
İbrahim GÜÇLÜ
İbrahimguclu21@gmail.com
Rizgarî.Com'un izlenmesi ve soruşturmalar, tırmanıyor…
Açığa çıktı ki, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, Kürt gazete, dergi ve örgütlerini yakından izlemeye aldığı gibi, Kürt sitelerini de yakından izliyor, raporlar tutuyor, cumhuriyet savcılarının soruşturma başlatması için ihbarlarda bulunuyor. Bu tutum ve uygulamanın, Türkiye Cumhuriyeti'nin düşünce ve ifade özgürlüğüyle doku uyuşmazlığı, Kürtlük düşüncelere karşıtlığının bir klasiği olduğundan şüphe yok. Kürtlük düşüncesi alanındaki bu devlet klasiğini teşhir etmek ve bu baskılara karşı mücadele etmek, aydın olmanın en önemli, geneli ilgilendiren bir görev olduğu tartışmasız.
Bir dönem önce, Rizgarî.Com'daki yazılarımdan dolayı hakkımda soruşturma başlatıldı. Bununla ilgili Rizgarî.Com'da bir yazı yazdım, Kürt aydın kamuoyunu bilgilendirdim. Bu soruşturmaya yeni bir soruşturma, daha kapsamlı bir soruşturma eklendi. Böylece sorun, daha ciddileşti ve geneli ilgilendiren bir boyut da kazandı.
Devletin ciddiyetine karşı, ciddi davranmaktan başka yapılacak bir şey de olamaz. Bu nedenle, yazılarım hakkındaki ikinci soruşturma hakkında Cumhuriyet Savcılığına bugün yazılı bir savunma sundum.
Kamuoyunun bilgilendirilmesi için gönderiyorum.
*******
Yargıyı etkilemeye çalışmak hakkımdır. Kürt ulusu ve Kürdistan'la ilgili dile getirilen tüm düşüncelerin hemen yargılama konusu olması hukuki bir ucube ve demokratik olmayan bir yaklaşımdır.
Savcılığınıza, yaptınız çağrı üzerine 17. 10. 2007'de geldim. Bu, aynı konu ile ilgili savcılığınıza ikinci gelişimdi. Birinci gelişimde, Rizgarî.com sitesinde yazdığım yazıların bir kısmı: “ 1- Seçime katılım mı, çekilme-boykot mu? Kürt iktidarını ilan mı?, 2- Kerkük Konferansı hakkında dava açıldı, 3- Yeniden genel seçimler ve Kürdistan'daki iktidar üzerine, 4- Türkiye'nin Kürtlere karşı toplu savaşı-tampon bölge-yapılacaklar”, hakkında Güvenlik Şube Müdürü M. Suat EKİCi tarafından yazılan yazı üzerine hakkımda açtığınız soruşturmaya karşılık görüşlerimi dile getirdim. Soruşturma, “yargıyı etkilemek” kapsamında yapıldı. Bu soruşturma safhasında kısaca görüşlerimi belirttim ve şunları söyledim: “Ben adı geçen sitede (Rizgarî –İG) sürekli yazılar yazarım. Soruşturmaya konu yazıdan Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan bir soruşturmayı (Kürt Çalışma Grubu/TEVKURD'ın Kerkük Konferansı hakkındaki soruşturmayı-İG) haber yapmak istedim. Bu amaçla, doğru bilgilendirme maksadıyla soruşturmada adı geçen C. Savcısının adını yazmakta herhangi bir sakınca görmedim. Bu benzeri haberlerde avukatların, şüphelilerin isimlerini de vermek gerektiğine inanıyorum. Zira okuyucunun doğru olarak bilgilendirilmesi gerekir. Bunun dışında benim yargı görevini yapanları etkilemek gibi bir maksadım yoktur. Yazımın içeriğinden de böyle bir anlam çıkarılamaz…”
Bu ilk soruşturmada, “yargıyı etkilememe” kavramını, yargıyı, fikirlerle etkilemek istemediğim anlamında kullanmadım. Çünkü yargıyı ve yargılayıcıları düşünce planında etkilemek benim hakkım ve doğal olandır. Bu hakkın meşruluğunu ve kapsamını ileriki satırlarda dile getirmeye çalışacağım. Benim “yargıyı etkilememekten” kastım, savcının şiddete maruz kalması, fiziki bir saldırı ile karşı-karşıyaya kalması anlamında bir eylem içinde olmadığımı anlatmak içindi.
