Teorik kriz Her arayış, ya da kendini bulma süreci, aynı zamanda bazı krizleri de beraberinde getirir. Eğer krize yalnızca negatif perspektifle yaklaşırsak olduğumuz yerde kalırız. Hâlbuki krizi büyümek ve atılımlar yapmak için bir şans, yeniye ulaşmak için bir araç olarak da kullanabilmek mümkündür.
Siyasal ya da örgütsel krizlerin yaşandığı dönemlerde teorik açılımların, sıçramaların gerçekleştiğini görürüz. Bunlar,krizin daha da büyümesini, şiddetini artırmasını, toplumun duyarlı kesimlerinin pasifize olmasını önlemektedir. Yığınlara politika yapma yeteneği kazandırmasında önemli işleve sahip olur. Siyasal tasarılarla sorulan; değişimin kimin eliyle, hangi doğrultuda ve nasıl yapılacağının sorularını yanıtlamaya çalışır.
Devrimci Demokratlardaki süreç ise böyle işlemedi. Politik krizlerle birlikte teorik kriz de yaşandı. Dünya sosyalist sisteminin yıkılması, toplumlarda sosyalizmin ideolojik olarak yenilgiye uğradığı algısının hâkim hale gelmesi ve bunların aşılması için yoğun tartışmaların yapılamamış olması, iki krizin üst üste binmesine yol açtı. Bu durum, iki krizin arasında gerilimlerin baş göstermesine, krizin şiddetinin ikiye katlamasına neden oldu.
Siyasal öncüller ve hareket noktalarının belirlenmesinde büyük tıkanıklıklar oluştu. Bu sığlık ortamında proje üretebilenlerle seçenek sunma yeteneğine sahip olanlar kendi kabuklarına çekilmek zorunda kaldılar. Krizin sonuçları; alternatif potansiyellerin ortaya çıkmasını, dönüştürücü potansiyellerin gelişmesini engelledi. Bu durum entelektüel enerjiyi seferber edebilecek kaynakların yaratılmasının da önüne geçti.
Bu dar politik ortamdaki atışmaların yarattığı sonuçsuz tartışmalar, düşünmeye ve ilerlemeye yönelik sağlıklı tartışmaların önünü tıkadı ve bu eksendeki çalışmaları engelledi. Tüm bunlar, günümüzün gereksinimlerine yanıt verebilecek teorinin oluşturulmasını ve somut öneriler içeren bir politikanın tespit edilmesini de zorlaştırdı. Hatta olanaksız kıldı.
Bu durumun yarattığı bütün bu olumsuzlukları yok etmek için, bir araya gelindiğinde, öncelikle arayışlarımıza ve çalışmalarımıza temel olacak düşünce sistematiğini belirlemek gerekir. Çünkü düşünce kaynaklarımızın ne olduğunu bilmek işimizi kolaylaştırır, kat edeceğimiz yolu da kısaltır.
Siyasal liberalizm veya Marksizm arasında yaşanan gelgitlerin sürece zarar verdiğini, son yıllarda aşılamayan bunalımların sonuçlarından bilmek zaten mümkün.
Siyasal liberalizm nedir? Bu düşünceyi temel alarak bir sömürge halkı zulümden ve esaretten kurtarmak mümkün mü? Bu siyasal düşüncenin devrimci, dönüştürücü ve kurtarıcı rolü var mı? Herhangi bir düşünceye kendimizce bir misyon vererek onu kendi özünden ve tanımlarından soyutlayabilir miyiz? Avrupa'daki aristokratlar ile burjuvazi arasındaki çatışmaya koşut olarak doğan, liberalizm diye adlandırılan düşünce sisteminin ne zamandan beri varlık koşullarından farklı bir çizgiye geldiğini sormak lazım?
Kapitalizmin ideolojisi olan bu düşüncenin sömürü çarkının devam etmesi için açılımlar yaptığını, “değişimin olmaması için bazı şeylerin değişmesi gerektiği” ilkesini baz alarak siyaset yapılmaya çalışıldığını bilmek için siyaset bilimcisi olmaya gerek yok sanırım.
Sorunları tanımlayamama, karar verememe, çözüm olarak görülen politikaları uygulayamama ve değerlendirememe, sorunları çözmedeki başarısızlığın nedenidir.
