Firat Dildar

Arşiv

firat_dildar@hotmail.com

Kürdistan tarihinde sömürgeleşme, Kürt politikası, direnişler ve sonuçları-( 3 )

 

19.yy ikinci yarısına gelindiğinde Osmanlı Devleti ,Kürdıstan daki mirlik sistemini aşamalı olarak ortadan kaldırmış,onların yerlerine kendi valilerini ve paşalarını atamıştı. Bu süreç diğer yazılarımızda da belirttiğimiz gibi bir anda olmadı.Kürt direnişlerinin, baskılara karşı kendilerini ifade ettiği ve bağımsızlığa çok ciddi anlamda yöneldiği süreçlerden geçti ve sonuçta Osmanlı devleti, İran, Rusya, İngiltere, Fransa v.b devletlerinde katkı ve yardımları ile gerçekleşti. Ama son bulmadı.Denilebilirki dünya tarihinde Kürtler kadar direniş savaşları gösteren başka bir millet,halk göstermek zordur ama Kürtler kadar da başarısız olmuş başka millet de yoktur. Peki bu başarısızlıkların sebepleri neydi? Neden Kürtler canla başla direniyor ama sonuç alamıyorlardı? Bu bir kadermiydi ? Başarısızlık Kürtler için ne ifade ediyordu? Yoksa Şerefnamede vurgu yapıldığı gibi Kürtlere beddua mı yapılmıştı? Tarihin derinliklerinden gelen, uygarlığın yaratıcılarından olan bu halk neden bu durumdan ve statüden kurtulamıyordu? Tüm bu soruları detayları ile açıklayabilmemiz için Kürdistan Tarihinin çok gerilerine gitmemiz gerek belki de ama diğer yazılarda da belirttiğim gibi amacım tarih yazmak değil.Tarihi olaylardan yola çıkarak günümüzde içinde bulunduğumuz durumu aydınlatmaya katkıda bulunmak ve Bu tarihi olaylarda Kürtlerin yaptığı hataları irdelemek,bundan ders çıkarmak, bu güne gelininceye kadar adeta tarihin Kürtler için başarısızlık adına nasıl tekerrür ettiğini bir nebze de olsa kendi penceremde anlatmaya çalışmak…

Osmanlı devleti, 1839 tanzimat fermanı, daha sonra I. Meşrutiyetin ilanı gibi hareketlerle çalkalanırken Batılı devletlerin de etki alanına giriyor,gittikçe bağımlı duruma düşüyordu.Batılı devletler ve Rusya Osmanlı üzerinde hesaplar yaparken,ayni zamanda bir anda parçalanıp kontrol edilemez duruma gelmesini de istemiyorlardı.1789 fransız ihtilali bütün dünyadaki halkları etkilemiş ve uluslaşmanın da önünü açmıştı. Bunun Osmanlıya yansıması, egemenliği altında bulunan bazı halkların bağımsızlıklarını kazanması için başkaldırılara sahne olmuştu. Osmanlı içten içe kemirilip çöküşe doğru gidiyordu.Ancak bu şekliyle parçalanıp yok olmasını istemiyordu dönemin sözü geçen devletleri.Çünkü Osmanlı Devleti eliyle egemenliğindeki halkları da kontrol ediyor,Osmanlıyı daha da kendisine bağımlı duruma getiriyorlardı.Ancak balkanlardaki halklar yavaş yavaş Osmanlıdan koparak ya da kopartılarak kurtuluşları destekleniyordu.İşte Kürdıstan da böylesi bir süreçte Mirlik sistemi kaldırılmış,buna direnen Kürt direnişleri bastırılmış ve bu süreçte batılı devletler, Osmanlı Devleti nin yanında yer almışlardır.Her ne kadar o dönemde İngiliz-Kürt ilişkilerinden söz edilse de ,bu ilişkiler daha çok Kürtlerin başkaldırılarının nasıl alt edileceği hesapları üzerine kurulmuştur.Bunun en bariz örneği de daha önceki yazımızda anlattığımız Bedirhan Bey'in başkaldırısı döneminde İngilizlerin,hareketin başarısız olması için Kürdıstandaki nasturi/Süryani halkı,hatta Ermenileri Kürtlere karşı kışkırtarak ilişkilerini bozma yönelimine girmesi ve alttan alta Osmanlıya destek vermesidir.Bu politika daha sonraki dönemlerde de değişik şekillerde devam edecektir.Bir yandan Osmanlı Devletini sıkıştırıp kendisine bağımlı hale getirmek,çeşitli ticari imtiyazlar sağlamak,Ermeniler için reform,hak taleplerinden bulunmak ve bu yolla Osmanlıyı zayıflatmak,bir yandan da onu Kürtler karşısında ayakta tutmak,Kürtlerin başarılı olmalarını engellemek.Kürtlerin başarısız olması için Kürdistanda bulunan Müslüman olmayan halkları Kürtlere karşı kullanmak.Batılı Devletlerin bu politikası Osmanlıyı ne ortadan kaldırmak, ne de güçlü olmasına imkan vermek şeklindedir.Osmanlı eliyle egemenliğindeki halkları bir süre içinde olsa kontrolde tutmak.Bir parçalanma durumunda bunu sağlamanın güç olacağı bilinci ile hareket etmek. Diğer tarafta İran'da durum farklı değildi.İran'da bulunan mükri beylikleri ile Erdelan beylikleri de İran tarafından ortadan kaldırılmış ve 1860 lardan sonra kendi yöneticilerini atamışlardır.

