Son aylarda, DDKD ile ilgili değerlendirmeler
yapılır, DDKD değerlerinin ne
olup ne olmadığı yorumlanır ve konuyla ilgili sorular sıkça sorulur
oldu.
Yirmi yılı aşkın bir süreden beri, fiziksel
anlamda var olmayan ve herhangi
bir eylem alanı bulunmayan bir demokratik kitle örgütü, aradan geçen
bunca
yıla rağmen kendisinden bu kadar sıklıkla söz ettiriyor; yeni
oluşumlarda
adı anılmadan geçilmiyor, hatta bazılarınca kullanılmaya bile
kalkışılıyorsa, orada durup düşünmek gerektir.
DDKD’nin tarihini ve mücadele çizgisini anlatmak, ayrı bir yazı, (hatta
yazılar) konusu olduğu için şu anda bunu yapmaya girişmeyecek ve
dört
yazıdır yapmaya çalışmakta olduğum gibi sadece ‘değerler’ üzerinde
yazmayı
sürdüreceğim. Aslında bir arkadaşımız daha bu konuda aydınlatıcı bir
yazı
yazdı ve bu yazı Platform sütunlarında yayınlandı; (Vedat Güzel’in
yazısı)
ancak, tamamlayıcı olması açısından ben de yine bazı eklemelerde
bulunmak
istiyorum.
İtaate dayanan öncelik doğal olarak ideolojik bakımdan bir
gerilemeye yol
açar. Kitleler git gide kendilerine söylenenleri tekrarlamaya
başlarlar. Ve
liderler de kendi seslerinin yankısından başka şey işitmeye tahammül
gösteremezler. Tek lider yönetiminin getirdiği bütün hastalıklar
ortaya
çıkar. kurumlaşma da, uzmanlaşma da istenilmez, dogmalar,
saplantılar, dar
kadroculuk ve hizipçilik de yapı içersinde ortaya çıkar. Liderin
sözünden
çıkılmaz, ayrıca her şeyi belirleyen liderin adına hareket
ettiklerini
söyleyen kadrolar vardır ve bunlar kişi fetişizmi yaratarak,
kimliğini
yitirmiş bir topluma, liderin kişiliğinde bir kimlik vererek önemli
bir
boşluğu doldurmak isterler.
DDKD değerleri içinde, liderlik sultasına dayanan bir anlayış hiçbir
zaman
egemen olmadı. Belki ağır koşullardan kaynaklanan durumlardan dolayı,
demokratik merkeziyetçi ilkenin uygulanması sırasında, eleştirilere
zemin
yaratabilecek bir takım eksiklikler yaşanmış olabilir. Ancak,
‘şeyh-mürit’
veya ‘cemaat-kul’ ilişkileri benzeri bir yapılanma olmadığı gibi; (hareket,
bir aydın hareketi olduğu için) bu türden bir
yapılanmanın oluşabilme zemini
bile yoktu. Hatta ülkemizin siyaset tarihinde az rastlanır bir
demokratik
kuralı işleterek DDKD'nin de legal parçalarından biri olduğu siyasal
hareketin sekreteri ihraç bile edebilmiştir. Örgüt iklimi ise
demokratik ve
siyasal mücadelelerde (legal-illegal) farklılıklar göstermez. (İhraç
ile
ilgili herhangi bir yargıda bulunmuyorum. Sadece bunun yapılabilmiş
olması
bile farklılığın bir işaretidir.)
Ağalığa ve aşiret reislerine taviz vererek ulusal ve toplumsal
kurtuluşa
ulaşılamayacağının bilincinden hareketle, ‘Yerel Gericilik’e karşı
mücadeleyi programatik bir ilkeye dönüştürmüştü. Kimi güç
sahiplerini hoşnut
etmek adına mücadelenin özünün boşaltılmasına meydan verilmemişti.
