Yeni döneme ilişkin politikalar belirlemek, insanlarımızın içersinde
bulunduğu umutsuzluk durumunu bertaraf etmek ve buna uygun düşen bir
çıkış yapabilmek için Devrimci Demokrat gelenekten gelen insanları bir
araya toplamak amacı taşıdığına inandığım bir çağrı aldım ve o çağrının
sesine uyarak yola çıktım.
Çağrıya imza koyanlar arasında
bir kaç tanıdık isim göze çarpıyordu.
Ama bu isimlerin, gerçekte, o geleneğe mensup insanları harekete
geçirici bir simgesel yapıları mevcut değildi. Ama ben, bunları, çağrı
bana telefon ile yapılmış olduğu için, ancak Ankara'ya ulaştıktan sonra
elime geçecek olan bir bildiri metninden anlayabilecektim.
Her toplantıda olduğu gibi bu toplantıda da klasik
konuşmalar yapılmaya ve birbiri ardına istemler sıralanmaya başladı. Bu
konuşmaların içinde bana en çarpıcı gelen ve gerçekte de çok ilginç olan
şey, belli bir kesimin, bu topluma ve bir döneme mal olmuş DDKD ismini
kendi siyasi istikballeri için ön plana çıkarmak ve bu adı kredi kartı
olarak her kesime sunmak istemeleri oldu. Bu ismin, özellikle de son
zamanlarda biraz hareketlenen Kürt siyasal arenasında söz sahibi
olabilmek kaygısıyla kullanılıyor olmasıydı ilginç ve bir o kadar da
üzücü olan.
Üstelik bu ismi kullananların arasında kimi isimler vardı
ki; onlarla birlikte yola çıkmak, o isimlerin, böyle bir mirasın üzerine
oturmalarına izin vermek ve böylelikle, kendilerini o miras üstünde hak
sahibi ilan etmelerine alet olmak olacaktı sadece. Geçmişlerini,
geçmişlerine ettikleri küfürleri ve kendi arkadaşlarına gözaltı
süreçlerinde yaptıklarını unutmak mümkün mü? Balık hafızasına sahip bir
halkın içinden gelişimize güvenerek insanların yapılanları
unutabileceğini varsayabilirler, ama unutulmamalıdır ki arşiv hiç bir
şeyi unutmaz.
DDKD adını kendi çıkarları adına kullanmaya çalışan ve bu
arada da sadece havanda su dövmekten ibaret olan konuşma ve önerilerden
sonra ikinci gün toplantıya katılmamayı uygun buldum. Ona mensup
olmaktan dolayı sürekli onur duyduğum bir geleneği, bir grubun kendi
çıkarları için kullanma isteğinin önüne, o an için geçemiyor bile olsam,
en azından o geleneğe saygının bir gereği olarak, ismin kullanılmasına
alet olmamak gerektiğine inandım.
Ayrıca; anakronik politikalarla toplumu yönetmek ve ona
önderlik etmeye kalkışmak, kendi dinamiklerimizi iyi tahlil
edemeyişimizin bir yansımasıdır. Coğrafyamızda yaşayan insanların ne
durumda olduğunu bilmeden, neler beklediklerini ve nasıl
kurtulabileceklerini onların kendisinden dinlemeden, onların içersinde
olmadığı ve dışında kaldığı bir mücadelenin başarıya ulaşabilme şansının
olmadığı acı deneylerle zaten ortaya çıkmıştır. Konular ve olgular
arasındaki kavranabilir ilişkileri betimlemeden yola çıkmak yenilgiye
davetiye çıkarmaktır. Toplumu saran korku hipnozunu kaldırmadan, kimi
yumuşamaları görerek umutlanmak da yanlış. İnsan bedeninde olduğu gibi
toplumda da organları birbirine bağlayan dayanışma ve etkileşim vardır.
Bir yerde çürüme ortaya çıktığı zaman, bu bütün organlara yayılır ve
önlemi alınmaz ise bedenin her tarafını sarar. Şimdiki yapı da budur.
Hala liderlere umut bağlamak, umutsuzluğu kronik hale getirmektir bence.
Kurumlaşma ve uzmanlaşmaya karşı olan liderlik anlayışı, ezilen
halklarda sürekli olarak bir ışık gibidir. Bu da "durgun kitle"
psikolojisi ile ifade edilebilir.
"...Varolan durum hakkında
sadece konuşmakla kalmamalıyız; kendi kaygıları, kuşkuları, umutları ve
korkularıyla fazla ilgisi olmayan hatta hiç ilgisi olmayan programları
halka uydurmaya çalışmamalıyız – böylesi programlar bazen ezilenlerin
bilincindeki korkuları daha da arttırır. Bizim
görevimiz, dünyaya bakışımızı halka anlatmak değildir. Hele bu bakışı
onlara dayatmaya kalkışmak hiç değildir. Bizim görevimiz halkla, onun ve
bizim görüşlerimiz hakkında diyalog kurmaktır. Halkın dünyaya bakışının,
eylemlerinde çok çeşitli şekillerde
kendini dışa vurduğunu, dünya üzerindeki konumlarını yansıttığını
anlamalıyız. ...Bir yanda önderler ve bir yanda halk; ezme-ezilme
ilişkilerinin ters izdüşümü. Devrimci süreçte birliğin inkarı, halkı
örgütleme, devrimci iktidarı güçlendirme veya bir birleşik cephe oluşturma bahanesiyle halkla
diyalogdan kaçınma, gerçekte özgürlükten korkmaktır. Halktan korkmaktır
ya da halka güven eksikliğidir. Fakat eğer halka güvenilemiyorsa onun
özgürleşmesi için hiçbir neden yoktur. Bu durumda devrim halk için bile yapılmaz, halk “tarafından” önderler için yapılır: Tam bir kendini
inkar. Devrim ne önderler tarafından halk için, ne de halk tarafından
önderler için yapılır. Devrim, halkın ve önderlerin sarsılmaz bir
dayanışma içinde birlikte hareket etmeleriyle gerçekleştirilir. Bu dayanışma ancak, önderlerin halkla
alçakgönüllülükle, sevgi dolu ve cesurca ilişki kurarak dayanışmayı
kanıtladığı yerde gerçekleşir. Bu yüzleşme için yeterli cesaret herkeste
yoktur –fakat insanlar yüzleşmekten kaçındıklarında esnekliklerini
yitirirler ve ötekilere nesne muamelesi yaparlar. Hayatı beslemek yerine
hayatı öldürürler; hayat arayışı yerine hayattan kaçarlar- tamamıyla
ezenlerin özellikleridir bunlar."
Devrimci kuram olmadan devrim pratik olmaz. Demagoji veya eylemlilikle
değil,
söz ve eylemin etkin birlikteliğini gerçekleştirmeden, yani devrimci
Praksis ile toplumu dönüştürmek olası olabilir.