İşte size bir Kızılderili hikâyesi: “Yaşlı Kızılderili reisi kulübesinin önünde torunlarıyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyordu. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve on iki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı. Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli gözükürken niye ötekinin de olduğunu, hem niye renklerinin ille de siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine. Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı. ‘Onlar' dedi, ‘benim için iki simgedir evlat.' ‘Neyin simgesi?' diye sordu çocuk. ‘İyilik ve kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım bunları.' Çocuk, sözün burasında, mücadele varsa, kazananı da olmalı diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi: ‘Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?' Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa: ‘Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem o!' ”
İçimizdeki duyguları-ana rahmindeymiş gibi-özenle büyütürüz. Saf ve bir melek yapısında bir bebek olarak doğan insan büyüyünce dolandırıcı, katil, tecavüzcü ve-nadiren de olsa-bir derviş olabiliyor. Bu özellikler sosyokültürel, sosyoekonomik, kalıtımsal ve en önemlisi içinde yaşanılan ortamın sonucudur. Ama biz daha çok kötü duygulara bürünüyoruz. İçimizde kötü duygular daha çok yayılıyor. Ve buna karşın-bu çoğunluk tehlikeye karşın-yaşam gizlilik ve maskelemeyle tüm duyguları birbirine karıştırıyor. İyi veya kötüyü yüzünden tanımak olanaksız. İçteki duyguları okumak olanaksız. Güzel bir melek görünümünde bir cadı veya toplum Azrail'i olabilir. İşte hayat budur!
İçimizdeki duygular kişiliğimize büründüğünde yeni bir kimliğimiz olur. Hangisi kazanır bu mücadeleyi? Ya da iyi veya kötüden biri kazandığında nasıl bir yanılsama (illüzyon) ortaya çıkar? Aslında önemli olan burada, devletin biçimidir. Yani Allah'ın topraklarına çit çekenler (yüzlerce, binlerce dönüm arazilere devlet tapularıyla el koyanlar); devletin trilyonlarına(milyon YTL mi desek?) sağcı müteahhit düzeniyle sahip olanlar; bunları petrol, sanayi, ticaret, şirket yoluyla katlayanların daha sonra büyük iyilikseverler olarak piyasaya sunulmaları. İşte burjuva devletinin gerçek yüzü!
Bugün Sabancı gibilerinin yüzlerce okulu, yurdu, müzesi, karşılıksız binlerce öğrenci bursu var. Fabrikalarında binlerce işçi istihdamı; yani on binlerce insana aş…
Bu kadar mal mülkü, parayı nereden ve nasıl buldunuz diye(bile)n var mı Sabancılara? Sabancı bir iyilikseverdir bu ülkede! Kim onun kadar zengin olsa-hele vergiden düşürme varken-aynı iyilikseverliği yapmaz mı? Bu iyilikseverlik görüntüleri değil midir ki Sabancıları dokunulmaz yapan? Tam tersi bir davranış-haris cimri bir görüntü-komprador bir burjuva için tehlikeli olmaz mıydı? O halde nedir iyilik? Büyük bir insan âşığı, insan sevgisiyle dolup taşmak mı; ya da kötülüğü maskeleyebilmek mi?
Ve iyilikseverler milyar dolarlarıyla meclise giriyorlar. Çünkü bu ülkede tıpkı faşist İslamcıların bir çuval un, bir teneke yağa oylarını satın aldıkları yurttaş tipi çok(tur). Çünkü sağcı ve ya solcu-nasıl sol varsa?-,meclise girmenin ortak özelliği varsıl olmaktır. Jet Fadıl ve Fırtına Süleyman'ın-sırada İbo var, haberiniz olsun!-meclise milyon dolarlarıyla oy alarak girdikleri yazıldı, çizildi, anlatıldı. Ama ben şahsen bu işe inanmıyorum. Bin dolara bir oy insanı kurtarmaz, geleceğini garantiye almaz! Ben böyle bir yurttaş olmaz diyorum. Jet Fadıl, Fırtına Süleyman gibileri il futbol takımlarının tüm masraflarını çekebiliyor ve binlerce insana karşılıksız burs verebiliyorsa bu ülkenin düzeni tartışılır olmalıdır! Böylesi insanlar-sanki renkli fotokopi makineleriyle dolar basar gibi-çuvallara, odalara, koridorlara, depolara, kapalı spor salonlarına sığmaz dolarları nereden getiriyorlar? Bunu sorabiliyor muyuz? (Yazar Necati Doğru, cesur bir savcı arıyorum diyor, bir destek de bizden!) Eğer bu dolarlar sahte değilse ülkede vahim bir durum var demektir. Yoksa yaptıkları iyilikler mi ya da kazandıkları dokunulmazlıklar mı bizleri durduruyor. Kim bilir, belki de iyiliklerle kötülükleri karıştırıyoruz. Ve belki de-kim bilir?-salt fakir fukaranın, garibanların suçlarını görebiliyoruz(!)
Kaynak:Girgir
BÜLENT TEKİN
1954 yılında Mardin'in Derik ilçesinde doğdu. İDMMA(Galatasaray) Kimya Mühendisliği ve ODTÜ(Gaziantep Kampusu) İnşaat Mühendisliği mezunudur. Edebiyatçılar Derneği, BESAM, TYS ve PEN üyesidir. Halen Gırgır Dergisinde yazmaktadır. Yayımlanmış eserleri: Kızıldan Sarıya(şiir), Tarih Tarih Olsun(şiir), Sevdanla Yaşayacaksan(şiir), Kral Situ'nun Hikâyesi(roman), Barışla Güzeldir Sevdam(şiir), Feyyo'nun Felsefesi(roman), Ölümü Vurmak Güneşi Öpmek(şiir), Bir Türkiye Çıkmazı(deneme).