 

Kürdıstan böylesi bir süreç yaşarken, var olan son beylik ve mirlikleri de yıkılmış, bunun yerine Osmanlı nın vali/ paşaları atanmıştır.Ancak bir boşluk da ortaya çıkmıştır.Bu süreçten sonra da şeyhlik kurumunun Kürdistan da daha da yaygınlaştığı bir süreç olmuştur.Mirlik döneminde şeyhler daha çok mirliğin sınırları içinde mirlik sistemine hizmet ederken,mirlik sisteminin ortadan kalkması ile şeyhlik bir kurum haline gelme sürecine girdi ve geniş halk kitlelerini kucaklamayı bildi.Kürdıstan'da nakşibendlik ve Kadiri tarikatları etkin hale geldiler.Halkın ağır yenilgiler alması onları dine,tarikata daha fazla yöneltti.Dolayısı ile şeyhlik daha da güçlenip etkili hale geldi.Şeyhliğin bir özelliği de aşiret sınırlarını aşmasıdır.Bu arada merkezi yönetimden rahatsız olan Kürt halkı, dini bir kutsiyet anlamı yükledikleri eyhlerin etrafında toplanabildiler.Bu dönemde ortaya çıkan ulusal bir hareket de Şeyh Ubeydullah Hareketi'dir.

 

Sultan Abdulhamit,döneminde pan-islamist bir politika izlendi.Daha önce var olan Osmanlıcılık,çeşitli dini ve etnik yapıları Osmanlı çatısı altında toplama politikası idi.Ancak Balkanlar da bağımsızlık hareketlerinin baş göstermesi,bunun Batılı devletler tarafından desteklenmesi sonucunda bu defa “ümmetçilik” de diyebilecegimiz politika izlendi.Osmanlı devlet zihniyeti için çıkarlar önemliydi.(Bu gün bile bu politikalar yeri geldikçe kullanılıyor,değişik versiyonlarla)Hatta yeri geldikçe “dün dündür,bu gün bu gündür” anlayışı ile hareket edilebiliniyordu.Bu bakış açısı ve politika ile bakıldığında “şeyhlik” Osmanlı için desteklenebilecek ve çıkarına kullanabileceği bir kurumdu.”Pan-islamist” politikaya da denk düşüyordu.Çeşitli etnik unsurları bünyesinde barındırsa da İslam kardeşliği ön plana çıkıyordu artık.Halk, bu bakış açısı ve politika ile yönetilecekti.Ancak bu politika,çökmekte olan Osmanlının “bari Müslüman halkı kontrolumuzde tutalım”anlayışına uygun dizayn edilmişti.