Yoğun
köylü nüfusuna ve toprak ilişkilerine dayalı toplumsal düzenin
yarattığı
güçler dengesine rağmen, kimileri gibi sufli ve pragmatik bir
anlayışa sahip
olunmadı, gerçek kurtuluşa giden yolun hangi taşlarla döşeli olduğu
biliniyordu. Politik muğberlerin oluşması pahasına bu prensibinden
hiçbir
zaman uzaklaşmadı.
Bu bağlamda DDKD hareketi, geleneksel kutsallığın aşılması, hatta
ötesine
geçilmesi hareketi olmuştur.
Yaşanılan topraklardaki feodal yapı sonucu gelişmiş bulunan erkek
egemen
toplum içinde, kadınların iliklerine kadar sömürülüp tüketilmesi
örnekleri
göz önünde durup dururken DDKD bir ilke daha imza atmış ve
kadınların ev
işleri dışında da var olabileceği, toplumsal kurtuluş için mücadele
edebileceği ve dahası kadın mücadelesi olmadığı zaman ihtilallerin
sürekli
isyanlarla sınırlı kalacağı; zafere
ulaşılamayacağı gerçeğini görerek, kısa
adı DDKAD olan bir kadın hareketi oluşturmuştur. Toplumsal enerjinin
harekete geçirebilmesi için toplumsal sinerji yaratılmıştır.
DDKD, insan yaşamının ve insanın içinde yaşadığı coğrafyanın ayrı
ayrı
anlamlarının ne olduğu, ya da ne olması gerektiği yönündeki
soruların ortaya
çıkarttığı problemleri çözmede de önemli değerler yaratmıştır; çünkü
DDKD,
insan iradesinin ve insanın bilinçli eyleminin bir sonucu olarak
oluşan bir
düşünce armonisidir. İnsana ve topluma dayatılan egemen bir düşünce
olmadığı
gibi hiçbir zaman da öyle olmaya meyletmemiştir.
İnsanlara, neyi nasıl yapacakları, neyi neden yapmayacakları
yukarıdan
söylenen, yani her şeyin önceden belirlenmiş olduğu bir hakim
ideolojik
yapı mevcut değildi DDKD’de. Kısacası, kesin kalıpların ve insanları
hataya
sürükleyebilecek sabit fikirlerin yeri değildi.
DDKD’li bir insan, davasıyla birlikte var olmasının yanı sıra tek
başına da
var olabilen, yani ‘birey’ olabilen kişiydi. Grup davranışı içinde,
kendine
özgü ilgi alanları, kendine özgü alışkanlıkları, duyguları ve
duygulanımları
vardı. Bireylerin aileleri, mülkleri, arkadaşlıkları, sevgileri
vardı.
Devrim davası, grubun üyelerine buz kalıbı katılığı ve soğukluğunda
dayatılmaz, birey oluşun yitip gitmesine çanak tutulmazdı; çünkü
insan,
orada bir araç değil, amaçtı. Hümanizm hiçbir zaman göz ardı
edilmemiş,
sözde savuluyormuş gibi yapılmamış ve asla kuytularda unutulmamış,
hep ön
planda tutulmuştu.
Burada, bu açıklamalardan sonra, son söz olarak şunu söylemek
istiyorum:
İnsanlar, ‘anonim’ olmuş değerleri yok sayarak, örseleyerek veya
onları
kendi gayeleri için kullanma pahasına dejenere etme hak ve
özgürlüğünü
kendilerinde görmemelidirler.
Bir Çin atasözünde olduğu gibi “Gölgeler gövdenin boyunu aşmaya
başlamış ise
orada akşam oluyor demektir.”
Biz, ne gölgelerin gövde boyunu aşmasına, ne de akşamın olmasına
izin vermeyelim ve diyelim ki; her yeni gün, yeni bir başlangıç, her
başlangıç yeni bir umuttur. Yeni bir günün doğuşuna bir nebze de
olsa katkı sağlamak
dileğiyle...