Bu ilk soruşturma sonuçlanmadan, soruşturmanın dava ile mi yoksa takipsizlikle mi sonuçlandığı karara bağlanmadan, ya da ben bu konuda daha bilgi sahibi olmadan, aynı iddia ve bu aynı iddiaya ek olarak TCK'nın 216. maddesinden yani “halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesim aleyhine kin ve düşmanlığa tahrikten” dolayı soruşturmaya tabi tutulacağımı ikinci soruşturmada öğrendim.
Bu soruşturmaya, yine emniyet müdürlüğünün Rizgarî.com sitesinde yazdığım tüm yazılarım ve son soruşturmayla ilgili olarak kaleme aldığım “RIZGARÎ. COM'UN İZLENMESİ VE BİR SORUŞTURMA” yazım temel olmaktadır.
I- Savcılığınızın emniyetin her ihbarını ciddiye alması düşünce ve ifade özgürlüğü açısından çok sorunlu, sakıncalı ve hukuki olmayan bir durumdur…
Savcılığınız, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü tarafından yazılı görüşlerimin izlenmesi, kayıtlara alınmasından sonra kendisini baskı altında görerek, soruşturma açma durumunda kalmaktadır. Bu durum, düşünce ve ifade özgülü açısından büyük bir sakınca, sorunlu bir durum, hukuki olmayan keyfi bir hal ortaya koymaktadır. Eğer Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünün yazılı ihbarları olmazsa basın savcısı olarak soruşturmayı başlatmak imkanına sahip olmayacaksınız.
Elbette savcılık makamı, vatandaşın ya da devletin herhangi bir kurumunun ihbarı üzerine, kamunun çıkarlarını, hatta kişilerin çıkarlarını ilgilendiren konularda yapılan yazılı ihbarlar sonucunda, soruşturma açmak, yapılan ihbarın yerinde olup olmadığını saptamak; yerinde olması halinde soruşturma açmak ve yerinde olmaması halinde takipsizlik kararı vermek durumundadır. Ama bu durum, düşünce ve ifade özgürlüğü alanındaki konularla ilgili bu kadar basit işleyen ve yürütülen bir konu değildir. Sorun düşünce ve ifade özgürlüğü alanındaki konularla ilgili oldu zaman, sık elemek ve sık dokumanın ötesinde, bu tür yaklaşımlara itibar etmemek lazımdır.
Cumhuriyet Savcılığı makamı da, diğer tüm devlet makamları gibi düşünce ve ifade özgürlüğünü korumak, kollamak ve savunmakla görevlidir. Aynı zaman da, düşünce ve ifade özgürlüğün geliştirmek durumundadır. Biliniyor ki, düşünce, ifade, inanç ve girişim özgürlüğü tüm hak ve özgürlüklerin anasıdır. Bu özgürlükler olmadan diğer özgürlüklerin kullanılması, geliştirilmesi olanaklı değildir. Bu özgürlükler aynı zamanda, demokrasinin vazgeçilmez, demokrasinin var olmasının temel ve hayati unsurlarıdır. Düşünce ve ifade özgürlüğü tek-tek insanların gelişimini sağlayan, onları üretici ve inisiyatifli kılan özgürlükler değildir. Bu özgürlükler aynı zamanda, tek-tek bireylerin oluşturduğu halk ve ulusal toplulukların gelişimini sağlayan, halkları ve ulusları üretici, inisiyatifli ve verimli kılan özgürlüklerdir. Bu özgürlükleri gelişi güzel tartışma konusu yapmak ve kısıtlamaya çalışmak, bireyin, halk ve ulusal toplulukların gelişimini, üreticiliğini, verimliliğini ve inisiyatifini engeller.
