Kerkük Sendromu
Irak Kürdistanı'nda Kürt Yönetimi'nin adım adım oluşmasıyla birlikte Türkiye'de Kerkük söylemi de giderek artan bir dozda telaffuz edilmeye ve gündeme oturtulmaya başlandı. Devlet ve hükumet yetkililerinin söylemlerine, yetkili yetkisiz kurum ve kurulşuların bu konudaki açıklamalarına bakıldığında, Türkiye'nin devlet olarak Kerkük ile ilgili somutlaşmış bir politikasının olmadığı görülür. Kerkük'e yönelik söylemlerin bir kısmı dar Türk miliyetçiliğinden, bir kısmı siyasi partilerin seçmene selam anlayışından, bir kısmı emekli generallerin, tatmin edilmemiş taktik ve strateji geliştirme alışkanlıklarından kaynaklandığını düşünmek mümkündür. Bu olayın ilk algılanması olarak değerlendirilebilir. Asıl sorun Kürt ve Kürdistan sorunudur. Açıklıkla telaffuz edilmeyen ancak meselenin özünü oluştran neden budur.
Türkiye'de Kürtler yaşamamış olsaydı veya Güney Kürdistan Yönetimi bir Kürt yönetimi olmasaydı Türkiye için Kerkük yine bu denli önemli olacak mıydı? Irak'ın bütünlüğünü Türkiye'nin bütünlüğünden daha çok düşünen odaklar oluşacak mıydı?
Türkiye'nin Kerkük'e ilişkin söylemlerinin uluslararası hukuk normları formatına uygun olmamasına rağmen, resmi ağızlardan bunun devlet söylemi olarak ısrarla tekrarlanmasını anlamakta herkes güçlük çekmektedir.
Modern bir hukuk devletinin, resmi devlet sınırları dışında yaşayan guruplar nedeniyle sınır ötesi müdahale (siyasi, ekonomik, askeri vs.) hakkına sahip olması iki nedenle meşrudur. Bu iki nedenin dışındaki müdahaleler tamamen uluslararası hukuk normlarına aykırı zoraki güç kullanımıdır. Bu nedenle meşru olmadığı için, hukuken ve siyaseten böyle bir müdahalenin korunması mümkün değildir. Bu iki durum nedir?
Birincisi, modern bir hukuk devleti, dünyanın neresinde olursa olsun kendi vatandaşlarını koruma hakkına sahiptir. Hatta bu devlet için zorunlu bir görevdir. Burada korunacak kişi veya grubun etnik kökeninin önemi yoktur. Önemli ve gerekli olan unsur, vatandaşlık bağıdır.
İkincisi uluslarası çok taraflı veya ikili antlaşmalarla inan gruplarını koruma hakkının uluslararası hukuk normlarına bağlanmış olması durumudur.
Bu bağlamda Kerkük'ün durumuna bakıldığında, Kerkük'te (hatta bütün Irak'ta) yaşayan Türkmenler Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin vatandaşları değildir. Bu açıdan Türkiye'nin korunması altında değildir. Onlar bütünü ile Irak Devleti'nin vatandaşlarıdır. Devletin, soydaş kavramı ile olaya yaklaşması tamamen ırkçı bir tutumun ifadesidir. Oysa Türkiye Cumhuriyeti'nin de altında imzasının bulunduğu Irkçılıkla Mücadele Andlaşması'nın hükümleri karşısında, devlet yöneticileri ve onların sivil sözcüleri iç ve dış hukuk açısından, bu söylemleriyle suç işlemiş olmaktadır.
Irak Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasında (Irak'ın devlet olarak devletler camiasına katıldığından bu yana) Irak'taki Türkmen grubunu koruma konusunda Türkiye'ye hak veren veya ödev yükleyen bir antlaşma bulunmamaktadır. Örneğin Kıbrıs'taki Türkler veya Bulgaristan ve Yunanistan'daki Türk grupları için var olan antlaşmalar gibi.
Kaldı ki, Irak'taki Türkmen cemaati yüzyıllardır orada yaşamaktadır ve Türkiye Cumhuriyeti açısından bugüne dek ilgilenilmesi gerekli bir konu olarak devlet tarafından algılanmamıştır. Kerkük'te demografik yapının değiştirilmesi konusunda Türkiye Cumhuriyeti'nin bu denli hasas olmasının nedeini, devlet açısında savunulabilir argümanları taşımamaktadır. Saddam döneminde Kerkük'te demografik yapı Kürtler ve Türkmenler aleyhine hem de zorla değişirildiği zaman devletin hiç bir itirazı olmadı ve hatta Saddam yönetimindeki Irak, dost ve komşu ülke olarak algılanıyordu. Devletlerin birbirlerinin iç işlerine müdahale etmeme ilkesine sıkı sıkıya bir bağlılığı vardı. Bu ilke şimdilerde hatırlanmaktadır.
Ne oldu da Irak'taki Türkmenler birden bire sürme gözlü oldular?
