İnsanı ‘şu’ ya da ‘bu’ yapan şey, sahip olduğu değerlerdir. Kimileri
fundamantalist, kimileri ırkçı, kimileri sosyalist, kimileri komünist,
kimileri muhafazakar veya liberaldır, kimileri de Troçkist veya
anarşisttir. Bu görüşlerden birine sahip her bir insanın kendi
görüşünü destekleyen bir düşünce biçimi ve değerler sistemi vardır ve
biz insanlar bu değerlerimizle birlikte anılır; bu düşünce ve
değerlere göre yaşar ya da yaşamaya çalışırız.
Değişen dünya ile birlikte değerler de değişebilir, ancak temelde
değişmeyen bazı şeyler vardır. Şimdi bunları birer birer sıralamak
istemiyorum. Yıllar önce Mandela cezaevindedir de, bugün ülkesinde
cumhurbaşkanıdır; ancak Mandela ne kendi geçmişinden, ne de geçmişte
savunduğu düşüncelerindenutanır. Çünkü Mandela’yı Mandela yapan, ölümüne savunduğu
düşünceleri ve sahip olduğu değerleridir; yani geçmişidir. Yazılarımı isim vermeden ve hedef
göstermeden yazmaya özen gösteririm; ancak bu kez bana ait olan bir
yazı üstüne yapılan eleştiriyiyanıtlayacağım için isim vermek durumundayım. Arkadaşımız Abid
Dündar yine bu platformda yayınlanan 05.08.2001 tarihli yazısında,
benim yazış
biçimimi sert ve saldırgan bularak bir şeyler anlatmaya çalışmış;
ancak
yazarken, -ne yazık ki- eleştirdiği şeyin aynısını yaparak sert ve
saldırgan
bir tarz kullanmış. Üstelik bununla da kalmayarak küçümseme ve küçük
düşürme çabası içine girmiş. Birilerini küçümseyerek ya da küçük
düşürmeye çalışarak bir yere varılamayacağını, bu davranış biçiminin,
küçümsemeye çalıştığımız hareketi ya da kişileri değil aksine bu işi
yapanın kendisini küçülteceğini söylemeye gerek görmüyorum.
‘Tarihimi inkar etmiyorum ama
ondan utanıyorum.’ diyen birisi için
söylenecek hiçbir söz yoktur aslında ama insan yine de söylemeden ya
da enazından sormadan
edemiyor: Bahse konu zamanda var olup da bugün artık yıkılmış bulunan
Berlin duvarı evet bir utanç anıtıdır. İnsanlık adına ondan utanmak
gerekir. Arkadaşımız geçmişinden utandığını söylüyor ve insan burada
sorma ihtiyacı duyuyor, DDKD bir Berlin duvarı mı idi ki arkadaşımız
o geçmişten utandığını söyleyebiliyor?
Bu durum DDKD için değil ama arkadaşımızın bulanıklaşmış zihniyeti
için üzücü bir durumdur. Geçmişi olmayanın belleği de olmayacağı için
sağlıklı bir geleceği de olamayacaktır. Birikimli bir ilerleme olmazsa
değişimi gerçekleştirmek de olası değildir. Birikimi sağlayacak olan
geçmiş
yaşantılardır; isteyenin dilediğince karalama hakkına sahip
olamayacağı
mücadele tarihidir. Önemli olan geçmişte yapılan hatalardan, sağlıklı
eleştiriler yoluyla ders alabilmek ve bundan yararlı sonuçlar
çıkartmaktır.
Dün yapılan hatalardan ders çıkartmak ise geçmiş karalanarak ya da o
geçmişten utanıldığı söylenerek yapılamaz.