 

Şeyh Ubeydullah, böylesi şartlarda ortaya çıkmış,büyük halk kitleleri tarafından kabul görmüştü. Şeyh'in bu durumu aşiret sınırlarını aşmış,ulusal birliğin gelişmesine açık bir alan açmıştı. Şeyh Ubeydullah Bedirhan Bey yenilgisinden sonra Şemdinan bölgesine gitmişti.İran ve Osmanlı kesiminde bir çok aşiret üzerinde etkili oldu.Nufuz alanını günbe gün genişletti.Bir çok bölge vergisini Şeyh Ubeydullah'a vermeye başladı.

 

Şeyh Ubeydullah,1877-78 Osmanlılar safında Rus-Osmanlı savaşına katıldı.Osmanlı bu savaşta Kürtlerin yoğun katılımını sağlamak için çok çaba sarf etti. Bu savaşta 90 binlik bir kürt gücünden söz etmektedirler tarihçiler.Bu savaşta savaş alanı olan Kürdistan bölgeleri büyük zararlara uğradı.Savaş bahanesi ile halktan peşin vergiler zorla alındı.Hayvanlar,ekinler telef oldu..İran savaşta olmadığı halde ayni uygulamalara baş vurmuştu.Halk bu uygulamalar karşısında isyan edecek duruma gelmişti.

Şeyh, Ruslardan destek istedi.Ancak olumsuz cevap aldı.İngilizlerden de destek istediği ve bu desteğin silah olarak verildiği söylense de bazı kaynaklar bunu yalanlamaktadırlar.Hatta İngilizlerin ayaklanmayı duyduklarında telaşa kapıldıkları ve Van'daki konsolosları olan   Clayton, Şemdinan'da şeyh ile yaptığı görüşmede: “İngiltere'nin, Osmanlı Devleti'nin barış içinde kalmasını istediklerini ve toprak bütünlüğünü garanti ettiklerini” iletmişti.

 

Şeyh Ubeydullah, Hac dönüşü İstanbul'a uğramış, Sultan tarafından iyi karşılanmıştı.Şeyh'e gösterilen ilgi yeni politikanın(ümmetçiliğin) gereğiydi.Kürt şeyhleri padişah için bu politika gereği doğal ittifak potansiyeliydi.Bu yolla Kürtlerin ulusal uyanışının önüne geçmek ve dinamiklerini etkisiz hale getirmek istiyorlardı.Diğer yandan Batılı Devletler Ermenilere reform yapmaları için sıkıştırıyordu.Daha doğrusu reform kabul ettirilmiş uygulamaya geçirilmesi bekleniliyordu.Ermeniler de bu hava ile haklarını alacaklarını umarak Kürtleri gelişmelerinin önünde engel görüyorlardı.Ancak padişah da yeni politika çerçevesinde(ümmetçilik) Kürtleri Ermenilere ve diğer gayri Müslim halklara karşı kullanmak amacı ile “din kardeşliği” propagandasını geliştiriyordu.Kürtleri bu yolla etkisiz hale getirirken Ermeni reformu ve bu anlamdaki baskıları boşa çıkarmak istiyordu.1862 yılında Sultan Abdülaziz Ermenilere Ulusal Meclis oluşturma hakkı tanıyan yasayı onaylamış,bu durum Ermenilerin örgütlenme ve yönetimsel ağının gelişmesine büyük katkı sunmuştu.1878 Berlin Konferansın'da 61.madde diye bilinen bir madde eklenmiş,Ermeni sorununun günahı ağırlıklı olarak Kürtlere çıkarılmış ve Osmanlı Devleti her türlü reformu uygulamaya koyması için batılı devletler tarafından uyarılmıştı. İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya, Avusturya ve İtalya 7 Eylül 1880 tarihli bir nota vererek ,Berlin Antlaşmasının 61. maddesi uyarınca Osmanlı Devleti'nin Ermenilerle Kürtlere aynı nizamı uygulayamayacağı, yerleşik Ermeniler ile yarı göçebe Kürtlerin aynı tarzda yönetilmesinin mümkün olmadığı, bucak taksimatının Kürtleri dışarıda bırakacak şekilde yapılması gerektiği, Kürt unsurunun bucaklardaki istatistik cetvellere geçirilmemesi ve böylelikle çoğunluk gösterilmemesi gerektiği; Kürtleri, Ermeni halkı için öngörülen reformların dışında, kavgacı ,ilkel geleneklerine uygun,ayrı bir yönetime tabii tutmak gerektiği; özetle Ermenilerin can ve mal güvenliğinin saglanmasına yönelik reformların zaman geçirilmeden gerçekleştirilmesi,Kürt çapulcularına karşı hemen tedbir alınmasının zorunlu olduğu şeklinde bildirmişlerdir.

