İbrahim GÜÇLÜ

İbrahimguclu21@gmail.com

 

 

ROJA KURD Dergisi Hakkında Açılan Soruşturma, Düşünce/İfade ve Basın Özgürlüğüne Aykırıdır. Devletin Kürtler Hakkındaki Geleneksel İnkar Politikasının Yansımasıdır…

 

Cumhuriyet Başsavcılığına, Diyarbakır

I- ROJA KURD Dergisi aylık siyasal ve kültürel bir dergidir. Dergi sorumluları, amaçlarının ne olduğunu baş yazılarında dile getirmektedirler. Ben de derginin amacının, meşru, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu saptıyorum. Ayrıca ROJA KURD'ın, Kürt fikir ve kültür dünyasına hizmet ettiğini, Kürt ulusunun hak ve özgürlüklerini savunduğunu, meşruiyetini, doğal birey ve kolektif haklardan, ilgili uluslararası sözleşmelerden, İnsan hakları Beyannamesi ve Avrupa İnsan Halkları Sözleşmesinden, demokratik prensiplerden, Avrupa Birliği Kriterlerinden aldığını, herhangi bir suç işlemediğini, bir fikir adamı ve hukukçu olarak bilmekteyim.

Bu nedenle ROJA KURD Dergisi'nin Nisan 207 tarihli 2. sayısında ben de bir yazı yazdım. Yazımın başlığı, “Kuzey Kürdistan'da Olan ‘Yeniden Yapılan/Örgütlenme' midir?”. Yazım beş bölümden ve her bölümde kendi içinde ara bölümlerden oluşmaktadır.

Yazımın ana bölümlerini ve ara bölümlerimi sıralarsam:

“ I- Sorunun tarihsel arka planı, II-Eski dönem örgütlenmenin ve günümüz örgütlenmesinin farklı iki tarihsel dönem sorunu: a)Demokratik olmak veya olmamak, b)Miras sorunu, c)İdeoloji sorunu, ideoloji/ideoloji dışı örgütlenme sorunu, d)Benimsenen strateji Bağımsız Kürdistan ve Federe Kürdistan Stratejisi, c) Örgütlenmenin karakteri: İdeolojik, gizli, hukuk dışı, silahlı örgütlenme ve meşruiyeti temel alan program, ideolojik olmayan, sivil ittiatsız örgütlenme, f)”Emperyalizme/sömürgeciliğe ve yerli işbirlikçilerine karşı savaş” ve değişen yeni parametre: Ulusal çıkarlara uygun her güç ve devletle ilişki, g) Güney Kürdistan'daki ulusal harekete ve oradaki siyasi güçlere yaklaşımların başlı başına yarattığı bölünme, III- Ezberi Bozmak: DKP ve HAK-PAR deneyi bize neyi anlatıyor?, IV- Rizgarî/Ala Rizgarî Toplaşması ve Devrimci Demokratlar, V- Sonuç yerine.”

 

Yazım önyargısız, analizci bir mantıkla bütünlüklü incelendiği zaman görülecektir ki, Kuzey Kürdistan'daki siyasi örgütlenmenin, ideolojisinin, eylem anlayışının sorgulanmasının yapıldığı; hareketin yeniden yapılanması üzerine tespitler ve öneriler içerdiği görülecektir.

 

Ayrıca yazımın, devleti doğrudan karşı alan ve ön cepheden eleştiren, Kürdistan sorununun çözümü için kapsamlı bir çerçeve anlayış öneren muhtevada olmadığı da rahatlıkla tespit edilebilir.

