Kimimiz makale yazarız, kimimiz öykü, kimimiz şiir, kimimiz roman,
kimimiz teorik yazı, kimimiz anı, mektup, oyun, senaryo, deneme, eleştiri,
araştırma yazıları...
Iyi bir yazar olalım ya da olmayalım içimize yazma isteği yerleşmişse
yazmaktan geri duramayız. Yazma eylemini besleyen unsurların başında okumak
gelse de, sağlıklı gözlemler de burada küçümsenemez bir yere sahiptirler; ve
yazarlık, ilk bakışta doğuştan gelen bir yetenekmiş gibi görünse de belli
bir birikim olmadan ortaya çıkmaz; sürekli olarak da geliştirilmek ister;
çalışmayı, tekrar tekrar yazmayı, her yazılanı yeniden ve yeniden okumayı,
kısacası yazıp yazıp bozmayı ve yapılan işe saygı duymayı gerektirir.
Aslında yazarlık da, paten yapmak, bisiklet sürmek, direksiyon kullanmak
gibi çokça alıştırma yapmak yoluyla öğrenilebilir; ancak tek bir şartla ki o
da hiç kuşkusuz ön birikimdir.
Amerikalı psikologların yaptıkları bir araştırmaya göre, en iyi yazarlar,
işleri doğrudan insan olan meslek sahiplerinden, yani öğretmenler, doktorlar,
din adamları ve hukukçular arasından yetişmekte; işleri maddi olaylar ve
maddelerle uğraşmaktan ibaret olan mühendisler ve teknisyenler ise bu
sıralamada en sonda bulunmaktaymışlar. Bu da gösteriyor ki yazma eylemini
besleyen bir diğer unsur da karşılıklı insan ilişkileri, yaşantılar ve
gözlemlerdir.
Peki neden yazarız? Ne yapmak isteriz? Niçin, birileri kahvehanelerde
oyunlar oynar, meyhanelerde keyif çatarken biz köşemize çekilip klavyenin
tuşlarıyla boğuşuruz? Derdimiz nedir ki acaba? Ve aslolan: Yazı neyi anlatır
insanlara? Neyi anlatmalıdır ya da? Kimimiz, Bilge Karasu’nun da dediği gibi
çıldırmamak için yazarız. Etrafta olup bitenler karşısında ruh sağlığımızı
koruyabilmek için, tepkimizi kağıda olsun dökebilmek için. Kimimiz,
bildiğimiz tek eylem türü yazmak olduğu için, kimimiz de, yaşamının bir
yerlerinde bir kez mürekkebe bulaşmış ve bundan bir daha kurtulamamış olduğu
için. Sonra, anı, bilgi ya da düşüncelerimizi başkalarıyla paylaşmak için.
Sesimizi birilerine ya da bir yerlere duyurabilmek için. Birilerini bir
şeylere katılmaya çağırmak için. Kitaplara geçip ölümsüzleşmek için. Kimimiz,
birileri karşısında kendimizi ispat etmek için, kimimiz yazının gücünün, en
korkutucu silahtan daha büyük olduğunu bildiğimiz için. Kimimiz bir gün
mutlaka keşfedileceğimiz düşüncesiyle ve kimimiz de elimizden yazmaktan
başka bir şey gelmediği için. Ve kimilerimiz de, yazdığımız zaman kendimizi
bir şey sandığımız için.
Yazarız da yazarız.
Yazı bazen isyandır, bazen bir boyun eğiştir; bazen bir anımsama ve
anımsatma, bazen yaşama ve yaşatma isteğidir. Bazen karşı tezdir,bazen
sentez; bazen kendi halinde bir savdır, bazen tek başına bir ideolojidir.
Bazen şiirdir, romandır, öyküdür. Bazen gülümseten, bazen öfkelendiren,
bazen kışkırtan, bazen hüzünlendiren, bazen üzen, bazen çağıran, bazen
itendir. Ama her ne olursa olsun mutlaka etkileyen ve insanı, yazarının
gücüne göre sarıp sarmalayan, derinden sarsan ya da uzaklaştırıp kendinden
kaçırandır.
Her yazının bir yazarı, bir de hedef kitlesi vardır. Yazar yalnız kişidir,
tek başınadır. Hedef kitle dediğimiz okur ise kalabalık ama irdelenirse,
özelinde yine yalnız. Yazı, hedef kitlesi ile buluştuğu ölçüde gerçeklik
kazanır, başkaları için de işe yarar, ya da yaramaz olur. Ete kemiğe bürünür,
örneğin bir roman kahramanı, okuruna ulaştığı zaman; içinde bulunduğu
sayfaların dışına çıkar, elimizden tutar ve bizi alıp bir yerlere, bir
şeylere doğru götürür, içimizi yeni duygu ve düşüncelerle doldurur... ama
bize söylediği yeni bir şeyler varsa kuşkusuz. Hep bildik şeyleri anlatan
sözcüklerle dolu bir yazı, bizi yerimizde saydırır ki; bunu da zaten hemen
görür, bilir ve sonuç olarak, o yazıdan alkışımızı esirgeriz.
Hedefine ulaşamayan yazılar ise, ne kadar iyi yazılmış olurlarsa olsunlar,
boşlukta kalır ve zaman içinde yok olup giderler. Yayınlanmak, bir yazı için
işte bu yüzden mutlaktır.
Hedef kitle belirlenmeden öylesine yazılmış yazılar, nereye doğru
yürüyeceğini bilemeyen aksak satırlardan ibaretmiş gibi görünürler; ama
hedefini iyi seçmiş, ne söyleyeceğini de, ne söylediğini de bilen ve
kendinden emin satırlar ise, her zaman birilerinin ödlerini patlatırlar.
Tarihte en çok korkulan şeydir yazı. Ne toptan, ne de tüfekten korkar
bazı insanlar, yazıdan korktukları kadar. Bu yazının gücüdür. O halde devam
edelim yazmaya. Ama yazı deyip geçmeden; küçümsemeden, hafife almadan,
suyunu çıkarmadan, tadını kaçırmadan, laf olsun, torba dolsun misali yazılar
karalamadan...
Kısacası: Yazıya ve kitleye mutlaka saygıyla.
6 Şubat 2002