 

İşte Şeyh Ubeydullah, böyle bir atmosferde bir yandan Osmanlı Devleti'nin Kürdıstan'daki Ermenilere karşı onu kullanmak istediği,bir yandan Büyük devletlerin Kürtlere karşı takınmış oldukları bu v.b tavırlardan dolayı kıskaçta idi. Sultan onu ,Kürdistandaki Ermeni,nasturi gibi hiristiyan halklara karşı kışkırtıyor, bu vesile ile Avrupalıların baskılarından kurtulmak istiyordu.Diğer yandan Kürtlerdeki ulusal uyanmanın önune geçmek istiyordu.Şartlar konjüktürel olarak müsait değildi.Sadece Kürtler, gerek İran ın ,gerekse Osmanlı'nın vergi,talan ve sömürüsünden bıkmış tepkili bir hal almışlardı.Bu durum da şeyh'in ayaklanması için yeterli imkan sunuyordu. Daha 1880 yılında geniş ölçekli düşünülen bir Kürt- Ermeni çatışması hesapları sonuç vermedi. Karşılarında bilgili,geleceği gören bir Kürt önderi vardı. Şeyh Ubeydullah,Kürt liderlerinin toplantısında Sultan Hamit'in niyetini ve kendi bakış açısını şöyle dile getiriyordu: “Bab-ı Ali, şimdi sözde Kürtleri destekliyor,amacı bizi Müslüman olmayan halka karşı harekete geçirmek. Ermeniler ortadan kalktığı zaman ise hedef biz olacağız.” Şeyh Ubeydullah bunları görürken Ermeniler de habire Kürt düşmanlığı yapıyordu.Batılı devletler ve Osmanlı devleti nezdinde kendilerini “çapulcu Kürtlerden” kurtarmalarını talep ediyorlardı.Oysa Kürtler istese gerçekten o dönemde Ermenileri büyük çaplı bir kıyıma uğratabilirlerdi. Gerekçeleri de vardı. Osmanlının egemenliğinde yaşıyorlardı ve Sultan onlara o imkanı da sunuyor hatta teşvik ediyordu.Ancak uyanık bir lider olan Şeyh Ubeydullah,Osmanlı'nın oyununa gelmedi ve tam tersine Hıristiyan halklara da çağrıda bulunarak beraber mücadele etmeyi önerdi. Mar şamun liderliğindeki Nasturi güçleri Kürtlerle birleşti ve savaştılar. Şeyh Ubeydullah,Kürt liderlerle yapılan ve birkaç gün süren toplantının sonuna doğru yaptığı konuşmada şöyle diyordu: “Türklerin emri altında yaşamak ve onların kahrını çekmek artık yeter.Kurtulmak lazımdır.Bu iki hükümet sülüklerdir.Bunlar bizim gelişmemize engel oluyorlar.Ecdadım,kim ki Kurana saygı duyuyorsa kendi kanını din ve vatanın kurtuluşu için feda etmelidir. Diye buyurmuşlardır.Fırsattan istifade aklın geregidir.İranlılar şimdi Türkmenlerle savaşıyorlar ve tüm güçlerini oraya sevk etmişlerdir.Demek ki şu anda İrana hücum etmemiz için koşullar uygundur.İran ancak 100 bin mevcutlu bir ordu çıkarabilir ki bu ordunun yarısı İran baskısı altında yaşayan yurttaşlarımızdır.Kürdıstan'ın bir kısmı İran'ın elindedir.Diğer düşmanlarımızdan daha hafif olan İran ile savaşır ve kardeşlerimizi kurtarırsak Azerbaycan gibi zengin bir memlekete malik olursak diğer düşmanlarımız olan Osmanlılarla savaşmak kolaylaşır.” Şeyh Ubeydullah iki cephede birden savaşmayı uygun bulmuyordu.Bu sözleriyle de stratejisini koyuyordu.