Arkadaşımız, geçmişi eleştirmek adı altında, DDKD içinde, sınıfsal
çıkarların ulusal çıkarlardan önemli olmasından ve sosyalizmin
çıkarlarının
daha değerli bulunmasından yakınıyor. ‘Mirasımız milliyetçiliği
küçümsedi ve onlara karşı mücadele etti.’ diyor. Milliyetçi anlayışın,
toplumsal
koşullar değiştiğinde yerel-şovenist bir anlayışa çok kolay
dönüşebildiğineve
insanları kıyımlara sürüklediğine tarih şahittir. Bu nedenle
milliyetçiliğin öne çıkartılmamış olmasından yakınmanın bir anlamı
yoktur. Sınıfsal mücadele ön planda tutulmadan gerçek anlamda ulusal
bir kurtuluşun gerçekleştiği de görülmemiştir.
Benim hala aynı yerde durduğumu ve yerimde saydığımı, dünyadan
nasibimi almadığımı söyleyebilen insanın, ya sözel kavrama ve algılama
hızı azalmıştır, ya da bu arkadaşımızın, bir paragrafı öncesi ve
sonrası
yokmuşçasına, yazının bütününden soyutlayarak onu anlam bütünlüğünden
koparan eklektik yöntemi kullanmak gibi bir tarzı vardır. Bu durumda
ise, nesnel davranmak elbette olası değildir. Oysa arkadaşımız, bahse
konu yazıyı, yukarıda söylediğimiz özel durumlardan sıyrılarak okumuş
olsa idi,bu iddialarının yersiz ve haksız olduğunu kendisi de
görecekti.
“Anakronik politikalarla
toplumu yönetmek ve ona önderlik etmeye kalkışmak, kendi dinamiklerimizi
iyi tahlil edemeyişimizin bir yansımasıdır. Coğrafyamızda yaşayan
insanların ne durumda olduğunu bilmeden, neler beklediklerini ve nasıl
kurtulabileceklerini onların kendisinden dinlemeden, onların içersinde
olmadığı ve dışında kaldığı bir mücadelenin başarıya ulaşabilme
şansının olmadığı acı deneylerle zaten ortaya çıkmıştır. Konular ve
olgular arasındaki kavranabilir ilişkileri betimlemeden yola çıkmak
yenilgiye davetiye çıkarmaktır. Toplumu saran korku hipnozunu
kaldırmadan, kimi yumuşamaları görerek umutlanmak da yanlış. İnsan
bedeninde olduğu gibi toplumda da organları birbirine bağlayan
dayanışma ve etkileşim vardır. Bir yerde çürüme ortaya çıktığı zaman,
bu bütün organlara yayılır ve önlemi alınmaz ise bedenin her tarafını
sarar. Şimdiki yapı da budur. Hala liderlere umut bağlamak,
umutsuzluğu kronik hale getirmektir bence. Kurumlaşma ve uzmanlaşmaya
karşı olan liderlik anlayışı, ezilen halklardasürekli olarak bir ışık gibidir.” Sözlerini yazan birisine
böyle suçlamalarda bulunmak kolaycılık ya da peşin hükümlü olmaktır;
artı haksızlıktır.
Burjuva milliyetçiliği, anti-faşist mücadele, sosyalizm ve sınıfsal
mücadele, göçmen ve salon sosyalistliği ve politikacılığı ile ilgili
düşüncelerimi, bu yazının konusu olmadığı için açıklamayarak, bu
arkadaşımıza bir öneride bulunmak istiyor ve (Platform’daki mail
adresindenanladığım
kadarıyla kendisi İsveç’te yaşamaktadır.) Barzani kaynaklı Kürtmilliyetçiliğinin 70’li yıllarda ulaştığı tehlikeli boyutu
anlatan İsveç basımı, Necmettin Büyükkaya’nın mektuplarından ve
notlarından derlenen “Kalemimden Sayfalar” adlı kitabı okumasını
öneriyorum.
Unutmayalım ki, hiçbir yorum tek ve mutlak değildir. Önemli olan
gerçeğe elden geldiğince estetik bir tarzda yaklaşmaktır.