S. Adnan Turan/ tuseyfi@hotmail.com

Arşiv

Seçimler üzerine

Parlamenter demokrasi Türkiye'de bir aldatmacadır. Genel seçimler adı altında belli aralıklarla milletvekili seçimleri yapılır. Seçilen milletvekilleri de sözde halkın temsilcileri olarak yemin eder ve göreve öyle başlarlar. Ne yazık ki bütün adaylar, kendi parti genel başkanlarının onayı ile milletvekili adayı olabiliyorlar. Önseçim yapılmayan ve partililerin iradelerini saf dışı bırakan bu sisteme parlamenter demokrasi deniyor. Oysu bu, olsa olsa “iki dudak arasındaki demokrasi”dir. Daha ilk basamakta yer alan bu uygulama yanlış bir uygulamadır. Bu yanlış uygulamayla çıkılan ilk basamağın üstüne diğer basamaklar eklenmekte ve görünüşte halkın oyuyla ve gayet demokratikmiş gibi sunulan seçim sürecinde, temelden hatalı bir merdiven inşa edilmektedir.

 

Görünüşte, temsili demokrasi denilen bu yöntemle belirlenmiş meclis iktidardır. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü de meclis başkanlık divanının arkasında göze batar. Halk adına halkı yönetenlerin, aslında halkın vekilleri olduğu belirtilmek istenir.

 

Gerçekteyse, meclis ve onun belirlediği hükümet, adına ister “sistem”, ister “ordu” veya ister “derin devlet” denilsin; bunların belirlediği sınırlar içersinde etkinlik gösterir. Hükümetin, sistemin çıkarlarıyla çatışması da bu şekilde engellenir. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi veya Kırmızı Kitap tabir edilen çalışma hareket alanının sınırlarını belirler. Çatışma çıktığında ise, sistemin çıkarları doğrultusunda çözülmesini sağlayacak diğer anayasal kurumlar hukuk adına müdahalelerle devreye girerler ve problem bertaraf edilir. Bunun en somut örneği ise Cumhurbaşkanlığı seçimidir.

 

Milli görüş geleneğinden gelen, resmi ideoloji muhalifi birisinin, anılan makama çıkmasını engellemek için başvurulan hileler hepimizin malumudur. 367 toplantı yeter sayısı mecburiyetinin dayatılması, yasaların yeniden ve farklı yorumlanması; anayasa mahkemesinin de sistem adına egemenliğe ortak olduğunu ve diğer anayasal kurumlarla beraber bunu yürüttüğünü, yürütebileceğini göstermiştir. (Danıştay, Yargıtay, YÖK, Ordu, Cumhurbaşkanlığı vs.)

 

Bu sistem varlığını sürdürdükçe hükümet, sadece sistemin bir memuru olmaktan öteye gidemez. Sadece, gücü elinde bulunduranların direktifleriyle hükümet edebilir ve yetkisinin bununla sınırlı olduğunu bilir; bilmiyorsa, bu hükümet edenlere bir şekilde bildirilir. Bazen bir muhtıra ile bazen de post-modern bir darbe ile. Arada sırada çıkan çatışmalar da sistemin kendi iç çelişkilerinden kaynaklanan çatışmalar olarak adlandırabilir. Gücünü meclisten alan hükümet ise, etkinliği oranında tavizler koparabilir. Elde edilen tavizler de hiçbir zaman sistemin yapısını değiştirebilecek büyüklükte olamaz. Yapısal değişiklikler ancak dipten gelen büyük bir dalga ile mümkün olabilir. Buna ister ihtilal denilsin, isterse devrim…

 

 

Günümüzde, siyasetin, bilim ve felsefe ile bağı koparılmıştır. Bunun sonucu olarak da somut koşullar ve özgün durum dikkate alınamıyor. Siyaset daha çok rasyonel davranmayı engelleyen, politik bencilliğe yol açan günlük gelişmelerin ihtiyaçlarına göre şekillendirilmeye çalışılıyor. 1980 öncesi ve sonrasındaki kısa dönemde, örgütler kendilerine referans olarak sosyalizmi almışlardı. Diyalektiğin, materyalizmin prensipleri doğrultusunda kendi yöntemlerini ve yönelimlerini belirlemişlerdi. Dünyayı yorumlamak, değişimi gerçekleştirmek için bilimsel sosyalizmin yol göstericiliğinden yararlanabiliyorlardı.