 

Şeyh Ubeydullah'ın çevresinde Kürdıstan'ın bir çok yöresinde insan toplanmıştı. Hakkari, Bitlis, Muş, Sason, Diyarbekir, Botan, Siirt, İmadiye, Süleymaniye yöresinden reisler bir araya gelmişti. Yani hitap ettiği alan geniş bir alandı. Bu bölgelerin dışındaki bölgelerde de halifeleri,vekilleri aracılığı ile geniş bir destek sağlamıştı. Kürtlerin Hıristiyanlara saldırmaya hazırlandıklarını ileri sürenlerin tahminleri boşa çıkmıştı. Üstelik Şeyh Ubeydullah ve oğlu Abdulkadir sefere çıkmadan önce fetvalar çıkararak, Hıristiyan halka karışılmaması duyurusunda bulunmuşlardı.

 

Şeyh Ubeydullah, 1880 sonbaharında İrana karşı saldırıya geçti.Kürdistan'ın Mameş, Mangur, Zerza, Gewrık, Bane, Herki, Begzade aşiretleri de kendisine katıldılar.Oğlu Abdulkadir komutasındaki güçler Mahabad'ı ele geçirdi. Şeyh Urmiye'yi kuşattı.Diğer oğlu Sıdık komutasındaki güçler ise Maraga'yı ele geçirip Tebriz'e yaklaştılar. Bu hızlı gelişmeler,bir çok devletin telaşına yol açtı.İran ve Rusya Osmanlıları protesto etti.Kürtleri engellemek üzere müdahale etmelerini istediler.Diğer yanda Sultan Hamit ise şaşkındı.Kürtler'in Ermenilere saldırmasını beklerken bir bağımsızlık hareketi ile karşılaşmıştı.Dolayısı ile O da endişeye kapıldı ve Osmanlı ordusu da Kürtlere karşı harekete geçti.12. tümen Kürtleri Kasım ayı başında Van yöresinde arkadan kuşattı ve öteki Kürt bölgeleri ile ilişkisini kesti.

 

Diğer tarafta Kürtler önemli yanlışlar yaptılar.İlk günler kazandıkları önemli başarıyı devam ettirmediler.Tebrize yürümelerine engel teşkil edecek bir durum olmadığı halde ilerlemeyi devam ettirmediler.Bu arada İran ordusunun toparlanmasına olanak verdiler.Kürt celali aşireti karşı saflara geçti ve Şeyh Ubeydullah kuvvetlerini Urmiye'den çıkardı. Sonuçta iki devletin orduları arasında kalan Kürtler durumu umutsuz görüp birliklerini geri çektiler.Böylelikle 19.yy ın en kapsamlı ve ciddi anlamda dikkate alınması gereken ulusal hareketi de yenilgiden kurtulamadı.Doğu Kürdıstan'da silahlarını bırakmayan Kürtlerin bir bölümü, Hamza Ağa'nın liderliğinde serdeşt yöresinde toplandılar ve İran ordusuna karşı şiddetle direndiler.İranlılar hile yoluna başvurdular ve Hamza Ağaya söz verip onunla görüşmek ve anlaşmak istediklerini ilettiler.Onu mahabad şehrine çağırdılar. Orada onu katl ettiler.(Bu tuzaklar,Kürdıstan tarihinde sık sık tekrarlanıyor,ileriki yıllarda da tekrarlanacak ancak bundan ders alınmayacaktır.)

