Kerkük Sendromu – 2
(1926 Ankara Antlaşması)
Dün (23.01.2007) TBMM'nde “Irak ile ligili gizli görüşme” yapıldı. Bu görüşmede kimlerin neler söylediğini hükumetin hangi belgeleri meclisin bilgisine sunduğunu bilmiyoruz. Ancak bu görüşmenin ağırlıklı konularının Kerkük, PKK ve Sınırötesi Hareket olduğu kesin. Bu gizli görüşmeden bir gün önce Dışişleri Bakanı Abdullah Gül basına verdiği demecinde, Irak ile ilgili olarak Türkiye'nin taraf olduğunu ve bu taraflık hukukunun da 1926 Ankara Antlaşması'ndan kaynaklandığını bellirti.
Bazı Türk şöven-milliyetçi akademisyenler bu antlaşma ile, Irakı'ın bölünmesi halinde Türkiye'nin Irak'a müdahale hakkının bulunduğuna ilişkin görüşler ileri sürmektedirler. Ancak bu antlaşmanın bütün hükümleri lafzı ve ruhu ile incelenip yorumlandığında bu konuda herhangi bir hükmün, hatta imanın dahi bulunmadığı görülecektir. Bu akademisyenlerin ve şöven Türk milliyetçi çevrelerin baskısıyla, Türkiye'nin Irak politikası/politikasızlığı siyasal aktörlerinin söylemlerinde, çok rijit sözcüklerle ifadesini bulumaktadır. Türkiye'nin seçim sürecinde olması da, bu söylemler için uygun zemin oluşturmaktadır.
Ancak seçim yatırımı niteliğindeki siyasi söylemlerle gerçek uyuşmamaktadır. Bu uyumsuzluk Türkiye ile Kürt Federe Devleti'nin çıkarları açısından da söz konusudur.
Kerkük'e ilişkin bu yazımın ikinci bölümünde 1926 Ankara Antlaşması üzerinde durmak istiyorum.
1926 Ankara Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti, İngiltere ve İngiliz mandası altındaki Irak Krallığı arasında Ankara'da 5 Haziran.1926 tarihinde imzalanmış ve 7 Haziran.1926 tarihinde 911 sayılı kanun ile TBMM tarafından onanmıştır. Bu andlaşma 3 fasıl ve 18 maddeden oluşmaktadır. 1.fasıl, Türkiye ile Irak arasındaki sınırın belirlenmesine ilişkin düzenlemeleri, 2. fasıl, her iki ülke arasındaki iyi komşuluk ilişkilerini belirleyen ilkeleri, 3. bölüm ise genel hükümleri içermektedir.
Bu antlaşma yapıldığında Irak, İngilizler'in mandası durumundaydı ve bağımsız bir devlet konumunda değildi. 1930 da bağımsız bir devlet haline gelmiş ve 1932 yılında Cemiyeti Akvamın üyesi olarak dünya devletler topluluğuna katılmıştır. 1958 e kadar krallıkla yönetilen Irak, bu tarihten sonra Cumhuriyet yönetimine dönüştü. Atlaşmanın yapıldığı tarihte, antlaşmadaki tanımla İngiltere, “Büyük Britanya ve İrlanda Kıraliyeti Müttehidesi, Mâverayı Ebhar Britanya arazisi Kıralı ve Hindistan İmparatorluğu” idi. Bu iki devletin de Antlaşmanın imza edildiği tarihten sonra nitelik değiştirdiği görülür. Bu köklü nitel değişimler sonunda yeni devlet oluşumlarının halen bu antlaşmanın tarafı durumunda olup olmadıkları da pek açık değildir.
Bu antlaşmanın 14. maddesi ile, Türkiye-Irak ortak sınırını belirleyen hükümleri dışındaki hükümleri yaşama ve uygulama alanı bulmamıştır. 14. maddeye göre Irak hükumeti alacağı petrol gelirlerinin %10 unun 25 yıl süre ile Türkiye'ye ödeyecektir. Ancak bu sürenin çalışmadığını görüyoruz. Bunun nedenini de eski Dışişleri Bakanı Şükrü Sina Güler şöyle açıklamıştır: “Antlaşmanın imzasından sonra imzacı tarafların Türkiye Dışışleri Bakını Tevfik Rüştü Aras'a verdikleri nota ile Türkiye isterse 30 gün içinde 500.000 İngiliz Lirası alarak bu 25 yıllık alacağını peşin tahsil edebilecektir . Biz devlet olarak bu parayı aldık ve Irak petrolü ile ilgimiz kalmadı” Yani hüküm ifa edilmiş olduğundan, antlaşmanın 14. maddesi fiilen ve hukuken ortadan kalkmış olmaktadır. Kaldıki bu hukuksal ilgi zaten 25 yıl ile sınırlıydı ve 1951 yazında bu süre dolmuş olacaktı.
Yazımın birinci bölümünde de belirttiğim gibi Türkiye'nin Irak'a ilgisi, petrol kaynakları ve geçiş koridorları, PKK, “Kerküklü soydaşlar” ve en önemlisi Kürtler'in devletleşmesi olgusu nedeniyledir.
Aynı antlaşmada Türkmenleri ima edebilecek herhangi bir belirleme yoktur.
Kürtler'in devletleşme olgusuna karşı olmak, Türkiye Cumhuriyet'inin temel devlet politikasıdır ve bu politikası hukuksal bir belgeden kaynaklanmamaktadır.
