S. Adnan Turan / tuseyfi@hotmail.com

Arşiv

Özgürlük, özne ve bilinç

Kuramsal bilgiyi kendi tekelinde görenler, ezilenlerin kendi özgürlük eylemleriyle ilgili söz haklarını, yani onların düşünsel katılımlarını göz ardı ederler. Böylelikle insanlarımızı "yanan bir binadan kurtarılması gereken nesneler" olarak görmüş olurlar. Bu yaklaşım da, kurtarılması düşünülen kitleleri popülizmin tuzağına düşürür ve onları maniple edilebilen
insanlara dönüştürür.

Kendilerine "nesne"lik reva görülen insanlarımızın, insanlıklarını yeniden kazanabilmeleri ve kendilerine biçilen bu konumdan sıyrılmaları, düşünce ve eylem temelinde mücadeleye katılmalarıyla yani kısacası kendi özgürlük eylemlerine bizzat özne olarak katılmalarıyla mümkündür.

Mücadeleye, sonradan özne haline gelmek üzere nesne olarak giremezler. Sahte katılım değil, yükümlülükleri olan bir girişim elzemdir. Önemli olan bilincin değiştirilmesidir, içinde bulundukları durumun değiştirilmesi değildir. Zaten bilincin özü de dünyayla birlikte olmaktır. Bilinç tarafından erişebilir olmak ile bilince girmek arasında ayırım vardır ve her
şey bu ayrıma bağlıdır. İnsan; kendini çevreleyen nesneler ile toplumda süregiden olayların farkında olabilir ve onu bilinci ile anlayabilir, ama önemli olan bunu bilincin içine alabilmek ve içselleştirmektir.

Köylü bağımlı biridir, istediğini söyleyemez. Düşüncelerinin yapısı, onları biçimlendiren somut varoluşsal durum çelişkileriyle koşullandırılmıştır. Koşullarından ve mekandan soyutlanmış insanların kendi ‘gerçekleri’ için savaşıma katıldıkları görülmemiştir. Toplumsal yapımız her ne kadar kapitalist üretim ilişkileri ile örülmüşse de bilinçsel, yaşam tarzı ve bağlanılan değerler bundan geridir.

Seksenli ve doksanlı yıllarda farklı sebeplerden dolayı meydana gelen nüfus hareketleri kültür yapımız üzerinde de tahribatlar yaratmıştır ve gecekondu kültürü olarak isimlendirilen bir kültür tipi meydana gelmiştir. Gecekondu kültürü olarak ifade edilen; kırsal toplum kesimleriyle kentsel toplum kesimleri arasında geçiş sürecidir. Köylünün değerler sistemi köklü bir sınav geçiriyor burada. Gelenek ve töreleriyle çatışma durumunda bulunan bir ortamla karşılaşmak onu şaşırtıyor. Bu, önceleri onu daha tutucu bir tutuma itebiliyor. Gecekondu kuşağı ne köylüdür, ne de toplumsal özellikleriyle
kentlidir. Kendi kendine yeten kapalı tarım çevrelerinden gelenlerin getirdiği kültür değerleri,kent kültürü içersinde yoğrularak yeni bir kültür çeşidi şeklinde karşımıza çıkmaktadır. LÜMPEN kültür adı verilen bu kültür çeşidi adeta hem kır kültürünü ve hem de kent kültürünü reddederek "KİMLİKSİZ" bir kültür olarak ortaya çıkmaktadır .Daha çok gecekondularda kendini hissettirir.

Böyledir diye insanlarımıza, onların akıl ve yeteneklerine güvenmemek; diyalog, düşünce ve iletişim sürecini de başlatmamıza engel olur. Monologcu; yani slogan, bildiri ve talimatlarla bezenmiş bir politika tehlikesini de beraberinde getirir ve katılımlar sadece yüzeysel olarak gerçekleşebilir. "Ezilenlerin özgürleşmesi insanların özgürleşmesidir, şeylerin özgürleşmesi değildir. Dolayısıyla kimse tek başına kendi çabasıyla kendini özgürleştiremeyeceği gibi, kimse de başkaları tarafından özgürleştirilemez." Tarihin bir döneminde Sabinli kadınların yaşadıkları dram ile ilgili olarak bir yazı okumuştum. Romalılar tarafından kaçırılan Sabinli kadınları kurtarmak için yıllar sonra Sabinli savaşçılar Romalılara savaş açarlar. Ama savaş açanlar ile savaşanlar, savaş nesnesi olarak görülen Sabinli kadınların fikrini sorma gereğini duymazlar. Onlar ise, aradan geçen bu süre içerisinde kendilerini kaçıranlarla evlenmiş, çoluk-çocuğa karışmış ve
kendilerine yeni bir yaşam kurmuşlardır. Onların artık yeni umutları, yeni hayalleri, yeni acıları; kısacası, yıllar öncesinden çok daha başka bir hayatları vardır. Ve savaşa da, gerekçesine de bu yüzden anlamsız bakmaktadırlar.

Gerçekliği bir problem olarak tanımlamak, sorunu isimlendirmek, bir gerçekliği eleştirel olarak analiz etmek soruna neşter vurmak demektir. Sosyolojide değişmez bir kural vardır; insan her yerde aynı insan değildir diye. Bizi kuşatan sosyal, siyasal, ekonomik ve ekolojik koşulları mutlak kılarak, genelleştirmek "somut koşulların somut tahlili" ilkesine de aykırıdır.

Buna uygun düşen bir örnek vermek istiyorum: Objektif olmayı kendisine görev sayan ressam denizdeki bir fırtınanın resmini yapmayı aklına koyar ve bir gemi ile denize açılır. Beklediği fırtına patladığında ise fırtınayı resmine daha iyi yansıtabileceğini düşündüğünden kendisini seren direğine bağlar, fırtınayı orada yaşar, görür. Yarattığı resim ise renkleri ile beraber gerçekliği tüm çıplaklığı ile ortaya koymuş olur. Ve bu fırtınanın gerçek resmi olur.

"Bir toplumsal olgunun varlık nedeni açıklanırken, bir dizi nedeni sıralamaktan çok, nedenler arasındaki 'belirleyicilik hiyerarşisini’ saptamak önemlidir."

5.1.2002

Uyum ve değişim

Böl ve yönet

Sürü Kültürü

Susmak nedir ki yokluktan başka?

Yazı deyip geçmemek

DDKD geleneksel kutsalliğin aşilmasidi

”Ama Mandela geçmişinden utanmadı....

DDKD adını kendi çıkarları adına kullanmak…

“Değerler kavramı günümüzde ağızlara pelesenk olmuş”