Bu bağlamda, savcılığınızın, düşünce ve ifade özgürlüğünü titizlikle koruması, o özgürlükleri geliştirmeye çalışması, sıradan ihbarlar ve tutumlarla bu alanının zehirlenmesine müsaade etmemesi gerekir.
II- Düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlanması yasa dışı davranmaya yol açacağı gibi, çatışmacı alanın yaratılmasına da kaynaklık eder…
Düşünce ve ifade özgürlüğü, insana doğrudan bağlı özgürlüklerdir. Bu özgürlükler, insan olmanın olmazsa koşulu, doğal özelliklerinden biridir. İnsanı diğer canlı varlıklardan ayıran en önemli özellik, düşünen bir varlık olmasıdır. Eğer insan düşünen bir varlık olarak, düşünce ve en önemlisi de ifade özgürlüğünü kullanmıyorsa, insana insan olma varlığı dışında başka bir varlık, düşünmeyen bir varlık muamelesi yapmak demektir.
İnsan düşünen bir varlık olarak, bütün yasaklara, baskılara, zora ve zulme rağmen, belirli bir zaman kendisine düşünce ve ifade özgürlüğü alanında sınırlandırma getirilse bile, bu durum sonuna kadar devam edemez. İnsanlar mutlaka kendi düşüncelerini üretmek ve bunları dillendirmek ve dışa vurmak durumundadır. Eğer bu insan bir aydın, bir düşünce adamı, bir dava ve fikir adamı ise onu düşünce ve ifade özgürlüğü alanında engellemek olanaklı değildir. Eğer bu insanlara, açık bir biçimde düşünce ve ifade özgürlüğünü tanınmazsa, kendisine düşüncelerini açıklayacağı, kendisini ifade edeceği başka, yasal olmayan alanlar bulur. Bu alanlar da o insan açısından meşru ve doğal olandır. Bu durumda, düşünce ve ifade özgürlüğünden yoksun ”kamu alanı” ile o insanın tek başına, ya da bir araya geldiği bir grup insanla yarattığı düşünce ve ifade özgürlüğünü temel alan “özgür ve kamu dışı alan” ortaya çıkar. Bu iki alan kaçınılmaz olarak çatışma içine girer. Bu durumda, legal ve legal olmayan alanlar diye bir kategorileşmeye yol açar. Bu alanlar arasındaki çatışma, huzursuzluklara, hatta şiddet ve teröre yol açar.
Bu nedenle, düşünce ve ifade özgürlüğünü korumak, demokrasi iddiasında olan bir devletin, tüm kurumlarının, tüm yetkililerinin, cumhuriyet savcılarının görevidir. Bu özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi en başta da insanın hizmetinde olan ve insanın yarattığı, kurduğu ve oluşturduğu devlet tarafından olmak zorundadır.
Devletin, kendisini kuran ve yaratan insana yabancılaşarak onu yönetmeye, baskılamaya, ona egemen olmaya başlarsa, orada demokrasiden yani halkın kendi kendisini yönetmesinden değil, otoriter, totaliter, faşist, teokratik, monarşik rejimlerden bahsedilir.