Kürtler, bu kadar direnme, aktiflik ve susmamalarına rağmen neden başarı gösteremiyor ?

Kürtlerde yenilgi bir kader mi? Yoksa stratejileri, zamanlamaları mı uygun değil…? Bu konuda Şeyh Ubeydullah hareketine baktığımızda öncelikle Şeyh Ubeydullah'ın dönemine göre oldukça uyanık , ileriyi gören, diplomasiyi kullanan ama sonuç alamayan bir durumda görüyoruz.Ubeydullah pes etmiyor.İngilizlere başvuruyor, Ruslara başvuruyor,mektuplar yazıyor, görüşmeler yapıyor ama nafile…! Dış destek alamıyor. Yetmiyor gibi Avrupa'nın büyük devletleri ona karşı. Rusya yüzüne bakmıyor.Kala kala bir Osmanlı kalıyor ona yüz veren ..O da onu Ermeni katliamında kullanmak istiyor.Kürt lider bu oyuna da gelmiyor.İran'ı savaşırken Türkmenlerle yakalıyor ama bu defa da iç ihanete uğruyor.Kendi halkından bir aşiret karşı saflara geçiyor. O da yetmiyor kuvvetlerin ilerlemesi fırsat varken duruyor.Bu arada karşı saflara toparlanma imkanı vermiş oluyor.Nereden bakarsanız bakın bu hareket yeterince olgunluk süreci de yaşamamıştır. Yani diplomasi denen şey öyle hemen savaş arenasında yada kısa öncesi ile olmuyor. Örneğin,1877-78 Osmanlı Rus savaşında 90 bin kişilik ordu ile Osmanlının saflarında Ruslara karşı savaşacaksın, ondan sonra 2 yıl sonra Rusya'dan İran'a karşı savaşmak için yardım talep edeceksin.Karşındaki Rus'un istihbaratı var yüzlerce yıllık devlet deneyimi var.Üstelik sen Müslüman ve onlar Hıristiyan…Bunlarla beraber seni Ermenilere karşı tehdit olarak görüyor ve Ermenilerin hakları için Osmanlı ile antlaşmaya imza atmış.Belki bir ihtimalle 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında Şeyh Ubeydullah Ruslar'a karşı Osmanlı saflarında savaşmasaydı tam tersine bağımsızlığını ilan edip Osmanlıya karşı savaşsaydı başarı şansı vardı.Savaştan sonra toplanan Berlin Konferansında hatta Kürdıstan sorunu da gündeme gelebilir Ermenilerle bir statuye kavuşma imkanı olabilirdi.Oysa sen, İslamın halifesi ve Hıristiyanların düşmanı bilinen padişahla dirsek teması sağlayacaksın.Osmanlının ordusuna büyük bir askeri güçle Rusya'ya karşı savaşacaksın.Hatta padişah bu savaşta cihad ilan edecek sonra dönüp: “ Rusya kardeş, kusura bakma sana karşı savaştım ama,ben hem Osmanlıdan hem de İrandan kurtulmak istiyorum… Bana yardım et.” Diyeceksin.Ayrıca Osmanlının yıkılmasını da istemiyor o süreçte Rusya ve Batılı büyük devletler…Hatta Osmanlıyı kendi aralarında paylaştırmak gibi planları da var…Ama bunu zamana yayıyorlar.Şimdi sen Osmanlının bir parçasısın ve Rusya seni destekleyecek ve seni güçlü kılacak… Bunu niçin yapsın? Yapması için geçerli hiçbir sebebi yok…Geriye sadece iç dinamikler kalıyor ve kendi iç dinamiklerinle ne yapabilirsen onu başarırsın. O zaman şunu söyleyebiliriz zamanlamada bir sorun var…İkincisi dış konjöktür iyi tahlil edilememiş.