Bedirxan Epözdemir
Epozdemir1@zonnet.nl

Dağ çiçeği Neco'yu anarken

Yanılmıyorsam, Onu ilk kez 1976 yılında tanıdım. Acılarımızın yoğun olduğu, yaralarımızın depreştiği yıllardı. Arayışların filizlenmeye başladığı, dal-budak salmaları için karınca-kaderince herkesin kendi cephesinde didinip, çırpındığı kahırlı, acılı ama bir o kadar da onurlu yıllardı, o yıllar.
Daha önce hiç yüz-yüze gelmemiştik. Ama hep duyuyordum, hep anlatılıyordu. Hareketli, coşkulu, cıvıl-cıvıl, ele-avuca sığmayan birisi olduğunu anlatımlardan tahmin etmiştim. Daha sonra ki yıllarda yanılmadığımın bilincine vardım.
Sonbaharın o hüzün yüklü, kasvetli bir gününde, kışı aratmayacak düzeyde, alabildiğine soğuk bir gündü. Ben “Heval Kitap Evin”de (Heval'ın öyküsü oldukça uzun. Bir gün mutlaka yazılacak. Herkesin bir patent peşinde koştuğu günümüzde, “Heval” ın patenti bende. Yaşayan tanık dostlar var. Ve en önemlisi kitapevine “Heval” adını verdiğimiz için gizli örgüt kurduğumuz teziyle alınan ifadeler adliyenin arşivlerinde duruyor. Ama eğer bu tarihten önce “Heval” dan dolayı hakkında adli tahkikat açılan varsa o ayrı.) oturuyordum. Aniden telaş ve heyecanla rahmetlik babam içeri girdi. Acil bir işinin olduğunu söyleyerek, beni dışarıya çağırdı. İtiraf edeyim ki bende telaşlanıp, heyecanlanmıştım. Rehva'ya gideceğiz, dedi. Daha ben, niçin, neden demeden bir dostunun Rehva'da arabasının bozulduğunu, Onunla ilgilenmemiz gerektiğini söyledi. Yanımıza arabadan anlayan bir arkadaşı da alarak, bir taksiyle Rehva'nın yolunu tuttuk. O zamana dek dostunun kim olduğunu soramadım. Kuşkusuz çok merak ediyordum. Herhalde bu merak ve kuşkumu anladı ki babam bana dedi; Biliyor musun O dostumuz kim? Ben şaşkınlıkla hayır dedim. Necmettin Büyükkaya dedi. İçim-içime sığmıyordu, heyecanım bir kat daha arttı. Zaman geçmesini bilmiyordu, dakikalar ilerlemiyordu bir türlü.
Nihayet Rehva'ya vardık. Rehva deyip geçmeyin. Bilen bilir. Soğuğuyla, fırtınası, sis ve kasırgasıyla o her yana nam salmış Rehva. Ta uzakta sanki karanlık dehlizleri aydınlatan bir ışık görüyorduk. Işığa doğru gittik, vardık yanlarına. Evet, O tanıdığım ama bugüne dek yüzünü görmediğim insandı. Güleç yüzü, dalyan gibi boyu ile döneminde mücadelesiyle adından en çok bahsedilenlerden olan Zerdeşt'ti, Ferman'dı, Robar'dı, Kak Salah'ti, Neco'yudu. Yani Necmettin Büyükkaya'yıdı. Ama ben tüm bu isimlerin yanında nedense Onu hep Neco olarak sevdim. Bana daha çok melodik, daha çok halkçı geldi, bu ismi. Tarihimizdeki kahramanların çoğu böyle kısa ve özlü isimlerle anıldıkları için, Onun gerek Türkiye sol hareketinde, gerekse Kürd Ulusal Demokratik Mücadelesindeki kırk yıllık militan duruşu bana Neco ismini ahenkleştirdi. Bu nedenle yazı boyunca hep Neco adını kullanıyorum. Çünkü O, bu isimle büyüleniyor bende. Duruşuyla, bakışıyla, konuşmasıyla insani ilk görünüşte etkileyen büyük bir kayayıdı. Soy ismi Ona ne kadarda yakışmıştı. İnsanı kendi soy ismi ile bu kadar bağdaştıran az insan vardır. Dağda kopup, gelen bir fırtına gibiydi. Arı, duru bir çağlayandı, önüne geçilmesi zor olan bir şelale gibiydi, Neco. Daha sonraki mücadelesi, ödünsüz, kendine özgü onurlu ve dik duruşu Neco'nun gerçekten aşılması güç olan bir kaya olduğunu kanıtladı.