 

Buna rağmen, savcılığınız, yazım hakkında soruşturma başlatmış durumdadır. Bu soruşturmanın TCK'nun hangi maddesinin kapsamında mütalaa edildiği konusunda da somut bir görüş, önerme de söz konusu değil. Hukuk tekniği ve usulü açısından anlaşılması zor bir mantıkla, TCK'nun 215, 216, 218, 220'inci maddelerinin tümü kapsamında bir soruşturma başlatılmış bulunmaktadır. Bu da gösteriyor ki, bizim soruşturma çerçevesinde dile getirdiğimiz görüşler göz önüne alınarak ya bir somut madde çerçevesinde hakkımda/hakkımızda iddianame tanzim edilip mahkemeye sunulacak; Ya da takipsizlik kararı verilecek. Oysa soruşturma kapsamında dile getirdiğimiz görüşlerimiz, “savunmanın kutsallığı ve özerkliği” çerçevesinde ele alınacak görüşler olduğundan dava konusu olması, kesinlikle hukuka aykırıdır. O bakımdan, savcılığınız aslında soruşturmaya konu olmayan bir sorunu ele aldığından, savcılığınızın takipsizlik kararı vermesi kadar doğal bir şey olamaz.

 

Hakkımda/hakkımızda soruşturmanın başlatılması, düşünce/ifade ve basın özgürlüğüne de aykırıdır. Devletin geleneksel resmi düşüncesinden hareketle, Kürtlerin varlığının inkarına bağlı olarak, Kürtlerle ilgili düşüncelerin otomatik bir şekilde soruşturma konusu olması gibi bir talihsizlik ve hukuksuzluk eylemi orta yerdedir.

 

* TCK'nun 215. maddesi, “işlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse” suçunu tanzim etmektedir. Benim yazımda böyle bir konu ve eylem söz konusu değildir. Herhangi bir suçu övmediğim gibi, suç işleyen bir kimseyi övme eylemim de orta yerde yoktur.

 

* TCK'nun 216. maddesi, “halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesim aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik” suçunu tanzim etmektedir. Bu suçun ortaya çıkması için de, “kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması” şartının olgunlaşması ve somut bir hal arz etmesi gerekir. Oysa, yazımın yayınlanmasından sonra, Kürtlerin Türklere, bir toplumsal kesimin bir başka toplumsal kesime, bir din ve mezhebe saldırısı eylemi söz konusu olmamıştır.

 

Yazımda Kürtlerden bahsettiğim görüşlerimin dolaylı yorumundan Kürtlerin Türklerden farklı bir ulus olduğu konusunda bir kategorileştirme yaptığım doğru. Ama Kürtleri, Türklere, bir başka toplumsal kesime, din ve mezhebe karşı tahrik ettiğimden bahsedilemez. Yazımda Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkından, Kürt ulusunun da Türk ulusu ve diğer dünya ulusları kadar haklara sahip olmasından bahsetmiş bulunmaktayım. Bu da bir unsuru bir başka unsura karşı tahrik etmek ve saldırtmak kapsamında ele alınmaz. Bu sadece Kürt ulusunun haklarından bahsetmiş olmaktır. TCK'nun da bunu suç kabul eden bir düzenlemesi de söz konusu değildir.

 

* TCK'nun 218. maddesi 8 fıkradan oluşmaktadır. Maddenin ilk 7 fıkrası, örgütlü suçu, illegal örgüt kuruculuğunu, üyeliğini, örgüte yardım ve yataklığı tanzim etmektedir.

Yazımın bu fıkralar içinde tanımlanması için, bir neden ve delil olduğunu düşünmüyorum. Bu suçun ileri sürülebilmesi için maddi, somut delillerin olması gerekir. Bu nedenle de, savcılığınızın bana/bize bir maddi ve somut delil sunma yükümlülüğü vardır. Ortada böyle bir suç olmadığı için, savcılığınızın sunduğu maddi ve somut bir delil de söz konusu olmamıştır.

 

* TCK'nun 220. maddesinin son fıkrası, bir “suç örgütünün veya amacının propagandasını yapmak” suçunu tanzim etmiştir. Benim yazımın bu kapsamda da ele alınması olanaksızdır.

 

II- Benim yazımın bir suç oluşturmadığını kesinlikle biliyorum. Eğer bir suçtan bahsedilirse, uluslararası ilgili sözleşmelerin, İnsan hakları Beyannamesinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin tanımları dışında bir “fikir suçu” ihdasından bahsedilir ki, o zaman da Türkiye'nin Avrupa Birliği üyesi olmak gibi bir iddia taşıması, demokratik bir rejim sahibi olunduğu konusunda bir sav ileri sürmesi abesle iştigal olur.