Geriye kalıyor PKK sorunu. Bu açıdan Antlaşmayı irdelemek gerekir. 1926 Ankara Antlaşması'nın ilgili 6. maddesinin orjinal hali şöyledir: “ Tarafeyni âliyei âkideyn bir veya bir kaç müsellâh eşhasın civar hudut mıntakasında yağmagerlik veyahut şekavet icrası maksadiyle vukubulacak istihzaratına yedi iktidarlarında bulunan bilcümle vesait ile muhalefet etmeği ve bunların huduttan müruruna mâni olmaşı mütekabilen taahhüt ederler.” Bugünkü Türkçeye çevirirsek: “ Taraflar bir veya birkaç silahlı kişinin sınır bölgesinde yağma veya eşkiyalık yapmak amacıyla girişecekleri hazırlıklara, sahip oldukları bütün vasıtalarla karşı koymayı ve bunların sınırdan geçmelerine mani olmayı karşılıklı olarak taahhüd ederler.”
Madde hükmü çok açıktır. Sınır kontrolünü amaçlayan bu maddeye göre, bir veya birkaç kişi adi suç (yağma ve eşkiyalık) işlemeleri halinde sınırdan geçmek istediklerinde taraf devletlerin bunu engellemesi istenmektedir. Bu yükümlülük hem Irak hem de Türkiye için sözkonusudur. Önemlisi bu hüküm, bir veye birkaç kişinin sınır tecavüzünü önlemeye yöneliktir. Ceza Hukuk açısından “bir kaç” tabirinin, “2-3 kişi” anlamına geldiği bilinmektedir. Yani kalabalık grupları anlatan bir ifade değildir. Bu tür geçişlerin önlenmesi için uygulanacak prosedürüe göre yetkili kurumlar da antlaşmanın 11. maddesinde belirtilmiştir. Bu madde ise bügünkü Türkçe ile aynen şöyledir: “Antlaşmanın bu faslını uygulamakla görevli yetkili memurlar şunlardır: Genel işbirliğini düzenleme ve alınacak tedbirlerinsorumluluğu kendilerinde olmak üzere; Türkiye tarafından askerî sınır kumandanı, Irak tarafından Musul ve Erbil mutasarrıfları;yerel bilgilerin ve acil tebligatın teatisi için Türkiye tarafından vâlilerin uygun görmesi ile tayin edilecek memurlar; Irak tarafından Zaho, kaymakamı; İmâdiye, Zibar, Revanduz kaymakamlarıdır.” Dikkat edilirse burada askeri müdahaleden söz edilmemektedir.
Irak açısından ise durum daha dikkat çekicidir. Zaho, İmadiye, Zibar ve Revanduz bugün Kürt Federe Devleti'nin eğemenlik alanı içindeki idari birimlerdir ve bu idari birimlerin yöneticileri Kürtlerdir. BU BAKIMDAN TÜRKİYE'NİN BU ANTLAŞMA NEDENİ İLE MUHATABI, FEDERE KÜRT DEVLETİ VE ONUN YEREL YÖNETİCİLERİDİR.
Türkiye bu Antlaşma hükümlerine dayandığı anda en azından zımni olarak Kürt Federe Devletini tanımış olduğunu kabul edecektir. Aslında Türkiye Cumhuriyeti açısından da Federe Kürt Devleti açısından da karşılıklı ilişkilerin kurulması ve kimseyi karıştırmadan ortak sorunları birlikte çözmeleri hem rasyonel, hem realist, hem de pratik bir politika olacaktır.
Türkiye bu antlaşmanın 10. maddesini ileri sürerek sınır ötesi askeri müdahalede bulnma hakkına sahip olduğunu ileri sürmektedir. Sözkonusu madde şöyledir: “Antlaşmanın işbu faslının uygulama alanı Türkiye'yi Irak'dan ayıran bütün sınır ile bu sınırın iki yanında 75 km. derinliğinde bulunan mıntıkadır.”
Dikkat edilirse buradaki 75 km.lik derinlik, sadece antlaşmanın uygulama alanını tanımlamaktadır. Bu antlaşmanın uygalnama alanı içinde tarafların antlaşma ile altına girdikleri yükümlülüklerin bilinmesinde fayda vardır. Antlaşmanın 6. maddesi taraflara “sınırı koruma” görevi ve hakkı vermektedir. 7. ve 8. maddeler de tarafların yağma ve eşkiyalık yapanların sınırı geçmeleri durumunda karşı tarafı “bilgilendirme” yükümlülüğü getirmektedir. 9. madde de ise bu suçları işleyen kişilerin yakalanması halinde birbirlerine “teslim etme” yükümlülüğü getirmektedir. Yani 75 km. lik sınırın iki tarafındaki alan antlaşma ile belirlenen bu üç edimin uygulanma alanıdır.
Görülüyorki sınırötesi askeri hareket açısından 1926 Ankara Antlaşması'nın hükümleri, Türkiye açısından uygun siyasi ve hukuki argümanlar değildir.
Türkiye'nin uzun gelecekte bölgedeki çıkarları ve saygınlığı, Kürt Federe Devleti ile dostane, karşılıklı iyi ilişkiler ve barışçı politikalardan geçmektedir. Türkiye ile Kürt Federe Devleti'nin siyasal kadrolarının şövenizm batağından titizlikle uzak durmaları 1926 Ankara her iki devletin ve her iki ulusun çıkarınadır.
24.01.2007