 

Dünya Sosyalist sisteminin yıkılmasından sonra yaşananların sorumlusu sanki sosyalizmmiş gibi aydınlar, örgütler sosyalizmden hızla uzaklaşmaya ve onu suçlu ilan etmeye başladılar. Böyle davranılmasının asıl nedeni kendi başarısızlıklarını örtebilmek ve günahlarını hafifletebilmek refleksidir. Peki, bunun yerine, yani sosyalist doktrinin yerine ne konuldu? Ne konulması gerekiyordu? Sömürü düzeni varlığını sürdürdükçe, ezenler-ezilenler oldukça, vahşi kapitalizm hüküm sürdükçe onun alternatifi olan sosyalizmin gereksizliğinden kim söz edebilir? En büyük sıkıntımız, insanlarımızın entelektüel birikimlerinin, sosyalizmin karmaşık düşünce sistematiğini anlamaya yetmeyişidir.

 

 

Seçimler konusuna dönersek… Siyasal mücadelenin, iktidara yürümenin farklı araçları vardır. Benimsenen mücadele biçimleri ve siyasal hedefler kendi araçları üzerinde yürüyerek gerçekleşirler. Seçimler de siyasal mücadelenin araçlarındandır. İster boykot edilsin, ister sistem içi tercihlerde bulunulsun, isterse de bağımsız adaylarla seçime girilsin; bunların hiçbiri seçimlerin araç olma özelliğini ortadan kaldırmıyor. Araçların fonksiyonel ve etkin olabilmesi için bir bütün olarak iç tutarlılığa, ilkeselliğe ve programatik çerçeve ile uyumlu olmasına gereksinim vardır. Böyle değerlendirildiği zaman, seçimin ulusal ve toplumsal harekete ritim kazandırıcı bir işlevi de olabilecektir.

 

Parlamentoya temsilci yollamak ilkesel açıdan reddedilemez bir doğru olabilir. Bugünün politik iklimi ve pratiğinde ise siyasal açıdan reddedilmesi için bir sürü gerekçe var. İsmail Beşikçi Hoca'nın Kurdinfo'da yayımlanan “2007 Seçimleri ve Kürtler” adlı makalesinde belirttiği gerekçeleri okumuş olmalısınız. Yine adı geçen sitede İbrahim Küreken'in kaleme aldığı “Seçim Siyaseti ve Ankara Parlamentosu” başlıklı yazıda da kayda değer tespitler ve gerekçeler var.

 

Seçim, toplumsal güçler dengesinin siyasal iktidara yansımasının barışçı bir yoludur. Bu yansıma ne kadar adil olursa gerilimin dozu o denli düşer. Tersi durumda ise, yani güç ve çıkar dengesinin yansımasında adaletsizlik ne kadar büyürse bunalımlar ve gerginlikler de o oranda artar.

 

Bu bağlamda toplumsal güçler, kesimler, mecliste ve siyasal iktidarda güçleri, ağırlıkları oranında temsil edilmelidirler.

 

Seçmen iradesinin parlamentoya doğru yansıyabilmesi için “seçme eşitliği” nin sağlanması gerekiyor. Bu eşitliği bozacak, dengeyi bir başkası lehine değiştirecek türden düzenlemeler ve kurallar yaratmaya kalkışmak seçimlere gölge düşürür ve onu şaibeli yapar. Yüzde on barajı da bu bakış açısıyla irdelenmelidir.

 

Bu yetmezmiş gibi ek engellemelerle, DTP'nin, seçimlerde başarı kazanmasını önlemeye çalışmak da başından itibaren seçme eşitliğine aykırıdır. Yüzde on barajından ötürü seçimlere bağımsız adaylarla katılabileceğini deklere eden DTP'nin önünü kesmek için birleşik oy pusulasına bağımsız adayların isimlerinin eklenmesini oldubitti ile düzenlediler. Bunun için AKP'nin önerisi olan anayasa değişikliğini de oybirliği ile (430 katılım ile) kabul ettiler.

 

Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendisine yapılan haksızlığa ve hukuksuzluğa isyan eden AKP ise, Kürt Milletvekili fobisine ve kendi partisinden birkaç milletvekili daha fazla çıkararak sayısal üstünlük elde etme tamahkârlığına yenik düştü, bu nedenlerden dolayı başka bir haksızlığa ve hukuksuzluğa önayak oldu. Bu vesile ile riyakâr politikasının, takiyeciliğinin de maskesi düştü.

 

Yeri gelmişken AKP ile ilgili birkaç söz daha söylemek isterim. Kimi çevreler AKP'nin resmi ideolojiye muhalif çizgisinden ya da öyle algılanıyor olmasından mütevellit, desteklenmesini ve diğer düzen partilerinden ayrı tutulması gerektiğini belirtiyorlar.