III- Yargıyı etkilemek hakkımdır…
Yargı, kişiyi/kişileri yargılayan kurum, mekanizmadır. Yargılama, belli bir süreci izler ve belli prosedüre bağlı olarak devam eder. Bizim olaya bakarsak: Önce Emniyet Genel Müdürlüğü, yazılarımı dosyalıyor ve bu yazılarım hakkında işlem yapılması için cumhuriyet savcılığına gönderiyor. Cumhuriyet Savcılığı da bu yazıları inceliyor, yazılar hakkında soruşturmanın başlatılmasına ya da başlatılmamasına karar veriyor. Mevcut verili durumda yazılarım hakkında soruşturmaya karar verilmiş durumda. Buna karşılık ben de savunma niteliğinde yazılı görüşlerimi sunuyorum.
Yazılı görüşlerimi sunmamdan sonra, savcılığınız da hakkımda davanın açılıp açılmaması haline karar verecek. Davanın açılmasına karar vermesi halinde, benimle ilgili olarak iddianame tanzim edecek ve iddianamesini iddianın ağırlığı ve karakterine göre ilgili mahkemeye gönderecek. Mahkemenin de iddianameyi kabul etmesi halinde hakkımda dava başlamış olacak.
Davanın başlamasından sonra, benim iddianameye, ileri sürülen iddialara, mahkemeye sunulan delillere karşı savunma sunma ve görüş belirtme süreci başlayacak. Davanın en son aşamasında da, savcı olarak esas hakkındaki mütalaanızı sunacaksınız. Buna karşılık ben de , esas hakkındaki savunmamı sunacağım. Davanın aleyhimde sonuçlanması halinde, Yargıtay düzleminde aynı işlemlerle karşı karşıya alacağım.
Bu süreç, savcılık aşamasından itibaren müdafilerinde katıldığı bir süreçtir. Müdafiiler (avukatlar) da başından itibaren iddianameye, delillere, ileri sürülen iddialara karşı görüş belirtirler, son aşamada da savunma yaparlar.
Yargı, üç ve hatta dört tarafı olan, karşılıklı, karmaşık bir süreci ifade eden bir mekanizmadır. Bu süreç ve mekanizmanın işlemesi için de, tarafların birbirini etkilemesi denilen koca bir iç süreç vardır. Bu nedenle, yargıyı etkileme gibi bir alanı tabu ve yasak bir kavram içine sıkıştırmak ve suç işlenen bir alan olarak değerlendirmek, yargılananların kutsal savunma hakkını engellemek, yargılanan kişiyi savcının ileri sürdüğü çoğu zaman da objektif olmayan iddialarına mahkum etmek ve teslim etmek anlamına gelir.
Bu nedenle, yargılamayı etkilemek benim doğal hakkımdır. Bu nedenle, yargılananların ve müdafilerinin yargıyı etkilemesi kadar normal, meşru, hukuki, demokratik bir durum olamaz. Bu nedenle, dile getirdiğim düşüncelerin de, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında ele alınması gerekir.
IV- Rizgarî.com'deki görüşlerimin soruşturma konusu olması düşünce ve ifade özgürlüğünün ihlalidir…
Rizgarî.com'deki yazılarım incelendiği zaman, bütün yazılarımda, Türkiye'nin temel ve güncel konularının ele alındığı, incelendiği, analiz edildiği, sorunlara ilişkin çözüm önerilerinde bulunduğum görülecektir. Yazılarımda üzerinde durduğum sorunların başında da Kürt ve Kürdistan sorununun geldiği hemen ilk elde saptanan bir durumdur.
Yazılarımda Türkiye'deki ve Ortadoğu'daki Kürt ve Kürdistan sorunu üzerinde durmam kadar doğal ve zorunlu bir durum da olamaz. Bunun birinci nedeni, Kürt ve Kürdistan sorununun, Ortadoğu'nun ve Türkiye'nin temel, hayati, çözümlenmemiş bir sorunu olmasıdır. İkinci neden, bir Kürt aydını, siyasetçisi, kültür insanı, dava adamı olmamdır.