Bir noktada sabit kalmaktan kurtulmak ve “yeni” tabir edilebilecek durumu geleneksel çizgiden koparmak için harekete geçmek, geçmişi inkâr mıdır? Buna karşın eskinin kabukları içersinde yeni dönemin öznesi olmak objektif olur mu? Sosyal ve siyaset biliminin normlarına uygun olur mu? Bilimsel olma gerekliği ve davranışların bilimsel ölçütlere göre belirlenmesi sağlıklı yapıların ortaya çıkmasında temel teşkil etmez mi?
Anılara tutunmadan, politik-teorik sıçramalarla yeni çizgiyi belirlemenin zorluğunu ortadan kaldırmanın yolu, geçmişe dönük referanslarımızı askıya almamızdan geçmektedir. Dünü artık dünde bırakıp bugünümüzle yüzleşerek geleceğe ulaşmaya çalışmalıyız. Bu anlamda güncel sorunlarla ilgili çalışmalar yapılırken taleplerin belli bir kurama oturtulması zorunludur.
Muhalefet mi, mahvetmek mi? Muhalif olmayı geçim kapısı haline getirenler var. Bunların yanı sıra oyalayanlar ve oyalananlar da var. Bu tipler kendilerini gruplar ve kurumlar üstü görürler. Seçkin olduklarını düşünür ve bunu herkese lanse etmeye çalışırlar. Kurtarıcı rolünü oynamaya devam ederler. Bu rolleriyle geçici olarak topluma-siyasete-organizasyona bir dinamizm de getirirler. Ancak; bununla birlikte bir tür vesayet de kurarlar, kitle hareketinin gelişebileceği çizgiyi kendi yararlarına uygun hale getirmek için kurumları ve kurumsallaşmayı kundaklamaya kalkışırlar. Halk yardakçısı bu seçkinlerin, kendi önderlik rolleri için koca bir mücadeleyi ve mücadelenin kazanımlarını gözden çıkarabildiklerinin örnekleri tarihte pek çoktur.
Bu anlayışa karşı da bir mücadele verildi. Esas alanlara akması gereken enerji, bu tip gereksiz olaylarda tüketildi. Fakat yine de bu hastalıkların bertaraf edilmesi için mücadelenin yoğun bir şekilde sürdürülmesi gerekiyor. Bize, yaşarken efsaneleşmiş ve kendi kendilerine peygamberlik rolü atfedilmiş insanüstü insanlar gerekmiyor. Bize gereken, herhangi bir cismi sabit noktadan ileri bir noktaya hareket ettirebilecek iradeyi ortaya koyabilen insanlardır.
Paylaşımcı güç anlayışı, değişim yaratabilme yeteneği, bir başkasının veya başka şeyin üzerinde güç veya baskı kurmak için kullanmaz. Baskı kurmadan kişileri etkilemeye ve harekete geçirmeye odaklanır. Başkası veya başka şey üzerine baskı kurma veya sadece kendisi için güç olma anlayışını reddeder. Birlikte güçlenmeyi yeğler. Çünkü çalıştığı kurumlar güçlendikçe kendisinin de güç kazacağını bilir. Siyasetin veya öğretinin dar bir çevreyle sınırlı kalmasına, bu kesimlerin sosyal çalışmalarının bir unsuru olmasına karşı çıkar. Ezoterik faaliyetlerin önüne egzoterik yapıyı koyar. Her şeyi herkesin öğrenmesinde sakınca görmez. Kapalı kapılar ardında olmayan, açık ve net faaliyetleri öne çıkarır. Açıklığın siyasette bir tarz olması için yeni tariflere ihtiyaç duyar. Siyasetin, seçkinlerin faaliyet alanından çıkararak onun asıl sahipleri olanlara vermeyi hedefler. Yeni politikada esas büyük dönüşüm bu olacaktır.
İnsanın gerçek zenginliğinin, çapının ve yeteneğinin eylemden bağımsız olarak kavranamayacağını unutmamak gerekir. Söylem ve eylem arasındaki diyalektik bağı koparacak girişimlerin pasifizme ya da basit aktivizmlere yol açtığını ve açacağını aklımızdan çıkarmamız gerekiyor. “Teori olmadan pratik olmaz” düsturu bu sebeple siyasi çalışmaların rehberi olmuştur.
Çağımızın siyasal Donkişotları olmamak için bunlara dikkat edilmeli, yeni politik değerleri toplumla organik bağ kurmanın araçlarına çevirmeliyiz.