Onu arkadaşı ve arabasıyla beraber aldık, eve getirdik, misafir ettik. Derin sohbetlere daldık geç vakitlere dek. Yolcuydu, Van istikametine doğru gidecekti. Sabah oldu. Yolcu yolunda gerek dedi, vedalaştık ve gitti. Umuda yolculuğun başka bir adıydı, Neco. Umuda yolculuğunu tüm zorluklara rağmen ömrünün sonuna kadar kesintisiz sürdürdü. Sonra yıllar birbirini kovaladı. Ayrı-ayrı kulvarlardaydık. İçte ve dışta hüzünlü ama bir o kadarda coşkulu günler yaşıyorduk.
Nihayet 12 Eylül bir karabulut gibi dört bir yanı sardı. İlerici, yurtsever, demokrat ve sosyalist kesimlerin büyük bir bölümü kendisini Ortadoğu'nun o kasvetli, gırdablı ortasında buldu. Hazırlıksız, plansız ve programsız yakalanmanın ezikliği vardı, hemen-hemen her kesin üstünde. Üstelik kitapsız, kuralsız ve de kıblesiz. Takatsız, dermansız, mecalsız, kalmıştı çoğu kesimler. Ama inadına-inadına aralıksız sürüyordu Neco'nun umuda yolculuğu.
Neco'yu asıl o yıllarda tanıdım. Didişmeler, kalkışmalar, itişmeler; örgütsel fanatizmi körüklüyordu. Örgütsel rekabet sekterlik yolunda hızla ilerliyordu. Ret ve inkâr boy veriyordu. Hantallık ve iş yapamamazlık korkularımızı kamçılıyordu. Ve korkunç bir trajedi, hırslarımız ulusal değerlerimizin önüne geçiyordu. Birbirimize yasaklar koyuyorduk. Gönül verenlerimiz hoş görmezlerse bile, tepkisizlikleri suyun başını tutanları yüreklendiriyordu. Ve tüm bunların sonucu; Bugünkü halımız ve de ahşalımız. Çıkmazlarımız, acılarımız ve çaresizliklerimiz… Hüzünlendiniz değil mi?
Genel olarak, bu yıllar herkes için zorlu ve acılı yıllardı. Ama o yıllar özellikle Neco için daha bir acılı ve yasaklı yıllardır. Çünkü O, her zaman hesabını-kitabını yapmadan er Meydanındaydı.
Dürüst olmak lazım, Kürd siyasetinin büyük çoğunluğu o yıllarda, Onun imkânsızlıklardan, imkân yaratan mücadelesinden ürktü ve adeta korktu. Bu nedenle vebadan kaçar gibi Neco'dan kaçan siyasetçiler vardı. Ona ambargolar ve yasaklar uygulayanlar vardı. Oysa Kürd hareketinin o günde, özellikle bugün de böylesi yiğit ve örgütçü değerlere oldukça ihtiyacı vardır.
O hengâmeli ve acılı yıllar bu satırlara sığmaz. Ama Neco'yu anarken de bir takım özgün noktaları es geçmek bazılarımızı üzse bile dokunmadan geçmek vefasızlıktır. Artık tarihe not düşmek, Kürd vadisinde gerçek anlamda iz bırakanları gün yüzüne çıkarmak, hislerimizin ve hırslarımızın ötesinde bir şey olduğunu kavramak, gerek. Eğer tarihimizden ders çıkarmak istiyorsak, bunun zamanın geldiğini söylemek istiyorum. O yıllar örgütsel depremlerin, sarsıntıların yaşandığı yıllardı. Neco, bu depremleri ve sarsıntıları da hesaba katarak ülkeye gitti.
Yakalandı, tutuklandı. Uzun bir süre büyük işkenceler gördü. Dayandı, direndi ve çözülmedi. Bunun sonucunda da katıl edildi. Katıl edileceğini bilerek, ölümü göze alarak, şehit edilmeden bir önceki mahkemede söz alıp;“Bir sonraki mahkemeye kadar yaşamayabilirim. Haberiniz olsun beni sürekli tehdit ediyorlar. Sonra, “yok kalpten gitti, şundan, bundan gitti” türünden düzmece bir tutanak da tutarak, beni öldürebilirler. Ancak gördüğünüz gibi ben çok sıhhatliyim. “ diyordu. (Av. C. Bilek'in anlatımları)
1981-84 yılları arasında Diyarbekir zindanın 5 nolu cehenneminde yaşanılan vahşet dünyanın hiçbir yerinde yaşanılmayan bir vahşettir. Bu dönemde; 20 kişi işkenceden, 5 kişi açlık grevinde, 5 kişi kendisini asarak, 4 kişi de kendisini yakarak toplam 34 kişi yaşamını yitirdi. Vahşet dönemi diye nitelendire bileceğimiz bu dönemde yüzlerce kişi sakat kaldı.