Üçüncüsü Osmanlının arkadan kuşatması ve diğer bölgelerle irtibatın kesilmesi karşısında tedbir düşünülememiş.Geniş Kürdıstan coğrafyasında ulusal birlik sağlanmış olsaydı ve Osmanlı ordusu kuşatmaya geldiğinde onları diğer bölgedekiler karşılayıp durdursaydı bu kadar sıkışmışlık da olmayacaktı.Yine aslında en önemli nedenlerden bir tanesi de geçmişini irdelediğimiz tarihimizin 1639 daki İRAN- OSMANLI devletleri arasında imzalanan Kasr_ı Şirin antlaşması ile Kürdıstan'ın ikiye bölünmüş olması ve dinamiklerin parçalanması.Buna o dönemde Kürtlerin ses çıkarmamış olması.Ülkelerinin devler arasında paylaştırmalarına göz yummaları.Ayrıca bence en önemli sebeplerden bir tanesi de Kürtlerin başına olaylar geldikten sonra,yani bıçak kemiğe dayandıktan sonra uyanmaları ve aniden ayaklanmaları.Halk olarak yüzyıllarca bağımlı ve esir yaşamalarının tahlilini yeterince yapamamaları ancak vergiler çoğaldığı zaman,onların bir yerlerine çomak sokulduğu zaman irkilmeleri. Yani içinde bulundukları durumu görüp daha önceden bu durumlarına (statülerine) kafa yorup bundan nasıl kurtulabiliriz noktasında yeterince çaba sarf etmeme geleneğine sahip olmaları…Beylerin,aşiretlerin ve reislerinin çıkarları zedelendiği zaman kendilerine gelmeleri ve o andan itibaren çareler aramaları. Bu da zamanın yetmediği anlamına gelir ki çoğu böylesi durumlarda ortaya çıkmış ve ya devletlerin ortaklaşarak bastırdığı bir hal almış, ya da hareket içten çökertilmiş.Ubeydullah hareketin'de Celali aşireti'nin saf değiştirmesi,Abdurrahman Paşa'da kardeşinin saf değiştirmesi, Bedirhan Beyde yegeninin saf değiştirmesi, Mir Mihemmed'de Cizre sınırlarına gelmesine rağmen Kürdıstan'ın diğer beyleri ile birlik sağlayamaması.Oysa mir mihemed hareketine bakıldığında o dönemin koşullarında top dökebiliyor silah imalatı yapabiliyor,sayısı azımsanmayacak bir orduya sahip. Bir de düşünün bunu Botan Mirliği ve diğer mirliklerle ittifak sağlayabilse,bunu yaygınlaştırabilse aslında devlet gücünde imkanlara sahip. Mir bedirhan bunu ne kadar daha sonra yapmaya çalışmışsa da yeterli olamamıştır.Aklımıza şu geliyor.Elini düşmana bir defa vermeye gör,kolunu kurtaramazsın.İşte KÜRT'lerin de durumu biraz budur.Uzak diyarlardan gelip tozu dumana katanlara kucak açarken,onların yönetimine de girmeyi kabul ediyorsun..ondan sonra da bundan kurtulmak kolay değildir.Yıllarca da onları kendi ellerinle güçlendiriyorsun,semiz,besli hale getiriyorsun,Onların başka ülkelerin zenginliklerini talan etmelerine yardımcı oluyorsun,güçlü kılıyorsun…Sonra da üzerine çöken ağırlığın altından kalkamıyorsun…Diren babam diren,,, habire diren ama sonuç alamıyorsun.Kendi ellerinle kölelik Fermanını sen uzatmışsın onlara hem de altın tepsi içinde…

 

