras sisteminin öngörülmesi gereklidir. Kadınlar bu noktada

mirastan pay almalarıyla aşireti yıkacak bir unsur olarak görülmektedir. Bu

sebepten tüm kız çocuklarını mirastan mahrum bıraktılar. Ve kızları düzenli

olarak baba soyundan akrabalarla evlendirdiler. Böylece aşiretin dağılmasını

önleyeceklerdi. Ekonomik anlamda güçlenirken bedenlerinin denetimini de

kaybediyorlardı. Akraba evliliğinin yaygın oluşu ve dirençliliğinin sebebi

sadece malvarlığının bölünmesini önleme isteği değildir. KızılbaşlıkAlevilik

gibi endişe ve azınlık psikolojisi endogamiye itebilir.

 

Öte yandan kentleşme, aşiret toplumunu evrimleştirmiştir. Tabi olan yine

kadına olmuştur. Bir anda modernleşemeyen bedevi şehir ortamındaki

yabancılaşma duygusuyla, kadını şehir ortamından ayırmak, şehirle arasına

duvar örmek istemiştir..

 

Kadın beden denetiminin en trajik noktalarından biri olan namus cinayetidir.

Bunun yanında erkek kimi zaman kan dökmek istemese de içinde bulunduğu

kültür, onu, bunu yapmaya zorlamaktadır.Çoğrafya olarak evet ama dersim

kültürü içinde bu türden yaklaşımlar olmaz.

 

 

Şunu da belirtmek istiyorum ki; Toplumumuzda kadınının erken evliliği,

erkeğin ailenin reisi oluşu, erkek ve kadın alanlarının ikisinde de görülen

yaş hiyerarşisi sadece bize özgü değildir. tüm dinlerin ataerkil düzenin

işleyişine katkısı olduğunu söyleyebiliriz. Tüm toplumsal işleyişler

varlığını hep kadınlar üzerinden etkinleştirir.

 

Annenin gelecek güvencesi olarak evli oğlunu görmesi ve geçmişte de kendi

kaynanasının kendisini ezmiş olması; onu gelinine karşı sıkı bir iktidar

hiyerarşisine sokmaya zorlar. Anne oğlunun ömür boyu kendine bağlı olmasını

ister, karısına çok düşkün olmasından rahatsız olur. Gelin üzerinde baskı

kurar ve onu denetler. Öte yandan inanç sistemimizde erkeğin duygusal olarak

kadına çok fazla odaklanmasına karşıdır. .

 

 

21. yüzyıl da hala toplumumuz kültür geleneklerine devam etmektedir. Hala

namus cinayeti, kan davası, bekaret saplantısı, ana-erkek çocuk ilişkisinde

birbirine aşırı düşkünlük, erkek çocuklarına değer verme ve mirası onlara

bırakma gibi gelenekler sürmektedir. Kız çocukları okutulmamaktadır. Bu

geleneksel uygulamanın ortadan kaldırılması ya da ılımlılaştırılması

görüldüğü gibi hiç de kolay olmamaktadır. Insanların önyargılarını ortadan

kaldırmak Einstein'ın dediği gibi atomu parçalamaktan daha zordur. Kadınlar,

kendileri birer özne olarak kendi mücadelelerine sahip çıkmalıdırlar,

sorunlarını çarpıtmadan objektif olarak ve tarihsel dönemleri kendi

içlerindeki şartları göz önüne alarak yorumlamalıdırlar.

 

Eğtim bu durumda öne çıkmaktadır.

 

Ya kadınları evcilleştirerek onların var olan toplumsal düzene uyum

sağlamalarını hedefler yada içinde yaşadıkları toplumda kendi gerçeklerine

eleştirel gözle bakmalarına ve gerçekliği dönüştürmelerine yardımcı olmayı

amaçlar.Içinde yaşadığımız toplumsal gerçeği dönüştürmeyi değil var olan

düzeni sürdürmeyi olumluyor.

 

Kadının başkalığını bakir kılıcak toplumsal bir gerçekliğe eğitim ile

evrilmemiz gerekir!!!!! 27.11.2007