Yaşam akıp giderken, "Değişmeyen tek şey değişimdir."
sözünü doğrularcasına hızlı ve sürekli bir değişim yaşanır. Günbegün
koşullar değişir; değişen koşullara göre bizler de -istesek de
istemesek de- değişiriz. Yaşamın özü değişimdir.Değişim ve
dinamizmi yakalayamayanlar yok olmaya mahkum olurlar.
Değişim, aynı zamanda gelişimdir de. Değişmeye karşı direnç
gösteren veya olduğu yerde saymayı seçen insanlar bile gün gelir
kendilerini bir parça değişmiş bulurlar.
Kişiliğin temel özelliklerini ve temel değerlerini koruyarak
değişmek, yaşamın bir parçasıdır ve son derece doğaldır, dahası
olması gerekendir. Doğal olmayan değişmemek, gelişmemek, aynı yerde
saymaktır; değişen koşullara, değişen olay ve kişilere değişmeyen
tepkiler vermektir.
Yeni gerçeklikler ortaya çıkmaya başladığında tavırlarımızı,
alışkanlıklarımızı yeniden gözden geçirmeye ihtiyacımız var.
Aklımızın karışmaması ve yangına körükle gidilmemesinin gereğidir
de bu. Bu anlamda değişen koşullara değişen tepkiler vermek gerekir.
Sözünü ettiğimiz ‘değişen tepki’, rüzgârın estiği yöne
göre kendini ve tepkisini değiştirmek demek değildir. Gelişimi içinde
barındıran bir değişimdir. Yani değişim kadar niteliği de
önemlidir.
Birlikte yola çıkan iki kişiden birisi kendisini sürekli geliştirir,
entelektüel anlamda mesafe kaydeder de diğeri aynı kalırsa iletişim
sıkıntısı oluşur, uyum sorunları baş gösterir, paylaşılan
şeylerin sayısı günden güne azalır. Değişen koşullara
değişmeyen tepkiler vermenin bir küçük örneğidir bu.
İnsan yaşadığı çevrenin ürünüdür, ondan soyutlanarak değerlendirilemez.
Buna koşut olarak da o çevrede olup bitenler insanı etkiler; olaylar
onun beynine girer, orada süzgeçten geçirilir, şekillenir ve
sonrasında da spesifik yargı ve düşünce olarak dışa vurulur.
Bir başka gerçek de koşullara boyun eğmeme ve ona teslim olmama
mecburiyetidir. Koşulları değiştirmek, iyileştirmek için çaba sarf
edilir, savaşım verilir. İnsanları öteki canlılardan ayıran en
temel özellik budur. Diğer canlılar kendi varlıklarının yöneticisi
değildirler.
İnsanlar ise yaşadıkları dünyayı değiştirmeye çalışırlar ve
değiştirirler. Kişinin yaşamının kalitesi, o yaşantının kendine
has koşullarıyla, eğitimle, öğretimle, davranışlarla, ahlâkî değerlerle,
kişilik yapısıyla, karakterle, kimlikle vs. oluşur.
Salt insanların bencilliğini doyurmak için değişmek düşüncesi,
Leo BUSCAGLIA’nın da dediği gibi kimseyi mutlu kılmaz ve o kişiyi
kendisi olmaktan çıkarır:
"Mutlu olamam değişirsem
Salt sizin bencilliğinizi doyurmak için
Hoşnut da olamam eleştirdiğinizde beni
Sizin gibi düşünmediğim ya da görmediğim için
Uyumsuz diyorsunuz bana
Oysa inançlarınıza her karşı çıkışımda
Siz de benimkilerine karşı çıkıyorsunuz
Aklınızı biçimlendirmeye çalışmıyorum
Biliyorum, kendinizi bulma savaşı veriyorsunuz
Bana akıl vermenizi de kabul edemem
Çünkü kendimi bulma çabasındayım ben de..."
Leo BUSCAGLIA
İnsanın, başkaları gibi düşünmediği veya olayları herkes gibi
görmediği için eleştirilmesi, insandan şeyh-mürit ilişkisine benzer
kalıplar içersine girmesinin istenmesi gibidir ve son derece nahoş bir
durumdur. Kendi seçimini başkalarına dayatmaya kalkışmak, kişinin
özgürlüğünü elinden almaya çalışmaktır. Onu belli bir davranış
biçimine tutsak etmektir.
Tek tip düşünce yapısı uyumluluğu sağlar evet; ama gerçekte en
önemli şeyi, yani değişimi engeller. Oysa -bunun tam tersine- farklı
ve eleştirel düşünce, yani kısa adıyla uyumsuzluk, yüzyıllardır
toplumların değişim motoru olagelmiştir, olmaya da devam etmektedir.
İlerlemeyi sağlayanlar da yine sürekli uyumsuzlukla eleştirilenler
olmaktadır; çünkü ilerleme ancak inanç sistemlerinin değişmesi ve
değer yargılarının yeni çehreler kazanması ile mümkündür. Bunu başarabilecek
olanlar asla tek tip düşünenler değildir.
Bu bağlamda başkalarının aklını biçimlendirmek nasıl ki kabul
edilemezse, kendine akıl verilmesini de kaldıramaz insan … Çünkü
herkes kendini bulma savaşı vermektedir. Tıpkı Leo BUSCAGLIA gibi.
08.03.2005