Kuramsal bilgiyi kendi tekelinde görenler, ezilenlerin kendi
özgürlük eylemleriyle ilgili söz haklarını, yani onların düşünsel
katılımlarını göz ardı ederler. Böylelikle insanlarımızı "yanan bir
binadan kurtarılması gereken nesneler" olarak görmüş olurlar. Bu
yaklaşım da, kurtarılması düşünülen kitleleri popülizmin tuzağına
düşürür ve onları maniple edilebilen
insanlara dönüştürür.
Kendilerine "nesne"lik reva görülen insanlarımızın,
insanlıklarını yeniden kazanabilmeleri ve kendilerine biçilen bu
konumdan sıyrılmaları, düşünce ve eylem temelinde mücadeleye
katılmalarıyla yani kısacası kendi özgürlük eylemlerine bizzat özne
olarak katılmalarıyla mümkündür.
Mücadeleye, sonradan özne haline gelmek üzere nesne olarak
giremezler. Sahte katılım değil, yükümlülükleri olan bir girişim
elzemdir. Önemli olan bilincin değiştirilmesidir, içinde
bulundukları durumun değiştirilmesi değildir. Zaten bilincin özü de
dünyayla birlikte olmaktır. Bilinç tarafından erişebilir olmak ile
bilince girmek arasında ayırım vardır ve her
şey bu ayrıma bağlıdır. İnsan; kendini çevreleyen nesneler ile
toplumda süregiden olayların farkında olabilir ve onu bilinci ile
anlayabilir, ama önemli olan bunu bilincin içine alabilmek ve
içselleştirmektir.
Köylü bağımlı biridir, istediğini söyleyemez. Düşüncelerinin
yapısı, onları biçimlendiren somut varoluşsal durum çelişkileriyle
koşullandırılmıştır. Koşullarından ve mekandan soyutlanmış
insanların kendi ‘gerçekleri’ için savaşıma katıldıkları
görülmemiştir. Toplumsal yapımız her ne kadar kapitalist üretim
ilişkileri ile örülmüşse de bilinçsel, yaşam tarzı ve bağlanılan
değerler bundan geridir.
Seksenli ve doksanlı yıllarda farklı sebeplerden dolayı meydana
gelen nüfus hareketleri kültür yapımız üzerinde de tahribatlar
yaratmıştır ve gecekondu kültürü olarak isimlendirilen bir kültür
tipi meydana gelmiştir. Gecekondu kültürü olarak ifade edilen;
kırsal toplum kesimleriyle kentsel toplum kesimleri arasında geçiş
sürecidir. Köylünün değerler sistemi köklü bir sınav geçiriyor
burada. Gelenek ve töreleriyle çatışma durumunda bulunan bir ortamla
karşılaşmak onu şaşırtıyor. Bu, önceleri onu daha tutucu bir tutuma
itebiliyor. Gecekondu kuşağı ne köylüdür, ne de toplumsal
özellikleriyle
kentlidir. Kendi kendine yeten kapalı tarım çevrelerinden gelenlerin
getirdiği kültür değerleri,kent kültürü içersinde yoğrularak yeni
bir kültür çeşidi şeklinde karşımıza çıkmaktadır. LÜMPEN kültür adı
verilen bu kültür çeşidi adeta hem kır kültürünü ve hem de kent
kültürünü reddederek "KİMLİKSİZ" bir kültür olarak ortaya
çıkmaktadır .Daha çok gecekondularda kendini hissettirir.
Böyledir diye insanlarımıza, onların akıl ve yeteneklerine
güvenmemek; diyalog, düşünce ve iletişim sürecini de başlatmamıza
engel olur. Monologcu; yani slogan, bildiri ve talimatlarla bezenmiş
bir politika tehlikesini de beraberinde getirir ve katılımlar sadece
yüzeysel olarak gerçekleşebilir. "Ezilenlerin özgürleşmesi
insanların özgürleşmesidir, şeylerin özgürleşmesi değildir.
Dolayısıyla kimse tek başına kendi çabasıyla kendini
özgürleştiremeyeceği gibi, kimse de başkaları tarafından
özgürleştirilemez." Tarihin bir döneminde Sabinli kadınların
yaşadıkları dram ile ilgili olarak bir yazı okumuştum. Romalılar
tarafından kaçırılan Sabinli kadınları kurtarmak için yıllar sonra
Sabinli savaşçılar Romalılara savaş açarlar. Ama savaş açanlar ile
savaşanlar, savaş nesnesi olarak görülen Sabinli kadınların fikrini
sorma gereğini duymazlar. Onlar ise, aradan geçen bu süre içerisinde
kendilerini kaçıranlarla evlenmiş, çoluk-çocuğa karışmış ve
kendilerine yeni bir yaşam kurmuşlardır. Onların artık yeni umutları,
yeni hayalleri, yeni acıları; kısacası, yıllar öncesinden çok daha
başka bir hayatları vardır. Ve savaşa da, gerekçesine de bu yüzden
anlamsız bakmaktadırlar.
Gerçekliği bir problem olarak tanımlamak, sorunu isimlendirmek,
bir gerçekliği eleştirel olarak analiz etmek soruna neşter vurmak
demektir. Sosyolojide değişmez bir kural vardır; insan her yerde
aynı insan değildir diye. Bizi kuşatan sosyal, siyasal, ekonomik ve
ekolojik koşulları mutlak kılarak, genelleştirmek "somut koşulların
somut tahlili" ilkesine de aykırıdır.
Buna uygun düşen bir örnek vermek istiyorum: Objektif olmayı
kendisine görev sayan ressam denizdeki bir fırtınanın resmini
yapmayı aklına koyar ve bir gemi ile denize açılır. Beklediği
fırtına patladığında ise fırtınayı resmine daha iyi
yansıtabileceğini düşündüğünden kendisini seren direğine bağlar,
fırtınayı orada yaşar, görür. Yarattığı resim ise renkleri ile
beraber gerçekliği tüm çıplaklığı ile ortaya koymuş olur. Ve bu
fırtınanın gerçek resmi olur.
"Bir toplumsal olgunun varlık nedeni açıklanırken, bir dizi
nedeni sıralamaktan çok, nedenler arasındaki 'belirleyicilik
hiyerarşisini’ saptamak önemlidir."