Derken süreç işler,devam eder Kürtler Osmanlı ve İran'ın acımasız politikasının kurbanı olmaktan kurtulamazlar.Köyler yakılır yıkılır,sürgünler yaşanır.Ulusal dinamikler parçalanır.Aşiretler devreye sokulur.Aşiretlerden “Hamidiye Alayları” oluşturulur.Bir yandan Kürtlerin bu askeri gücünden istifade edilecek ,diğer yandan Kürt ulusal dinamikleri parçalanacak,bu güçler biribirlerine karşı kullanılacaktır.Bu alaylar serseri mayın misali devlete karşı gelen ya da itaat etmeyen herkese karşı kullanılacak,Kürtlerin birbirlerine karşı kullanılması sonucu talan edilmeleri sağlanacaktır.Sömürgeci Devletler adım adım Kürdistan'ı sömürgeleştirmiş ve artık engelde kalmamıştır.Onları biribirine karşı kullanmayı da başarmıştır Abdulhamit.1891 yılı Aşiretlerden Süvari alayları oluşturmanın da tarihi olarak tarihimizdeki yerini almıştır.Bu alaylar,1905 te İran'a karşı,daha sonra Balkan savaşlarında, I. Dünya Savaşında Rus cephesinde ve 1894 ile 1915 yıllarında yer yer Ermenilere karşı da kullanılmışlardır.Kısacası Osmanlı Sarayı Şeyh Ubeydullah'a yaptırtamadığı ve uygulatamadığı politikasını daha sonra “hamidiye alayları” kurarak yine Kürtlere yaptırtmıştır.Hamidiye Alayları,bir yandan Rus saldırılarına karşı,diğer yandan muhtemel Ermeni isyanlarına karşı oluşturulurken ayni zamanda Kürtlerden gelebilecek itaatsizlikleri de yine Kürtler eliyle (bu alaylar eliyle) önlemek amacını taşımıştır.Maşa varken elini yakma gereği duymamıştır Osmanlı…Kürt, yine tarih sahnesine Osmanlı'nın kılıcını çekerek çıkmıştır.Ancak bunları söylerken Önemli bir Kürt kesimi de Hamidiye Alayları dayatmasını kabul etmemiş ve buna alet olmamıştır.Ancak bu alayların Kürdıstanda yarattığı tahribatlar da büyüktür.Ve uzun bir süre de artık Kürdistan'da ayaklanmalara rastlanmamıştır.Bazı yerel ve ufak çaplı başkaldırılar dışında.Bir yandan da aşiret mektepleri açıldı ve aşiret reislerinin çocukları istanbula götürülüp eğitildi.Bu, ayni zamanda aşiret reislerinin de Saraya bağlanmalarını da beraberinden getiriyor ya da işi kolaylaştırıyordu.Bu vesile ile devlete bağlılık artıyor,Osmanlının egemenliğini sürdürmeleri için gerekli olan elemenlarda sağlanmış oluyordu.

 

Kürtler 20.yy'a Hamidiye Alaylarının gölgesinde girerken sonradan olacaklardan da habersizdiler.Gittikçe Kürdistan'a dair düşler uzak bir hal alıyor ve 20.yy başlarında Dünya çalkalanmaya başlıyordu.Kürtler yine hazırlıksız yakalanacak,uyandıklarında artık sömürge bile değil, varlıkları bile kabul edilmeyecektir.Katliamlar,sürgünler onları bütün sözüm ona “çağdaş Dünya” nın gözleri önünde yakalayacaktır. Tarih, değişik olaylarla yine Kürtlerin kıyımı ,yok edilmesi,yok sayılması şeklinde tekerrür edecek kendi yurtlarında esir,göçmen durumuna düşeceklerdi.Ya Türk olmakla mutlu olacaklardı, ya da yok olmayı göze alacaklardı. Bunun adı da çağdaşlık olacaktı. Sen nelere kadirsin KARDEŞLİK ?? !!

25.08.2006 -Mersin