S. Adnan Turan/ tuseyfi@hotmail.com

Arşiv

DDKD adını kendi çıkarları adına kullanmak…

Yeni döneme ilişkin politikalar belirlemek, insanlarımızın içersinde bulunduğu umutsuzluk durumunu bertaraf etmek ve buna uygun düşen bir çıkış yapabilmek için Devrimci Demokrat gelenekten gelen insanları bir araya toplamak amacı taşıdığına inandığım bir çağrı aldım ve o çağrının sesine uyarak yola çıktım.

Çağrıya imza koyanlar arasında bir kaç tanıdık isim göze çarpıyordu. Ama bu isimlerin, gerçekte, o geleneğe mensup insanları harekete geçirici bir simgesel yapıları mevcut değildi. Ama ben, bunları, çağrı bana telefon ile yapılmış olduğu için, ancak Ankara'ya ulaştıktan sonra elime geçecek olan bir bildiri metninden anlayabilecektim.

Her toplantıda olduğu gibi bu toplantıda da klasik konuşmalar yapılmaya ve birbiri ardına istemler sıralanmaya başladı. Bu konuşmaların içinde bana en çarpıcı gelen ve gerçekte de çok ilginç olan şey, belli bir kesimin, bu topluma ve bir döneme mal olmuş DDKD ismini kendi siyasi istikballeri için ön plana çıkarmak ve bu adı kredi kartı olarak her kesime sunmak istemeleri oldu. Bu ismin, özellikle de son zamanlarda biraz hareketlenen Kürt siyasal arenasında söz sahibi olabilmek kaygısıyla kullanılıyor olmasıydı ilginç ve bir o kadar da üzücü olan.

Üstelik bu ismi kullananların arasında kimi isimler vardı ki; onlarla birlikte yola çıkmak, o isimlerin, böyle bir mirasın üzerine oturmalarına izin vermek ve böylelikle, kendilerini o miras üstünde hak sahibi ilan etmelerine alet olmak olacaktı sadece. Geçmişlerini, geçmişlerine ettikleri küfürleri ve kendi arkadaşlarına gözaltı süreçlerinde yaptıklarını unutmak mümkün mü? Balık hafızasına sahip bir halkın içinden gelişimize güvenerek insanların yapılanları unutabileceğini varsayabilirler, ama unutulmamalıdır ki arşiv hiç bir şeyi unutmaz.

DDKD adını kendi çıkarları adına kullanmaya çalışan ve bu arada da sadece havanda su dövmekten ibaret olan konuşma ve önerilerden sonra ikinci gün toplantıya katılmamayı uygun buldum. Ona mensup olmaktan dolayı sürekli onur duyduğum bir geleneği, bir grubun kendi çıkarları için kullanma isteğinin önüne, o an için geçemiyor bile olsam, en azından o geleneğe saygının bir gereği olarak, ismin kullanılmasına alet olmamak gerektiğine inandım.

Ayrıca; anakronik politikalarla toplumu yönetmek ve ona önderlik etmeye kalkışmak, kendi dinamiklerimizi iyi tahlil edemeyişimizin bir yansımasıdır. Coğrafyamızda yaşayan insanların ne durumda olduğunu bilmeden, neler beklediklerini ve nasıl kurtulabileceklerini onların kendisinden dinlemeden, onların içersinde olmadığı ve dışında kaldığı bir mücadelenin başarıya ulaşabilme şansının olmadığı acı deneylerle zaten ortaya çıkmıştır. Konular ve olgular arasındaki kavranabilir ilişkileri betimlemeden yola çıkmak yenilgiye davetiye çıkarmaktır. Toplumu saran korku hipnozunu kaldırmadan, kimi yumuşamaları görerek umutlanmak da yanlış. İnsan bedeninde olduğu gibi toplumda da organları birbirine bağlayan dayanışma ve etkileşim vardır. Bir yerde çürüme ortaya çıktığı zaman, bu bütün organlara yayılır ve önlemi alınmaz ise bedenin her tarafını sarar. Şimdiki yapı da budur. Hala liderlere umut bağlamak, umutsuzluğu kronik hale getirmektir bence. Kurumlaşma ve uzmanlaşmaya karşı olan liderlik anlayışı, ezilen halklarda sürekli olarak bir ışık gibidir. Bu da "durgun kitle" psikolojisi ile ifade edilebilir.

"...Varolan durum hakkında sadece konuşmakla kalmamalıyız; kendi kaygıları, kuşkuları, umutları ve korkularıyla fazla ilgisi olmayan hatta hiç ilgisi olmayan programları halka uydurmaya çalışmamalıyız – böylesi programlar bazen ezilenlerin bilincindeki korkuları daha da arttırır. Bizim görevimiz, dünyaya bakışımızı halka anlatmak değildir. Hele bu bakışı onlara dayatmaya kalkışmak hiç değildir. Bizim görevimiz halkla, onun ve bizim görüşlerimiz hakkında diyalog kurmaktır. Halkın dünyaya bakışının, eylemlerinde çok çeşitli şekillerde kendini dışa vurduğunu, dünya üzerindeki konumlarını yansıttığını anlamalıyız. ...Bir yanda önderler ve bir yanda halk; ezme-ezilme ilişkilerinin ters izdüşümü. Devrimci süreçte birliğin inkarı, halkı örgütleme, devrimci iktidarı güçlendirme veya bir birleşik cephe oluşturma bahanesiyle halkla diyalogdan kaçınma, gerçekte özgürlükten korkmaktır. Halktan korkmaktır ya da halka güven eksikliğidir. Fakat eğer halka güvenilemiyorsa onun özgürleşmesi için hiçbir neden yoktur. Bu durumda devrim halk için bile yapılmaz, halk “tarafından” önderler için yapılır: Tam bir kendini inkar. Devrim ne önderler tarafından halk için, ne de halk tarafından önderler için yapılır. Devrim, halkın ve önderlerin sarsılmaz bir dayanışma içinde birlikte hareket etmeleriyle gerçekleştirilir. Bu dayanışma ancak, önderlerin halkla alçakgönüllülükle, sevgi dolu ve cesurca ilişki kurarak dayanışmayı kanıtladığı yerde gerçekleşir. Bu yüzleşme için yeterli cesaret herkeste yoktur –fakat insanlar yüzleşmekten kaçındıklarında esnekliklerini yitirirler ve ötekilere nesne muamelesi yaparlar. Hayatı beslemek yerine hayatı öldürürler; hayat arayışı yerine hayattan kaçarlar- tamamıyla ezenlerin özellikleridir bunlar."

Devrimci kuram olmadan devrim pratik olmaz. Demagoji veya eylemlilikle değil, söz ve eylemin etkin birlikteliğini gerçekleştirmeden, yani devrimci Praksis ile toplumu dönüştürmek olası olabilir. 



Uyum ve değişim

Böl ve yönet

Sürü Kültürü

Susmak nedir ki yokluktan başka?

Yazı deyip geçmemek

Özgürlük, özne ve bilinç

DDKD geleneksel kutsalliğin aşilmasidi

”Ama Mandela geçmişinden utanmadı....  

“Değerler kavramı günümüzde ağızlara pelesenk olmuş”