S. Adnan Turan / tuseyfi@hotmail.com

Arşiv

Yazı deyip geçmemek

Kimimiz makale yazarız, kimimiz öykü, kimimiz şiir, kimimiz roman, kimimiz teorik yazı, kimimiz anı, mektup, oyun, senaryo, deneme, eleştiri, araştırma yazıları...

Iyi bir yazar olalım ya da olmayalım içimize yazma isteği yerleşmişse yazmaktan geri duramayız. Yazma eylemini besleyen unsurların başında okumak gelse de, sağlıklı gözlemler de burada küçümsenemez bir yere sahiptirler; ve yazarlık, ilk bakışta doğuştan gelen bir yetenekmiş gibi görünse de belli bir birikim olmadan ortaya çıkmaz; sürekli olarak da geliştirilmek ister; çalışmayı, tekrar tekrar yazmayı, her yazılanı yeniden ve yeniden okumayı, kısacası yazıp yazıp bozmayı ve yapılan işe saygı duymayı gerektirir.
Aslında yazarlık da, paten yapmak, bisiklet sürmek, direksiyon kullanmak gibi çokça alıştırma yapmak yoluyla öğrenilebilir; ancak tek bir şartla ki o da hiç kuşkusuz ön birikimdir.

Amerikalı psikologların yaptıkları bir araştırmaya göre, en iyi yazarlar, işleri doğrudan insan olan meslek sahiplerinden, yani öğretmenler, doktorlar, din adamları ve hukukçular arasından yetişmekte; işleri maddi olaylar ve maddelerle uğraşmaktan ibaret olan mühendisler ve teknisyenler ise bu sıralamada en sonda bulunmaktaymışlar. Bu da gösteriyor ki yazma eylemini besleyen bir diğer unsur da karşılıklı insan ilişkileri, yaşantılar ve gözlemlerdir.

Peki neden yazarız? Ne yapmak isteriz? Niçin, birileri kahvehanelerde oyunlar oynar, meyhanelerde keyif çatarken biz köşemize çekilip klavyenin tuşlarıyla boğuşuruz? Derdimiz nedir ki acaba? Ve aslolan: Yazı neyi anlatır insanlara? Neyi anlatmalıdır ya da? Kimimiz, Bilge Karasu’nun da dediği gibi çıldırmamak için yazarız. Etrafta olup bitenler karşısında ruh sağlığımızı koruyabilmek için, tepkimizi kağıda olsun dökebilmek için. Kimimiz, bildiğimiz tek eylem türü yazmak olduğu için, kimimiz de, yaşamının bir yerlerinde bir kez mürekkebe bulaşmış ve bundan bir daha kurtulamamış olduğu için. Sonra, anı, bilgi ya da düşüncelerimizi başkalarıyla paylaşmak için. Sesimizi birilerine ya da bir yerlere duyurabilmek için. Birilerini bir şeylere katılmaya çağırmak için. Kitaplara geçip ölümsüzleşmek için. Kimimiz, birileri karşısında kendimizi ispat etmek için, kimimiz yazının gücünün, en korkutucu silahtan daha büyük olduğunu bildiğimiz için. Kimimiz bir gün mutlaka keşfedileceğimiz düşüncesiyle ve kimimiz de elimizden yazmaktan başka bir şey gelmediği için. Ve kimilerimiz de, yazdığımız zaman kendimizi bir şey sandığımız için.
Yazarız da yazarız.

Yazı bazen isyandır, bazen bir boyun eğiştir; bazen bir anımsama ve anımsatma, bazen yaşama ve yaşatma isteğidir. Bazen karşı tezdir,bazen sentez; bazen kendi halinde bir savdır, bazen tek başına bir ideolojidir. Bazen şiirdir, romandır, öyküdür. Bazen gülümseten, bazen öfkelendiren, bazen kışkırtan, bazen hüzünlendiren, bazen üzen, bazen çağıran, bazen itendir. Ama her ne olursa olsun mutlaka etkileyen ve insanı, yazarının gücüne göre sarıp sarmalayan, derinden sarsan ya da uzaklaştırıp kendinden
kaçırandır.

Her yazının bir yazarı, bir de hedef kitlesi vardır. Yazar yalnız kişidir, tek başınadır. Hedef kitle dediğimiz okur ise kalabalık ama irdelenirse, özelinde yine yalnız. Yazı, hedef kitlesi ile buluştuğu ölçüde gerçeklik kazanır, başkaları için de işe yarar, ya da yaramaz olur. Ete kemiğe bürünür, örneğin bir roman kahramanı, okuruna ulaştığı zaman; içinde bulunduğu
sayfaların dışına çıkar, elimizden tutar ve bizi alıp bir yerlere, bir şeylere doğru götürür, içimizi yeni duygu ve düşüncelerle doldurur... ama bize söylediği yeni bir şeyler varsa kuşkusuz. Hep bildik şeyleri anlatan sözcüklerle dolu bir yazı, bizi yerimizde saydırır ki; bunu da zaten hemen görür,  bilir ve  sonuç olarak,  o yazıdan alkışımızı esirgeriz.
Hedefine ulaşamayan yazılar ise, ne kadar iyi yazılmış olurlarsa olsunlar, boşlukta kalır ve zaman içinde yok olup giderler. Yayınlanmak, bir yazı için işte bu yüzden mutlaktır.

Hedef kitle belirlenmeden öylesine yazılmış yazılar, nereye doğru yürüyeceğini bilemeyen aksak satırlardan ibaretmiş gibi görünürler; ama hedefini iyi seçmiş, ne söyleyeceğini de, ne söylediğini de bilen ve kendinden emin satırlar ise, her zaman birilerinin ödlerini patlatırlar.

Tarihte en çok korkulan şeydir yazı. Ne toptan, ne de tüfekten korkar bazı insanlar, yazıdan korktukları kadar. Bu yazının gücüdür. O halde devam edelim yazmaya. Ama yazı deyip geçmeden; küçümsemeden, hafife almadan, suyunu çıkarmadan, tadını kaçırmadan, laf olsun, torba dolsun misali yazılar karalamadan...
Kısacası:  Yazıya ve kitleye mutlaka saygıyla.


6 Şubat 2002

Uyum ve değişim

Böl ve yönet

Sürü Kültürü

Susmak nedir ki yokluktan başka?

Özgürlük, özne ve bilinç

DDKD geleneksel kutsalliğin aşilmasidi

”Ama Mandela geçmişinden utanmadı....

DDKD adını kendi çıkarları adına kullanmak…

“Değerler kavramı günümüzde ağızlara pelesenk olmuş”