Ortadoğu'da ve Türkiye'de temel bir sorun olan Kürt ve Kürdistan sorunu üzerinde başka milletlerden aydınların da sıklıkla durdukları, yerli ve yabancı basın, yerli ve yabancı yayın dünyası incelendiği zaman görülecektir. Türkiye'de son 15-20 yılda Türkiye'de yayınlanan dergiler, kitaplar incelendiği zaman bu rahatlıkla görülecektir.
Kürt ve Kürdistan sorunu çözülmeden, Türkiye'nin kuruluşuyla başlayan çatışma sürecinin son bulması olanaklı değildir. Son günlerde, TBMM'de, felaketin habercisi olduğunu başka bir mahkemede de ifade ettiğim tezkerenin kabul edilmesinden sonra gelişen olaylar da bu görüşlerimi doğrulamaktadır.
Bu nedenle, Kürt ve Kürdistan kavramlarının geçtiği yazıları, Kürt ve Kürdistan sorunuyla ilgili inceleme ve analiz yazılarını soruşturma konusu yapma yerine on anlamaya çalışmak lazımdır. Çünkü, Kürt ve Kürdistan sorunu, Kürtlerden ziyade Türklerin ve devletin bir sorunudur. Kürt ve Kürdistan sorununun çözümü, Türklerin ve devletin istemesi haline de kolay olacaktır. Üstelik çözümü zor olan bir sorun da değildir.
Kürtlerin bireysel ve kolektif haklarının tanınması, Kürtlerle Türkler açısından kendi kendini yönetmesi hakkı dahil tüm haklar açısından bir eşitliğin sağlanması ile Kürt ve Kürdistan sorununun çözümü olanaklı olacaktır. Bunun için de, insanlığın, halkların ve ulusal toplulukların yarattığı evrensel büyük bir kültür ve prensipler topluluğu söz konusudur.
Rizgarî.com'deki görüşlerim, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında mütalaa edilecek düşüncelerdir. Benim Rizgarî.com'deki yazılarımdan dolayı soruşturmanın başlatılması, düşünce ve ifade özgürlüğünün ihlalidir.
V- “Kürt” ve “Kürdistan” kavramlarının geçtiği her konuşmayı ve yazıyı yargı konusu yapmaktan vazgeçilmelidir…
“Kürt” ve “Kürdistan” kavramlarının içinde geçtiği, Kürt ve Kürdistan sorununu inceleyen ve analize tabi tutan yazıların yargılama konusu yapılması - özellikle de bu yazıların yazarlarının Kürt olması halinde- bir gelenek, bir şablon oluşturmuş durumdadır.
Bu yazıların soruşturma ve dava konusu olması halinde de, hemen ceza kanunundaki karşılığı, siyasi koşullara, savcının tutumuna göre bulunmuş durumda. Bu karşılık, TCK'nundaki 215'te başlayan, 216, 220, 301. maddeleri içine alan geniş bir marş içinde uygulama alanı bulabiliyor.
Türkiye'deki yargı kurumlarının, devlet yetkililerinin bu tutumdan vazgeçmesi gerekir. Bu gelenek son bulmadan, sağlıklı düşünme ve çözüm önerileri üretmek olanaklı olmayacaktır.
Benim Rizgarî. com'deki yazılarımın TCK'nun 216. maddesinden dolayı yargılama konusu olması hiç yerinde olmadığı gibi, yine altını çizerek belirteyim ki düşünce ve ifade özgürlüğünün de ihlalidir. Ben, yazılarımda, hiçbir zaman, herhangi bir etnik ve ulusal topluluğa, dini ve mezhebi gruba, sosyal bir tabaka ve toplumsal kesime, ideolojik ve fikri topluluğa karşı şiddet önermiş değilim. Yazılarımın bir kısmı aylar öncesinden yazılmasına rağmen de, bu yönden verdiği sonuçlar ve pratik gelişmeler de olmamıştır.
Bu nedenlerle, savcılığınızın yazılarımın tümü hakkında takipsizlik kararı vermesini talep ediyorum.
Amed, 26. 10. 2007