İşte Neco da bir sonraki mahkeme gelmeden 22.Ocak.1984'te bu vahşet döneminde öldürüldü.
Daha sonra bir çiçek oldu, yalçın kayalarda, o görkemli dağlarda. Sevgili Paşa Uzun Ona “Dağ çiçeği” adını koydu. Dört mevsim açan, hiç solmayan, ülkemin dört bir parçasında kokular saçan, acılarda ağıt, sevdalarda umut olan renga-renk bir dağ çiçeği. Tıpkı Siyabend ve Xecé'nin sevdalarında döllenen ve Çiyayé Sibané de her yıl açılan gülleri gibi.
Ve bu vesileyle bir şey daha paylaşmak istiyorum. Geçtiğimiz yaz yıllardır düşündüğüm ama bugüne dek bir türlü gerçekleştirmediğim bir ilkimi gerçekleştirmenin mutluluğuna eriştim. Sivereğe uğradım. Hayalimdi, Sivereğ'in Mezarlığını ziyaret etmek. Orada yatan değerlerin huzurunda saygı duruşunda bulunduk. Kimler yoktu ki… Ölümsüzler Faik Bucak, M.Remzi Bucak, Necmettin Büyükkaya, o güzel sesi ile Ferit Uzun, genç yaşta yitirdiğimiz Abbas İzol, Ali Karahan ve Nataşa'yı sahipsiz bırakıp, aramızdan sabahsız-selamsız ayrılan Necati Siyahkan ve şimdi adını hatırlamadığım diğer yurtsever insanlarımız. Adeta bir ziyaretgah Siverek Mezarlığı. Belki de ülkemizin hiçbir mezarlığında ayrı-ayrı dönemlerde mücadeleye damgasını vuran bu sayıda insan yatmıyor. 2-3 saat kaldık huzurlarında. Özlemlerimizi giderdik. Nede çok özlemişiz meğer “Dağ çiçeklerimizi” Resimler çektik, her birinin mezarında ayrı-ayrı durduk. Andık, yad ettik, bir kez daha bu saygın insanları. Bu arada sevgili Ekrem Karahan'ın göstermiş olduğu içten dostluk ve misafirperverliğe, sayın Sertaç Bucak ve diğer dostların gösterdiği ilgiye teşekkür ediyorum.
Duygularım kabardı, bugün yine. Çünkü bugün Neco'nun katledilişinin 24'cü yıldönümü. O insanlık düşmanı caniler tarafından 24 yıl önce Diyarbekir zindan cehenneminde “sır vermeden ser veren” bir yiğit olarak canice katıl edildi.
Neco'yu size klasik anlamda anlatmayı uygun bulmadım. Asıl olan davranıştır. Asıl olan tarihimizde Neco gibi yiğit ve fedakâr insanların yaşamını kendimize bir yaşam tarzı olarak seçmektir. Asıl olan onları unutmayıp, yaşatmaktır. Ve asıl olan bu ülkede insanca yaşamak için hiç bir şeyini esirgemeden, bu yolda canını veren insanları benim, senin demeden, parselleme zihniyetinde vazgeçerek, onları ulusun kurtuluşu uğrunda kendilerini feda edenler olarak algılayıp, anmaktır. Tıpkı sevgili Necmettin Büyükkaya'nın dediği gibi” Şehit, kutsal bir yolda, haklı bir savaşta yaşamını yitiren kişidir. Yani bir ülkenin, bir ulusun ya da ezilen bir sınıfın kurtuluşu için savaşıpta öldürülen kişi şehit olur. Ulusların özgürlüğe biçtiği değer, bu uğurda verdikleri şehitlerle ölçülür.”
İnanın, Neco gibi insanların övülmeye, metih edilmeye hiç ama hiç ihtiyaçları yoktur. Çünkü Neco ve Onun gibiler dolu-dolu yaşadılar. Onurlu kavgalarıyla çocuklarına onurlu bir miras bıraktılar.
Ama onların unutulmamaya, yılda bir kez bile olsa anılmaya ihtiyaçları vardır.
Ne olur yılda bir kez bile olsa, ayırım yapmadan ulusun gelecek güzel günleri için canlarını verenleri hatırlayın ve anın.
22.01.2008
Bedirhan Epözdemir
Epozdemir1@zonnet.nl