 

1979 yılında Şahlığa karşı mücadele eden Humeyni'ye destek veren İran KDP, Halkın Mücahitleri, TUDEH (İran Komünist Partisi) vardı. Şah'ın devrilmesinin hemen ertesinde iktidara gelen, yönetimi ele geçiren Mollaların yaptığı ilk icraat; kendilerine her türlü siyasal ve askeri destek veren bu örgütleri tasfiye etmek oldu. Yüzlerce Kürt köyü bombalandı. İKDP peşmergeleri, TUDEH ve Halkın Mücahitleri militanları darağaçlarında idam edildiler. Ulus kavramının karşısına ümmetçiliği koydular.

 

Bir hareketin ABD veya AB'nin karşıtı olması veya yandaşı olması onun ne desteklenmesini zorunlu kılar, ne de karşı çıkılmasını. Bu parametrelerin dışında da başka ölçütler vardır. Bunların en başında geleni ise özgürlükçü ve eşitlikçi politikalardır.

 

Günümüzde AKP'nin söylemi ve politikaları da bu konuda bize hayli ipuçları veriyor. Kürt meselesini orduya havale etmesi, bu mesele ile ilgili olarak açılımlar yapamamış olması, AKP politikasının çarpıklığının somut bir göstergesidir. Başbakanın Rusya gezisinde kendisine soru soran bir Kürt gencine verdiği yanıt ise hala hafızalardadır. Kendisinin Rizeli ve Gürcü, eşinin ise Siirtli ve Arap kökenli olduğunu söyleyerek, bunu, Kürt sorunu diye bir sorunun var olmadığına dayanak yapmaya çalışması, olaya nasıl baktığını da ele vermiş oluyordu zaten.

 

 

Seçimler ne tür imkânlar yaratabilir?

 

  • Seçme eşitsizliğinden dolayı sistemi kilitlemek için DTP genel başkanının dile getirdiği gibi, yüzlerce kişiyi bağımsız olarak aday göstermek. Bu türden sivil siyasetin sonuçları hem ses getirir, hem de sistemin çifte standart türü uygulamalarını teşhir eder. (Bunu sadece dillendirmek ve gerçekleştirmemek, iradesizlik olarak tarihe geçer. Zira eylemsiz söylem en büyük boşluktur ve kendilerine umut bağlayan insanlara haksızlıktır. )
  • Seçim olanakları sayesinde kitlelerle iletişim kurmak, program ve hedefleri topluma anlatmak, kitleselleşmek için çalışmak. Demokratik araçların kullanımı zemininde, kitleleri siyasetin ve mücadelenin aktif elemanı haline getirmeye çalışmak;
  • Hak-Par gibi toplum içinde destek bulamamış partilerin seçim sürecinde mitingler düzenlemesi. Medyanın araçlarını kullanarak seçim sistemini, siyasal partiler yasasını, inkâra ve asimilasyona dayalı egemen güçlerin politikalarını deşifre etmek;
  • Seçimlerin sadece Ankara'ya parlamenterler yollamanın bir aracı olmadığını, aynı zamanda politikamızı halka anlatmanın, kendimizi tanıtabilmenin de bir platformu olduğunu, olabileceğini göstermek. Yeni siyasetin omurgasını yaratabilmek için seçimleri önemli bir fırsat olarak kullanabilmek;
  • Seçimler, örgütsüzlük ve bunun sebep olduğu dağılmaları, çözülmeleri, yılgınlığı ve karamsarlığı ortadan kaldıracak bir sürecin başlangıcı olabilir. Uyarıcı yönüyle kitleleri duyarlı hale getirip umutla onları kucaklayabilecek yapıların taşlarını döşemeye yardımcı olabilir.
  • Kısacası; düzene eklemlenmek için değil, onunla hesaplaşmak için; mücadeleyi örgütlemek ve mücadele araçlarını zenginleştirmek için seçimlere katılmalı ve öyle değerlendirmeliyiz. İnsan iradesinin değiştirme gücüne inanabilmeliyiz….17.05.2007

 

Sözcükler yarattığı eylemin rengini taşırlar

"Gölge etme başka ihsan istemem"

"İnsan, düşündüğü kadar güçlü, inandığı kadar değerlidir"

Biten nedir? DDKD mi, kişinin kendisi mi?

Bazı DDKD/KİP eski mensuplarının, kendilerine statü kazandırma istekleri...

Çağrı ve davet

"DDKD'yi “siyasi ölü” olmaktan çıkarabilecek her türden çalışma ve çabayı yürekten destekliyorum"

Bilgili olmak hüner değildir, önemli olan dava adamı olmaktır”

ASLAN KAYA

Böl ve yönet

Uyum ve değişim

Sürü Kültürü

Susmak nedir ki yokluktan başka?

Yazı deyip geçmeme

Özgürlük, özne ve bilinç

DDKD geleneksel kutsalliğin aşilmasidi

”Ama Mandela geçmişinden utanmadı....

DDKD adını kend kullanmak…

“Değerler kavramı günümüzde ağızlara pelesenk olmuş”