 

Benim yazım düşünce ve ifade, basın özgürlüğü kapsamında ele alınacak görüşleri içermektedir. Yazımda herhangi bir şiddet önermesi de söz konusu değildir.

 

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ifade özgürlüğüne ilişkin 10. maddesi ile “çoğunluk tarafından benimsenen veya desteklenen fikirler değil, küçük bir grup veya bir tek kişi tarafından dile getirilen çoğunluğun görüşlerine ters, sarsıcı, şoke edici fikirler koruma altına alınmıştır.”

 

Benim yazımda dile getirdiğim düşüncelerim, resmi devlet görüşlerine aykırıdır. Eğer düşünceler resmi görüşlere aykırı olmayacaksa, o zaman fikir serd etmeye gerek olmayacaktı. Devletin, resmi yetkililerin hepimiz, halk adına düşünce serd etmeleri yeterli olacaktı. Ayrıca o zaman düşünce ve ifade özgürlüğü gibi kavramlaştırmalara da ihtiyaç olmazdı.

 

Yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, “içeriği ne olursa olsun, herhangi bir birey, grup veya medya türü tarafından dile getirilen düşünceyi koruma altına alır. Bu hürriyet sayesinde ancak kişiler kendi düşüncelerinin doğru ve yanlış olduğunu test edebilme imkanına sahip olacaklardır. Demokratik bir toplumda ifade özgürlüğü, yöneticilerin veya kamu makamlarının hoşuna gidecek şeyleri söyleyebilmeyi değil, her türlü düşünceyi serbestçe açıklamayı ifade eder.” (AİHM Handyside-İngiltere Davası)

 

409 sayılı Yasa ile değiştirilen Anayasa'nın 14. maddesinde “…..Anayasa hükümlerinden hiçbir tanesi, devlete, kişilere Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz” şeklinde bir düzenleme yaparak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin bu hükmü, Türk Hukuk Sistemine dahil edilmiştir.

 

Bir fikrin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında ele alınmaması için, bu düşüncenin, “şiddete çağrı niteliğinde olması” , terör örgütlerinin eylemlerinin propagandasının yapılması” , “ırkçılığı teşvik etmesi” , “meşru otoriteye karşı başkaldır ve ayaklanmaya yöneltmesi gerekir” .

 

Ben yazımda, şiddete çağrı yapmadığım gibi, terör örgütlerinin propagandasını da yapmıyorum. Ben bir fikir adamı olarak demokratik, meşru, doğal insan hak ve özgürlükleri, İnsan Hakları Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki haklar kapsamında sivil ittiatsizliği savunan bir kişiyim. Irkçı olmadığım açıktır ve 40 yıllık mücadele hayatımda bana atfedilen sıfatlardan birinin ırkçılık olmadığı kesindir. Türkiye'de, demokrasi açısından, Kürt ulusunun temsil edilmemesi ve Kürt ulusunun kendi kendini yönetme hakkını kullanamamasından ileri gelen bir meşru yönetim olmamasına rağmen, yazımda bu meşru olmayan yönetime karşı bir başkaldırı ve ayaklanma önermem de söz konusu değil.

 

Diyarbakır'da 5190 Sayılı Kanunun 1. Maddesinde Yazılı Suçlara Bakmakla Görevli Cumhuriyet Savcısı Süleyman KARACA'nın ben ve 200'den fazla arkadaşım hakkında verdiği “Takipsizlik Kararı” konumuza örnek olabilecek ve ışık tutacak nitelikte bir karardır. Soruşturmanın sağlıklı yürütülmesi ve sonuçlanması için bu kararı savcılığınıza sunmaktayım.

 

 

Sonuç olarak diyorum ki, ROJA KURD ve benim hakkımda/hakkımızda başlatılan soruşturma düşünce ve ifade, basın özgürlüğüne aykırıdır. Bu soruşturmaya son verilerek, soruşturmanın takipsizlikle sonuçlanması için gerekli işlemlerin yapılmasını arz ve talep ediyorum.

18. 06. 2007