Türkmenler'in Türkiye Cumhuriyeti tarafından kullanılabilir araç olmasının nedeni, Kürtler'in devletleşmesi ve bölgedeki petrol rezervlerinin ve geçiş koridorları'nın Kürtler'in denetimine geçmesi korkularıdır.
Kürtler'in statülerine ve avantajlarına mani olmak için Türkmenler gündeme getirilirken, bu hususu devlet Türkmenlere sorma gereğini de duymamıştır. Kendi karar ve insiyatifi ile kurup, örgütlediği Türkmen Cephesi eliyle olaya hukuk dışı bir biçimde müdahil olmak istemektedir. Oysaki Türkmen Cephesi'nin, Türkmenleri temsil kabiliyetinde olmadığı, yapılan yerel ve genel seçimlerde Türkmen kesimden aldıkları veya alamadıkları destekle de ortadadır.
Devlet Türkmen kozu ile Kerkük meselesini tartışırken veya tartıştırırken doğru verilere de dayanmamaktadır. Veya sunduğu veriler gerçeği yansıtmamaktadır. Yani devlet kendi kamuoyunu yanlış verilerle kandırmaktadır.
Devlet içindeki veya dışındaki ırkçı odakların yarattığı karmaşık, yalan bilgilere dayalı argümanlar, bir yandan hükumeti dar köşeye sıkıştırırken, diğer yandan bu konuda toplumsal bilinç giderek bulanıklaşmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bölgedeki çıkarları, Irak konusunda ırkçı söylemlerin peşine takılmaktan geçmiyor. Türkiye ırkçı söylemlerle Irak'tan uuzaklaşmanın ötesinde Avrupa Birliği sürecinde de kendisini zora sokuyor. Amerika ile olan ilişkilerini de giderek zayıflatıyor. Bölgede komşu ülkelerin kuşkulu bakışlarını kendi üzerinde yoğunlaştırıyor.
Irak Kürdistanı'nda, Türkiye istesin istemisin Kürtler devletleşmektedir. (Bunun bağımsız veya Federal devlet olması işin bir başka boyutudur) Devletleşen Kürtler Türkiye Cumhuriyeti'nin sınır komşusudur. Oluşan devlet laik, modern ve Türkiye ile iyi ilişkiler kurmak istemektedir. Toplumun büyük çoğunluğu dinsel olarak sunni inanç gurubundandır. Bugün itibari ile bine yakın Türkiyeli Firma bu devletin eğemenik alanında ve koruması altında iş yapmaktadır. Türkiyeli firmalar milyar doları aşan bir yatırım ve ticaret hacmine sahiptir. Bu devletin vatandaşları Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşı olan Kürtler'in akrabalarıdır. Daha çoğaltılabilecek pek çok nedneden dolayı Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin çıkarları, oluşan Kürt yönetimi ile ilişkilerini üst düzeyde karşılıklı dostane ve çıkar ilişkisine dayandırmasında yatmaktadır.
Devlet eğer kan bağına dayalı bir koruma refleksi göstermek konusunda ısrarlı ise, o zaman şu soru devletin önüne sürülmüş olacaktır:
Devlet Türk kökenli vatandaşlarının akrabası saydığı Türkmenleri koruma refleksini gösterdiğine göre, neden Kürt kökenli vatandaşlarının akrabası Irakta'ki Kürtleri koruma refleksine sahip olmuyor? (Kaldıki onlar, sayıca ekonomik, sosyal ve siyasal potansiyel olarak devletin bölge politikasında daha uygun partner durumundadırlar.)
Özetlersek:
Iraklı Türkmenler Türk vatandaşı değildirler.
Türkmenleri koruma konusunda Türkiye'nin taraf olduğu herhhangi bir uluslararası antlaşma yoktur.
Türkiye Güney Kürdistan'daki devlet oluşumunu engelemek için Türkmenleri bahane olarak kullanmaktadır.
Türkiye Petrol rezervleri ve geçiş koridorlarının Kürtler'in denetiminde olmasını istememektedir.
Türkiye bu yanlış politikasını kendi toplumuna kabul ettirmek için toplumun can damarlarına şövenizmi ve ırkçılığı enjekte etmektedir.
Türkiye Irak Devleti'nin, ve Federe Kürt Devleti'nin içişlerine karışmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin bu formattaki politikası kendi çıkarına olmadığı gibi Irakta'ki Türkmenler'in durumunu da zora sokmaktadır. Eksikliklerine rağmen Türkiye, bölgedeki Müslüman ülkeler içinde tek demokratik, laik, hukuk devlettir. Avrupaya dönük, gelişmekte olan bu ülkenin, ancak komşularıyla barışık, ırkçılık ve şöven milliyetçiliğin batağından uzak durmakla önü açık olacaktır. Yoksa kızılelma koalisyonunun söylemleriyle bölgede itibarsız ve yalnız bir yaşama mahkum olur.
22.01.2007