|
firat_dildar@hotmail.com
Kuzey Kürdistan'ın yakın tarihinde Kürt hareketleri, DDKD/KİP geleneği, önemi, zaafları ve öneriler…
Kürdıstan Halkı, 20.yüzyılla Hamidiye Alaylarının gölgesinde ve pan-islamist politikanın devlet eliyle geliştirildiği, ayni zamanda bu politikaya karşı Pan-Türkist politikalarında alttan alta batılı devletler eliyle desteklenerek Osmanlı toplumunda boy gösterdiği bir dönemece girdi. Kürdistan'da aşiret reislerinin bir kısmına payeler, rütbeler verilmiş ve bu yolla kürt halkı kontrolde tutulmak isteniyordu.
İşin ilginci Kürt aydınlarının Osmanlı toplumundaki bakış açıları ya Osmanlıcılık ya da ümmetçilik etkisi altında kendisini ifade ediyordu.1800' lü yılların sonunda sürgünde çıkarılmak zorunda kalan Kürdistan gazetesi ulusal uyanmaya katkıda bulunuyorsa da geniş bir alana hitap etme imkanlarına sahip degildi. Ayrıca zaten çok az olan Kürt aydınları da ulusal bir birliği oluşturma ve bu anlamda bir hedef belirleyerek Kürt halkına rehberlik, öncülük yapma perspektifini yakalayamamıştı.Çok ilginçtir İttihat ve Terraki teşkilatının kurucularından ikisi Kürt aydınıydı. Arapkirli Dr. Abdullah Cevdet ve Diyarbekırlı Ishak Sukuti bu teşkilatın kurucularının başında yer almışlar ve bu teşkilata büyük emekler vermişlerdır.Bu teşkilat içinde başka Kürtler de vardı.(Bu teşkilat kürt eliyle kuruldu ve daha sonra Kürtlerin yok edilmesi, yok sayılmasında da baş rol oynadı.)
İttihat-Terakki, gittikçe Osmanlı toplumu içinde Türkçülüğü ön plana çıkardı ve bu alanda çalışmalar yaptı.Gizli olan bu teşkilat, bana göre batılı devletler tarafından destekleniyordu ve gelecekte dagılacak olan Osmanlı Devleti'nin dağılacağı ve bu anlamda boşalacak yeri bu kadroların doldurması isteniyordu.Kısa sürede de genişledi ve güçlü bir yapıya kavuştu.Nitekim 1908 yılında Abdülhamit'e karşı bir darbe yapacak duruma gelmişti. Bu süreçten sonra II.Meşrutiyet ilan edildi. İttihatçılar, hızla büyüdü…Padişahın yetkileri sınırlandırılmıştı. Osmanlı'nın sivil ve asker bürokratları burada kümeleniyor ve devletin iç,dış politikası bu örgüt eliyle belirleniyordu.Bu teşkilat hiçbir zaman illegal konumundan çıkmadı.Ama mecliste milletvekilleri, bakanları vardı.31 Mart olayının şiddetli bir şekilde bastırılması,ittihatçıların zaferi olarak algılandı ve daha da gelişerek 1910 lu yıllarda devletin politikasına tamamiyle damgasını vurdu.Türklük ön plana çıkıyor ve diğer etnik unsurlar daha o zamandan beri dıştanlanmaya veya etkisizleştirilmeye çalışılıyordu.Teşkilat-ı mahsusa eliyle cinayetler işleniyor, serbesti gazetesinin sahibi,yetkilisi öldürülüyordu.Diğer milletlerden aydınlara politikacılara karşı komplolar, tuzaklar kuruluyor ve Türkçülük hızla geliştiriliyordu. Yine çok ilginçtir…İttihat ve Terakk'nin baş aktörü ve kurucusu Dr Abdullah Cevdet iken, bu defa Türkçülüğün esaslarını yine bir Kürt olan Ziya Gökalp belirliyordu.Abdullah Cevdet,İttihat ve Terakki içinde Türkçülüğün belirginleşmesi sürecinde bu teşkilattan kopuyor ve oluşan Kürt cemiyetleri içindeki yerini alıyordu. İstanbul'da kümelenmiş Kürt aydınları makaleler yazıyor, yayınlar çıkarıyor, ulusal uyanmaya katkıda bulunuyorlarsa da net ve açık bir perspektif oluşturamıyorlardı. Kürt aydınının politikasızlığı ya da Kürt politikasının sefaletini yaşıyorlardı.Önce İslam, sonra Osmanlı, sonra Kürt olduğunu beyan eden aydınlar az değildi. Yani kısaca Osmanlı toplumu içinde Kürtlerin kendilerini ifade etme, var olma çabasından başka bir şey de düşünemiyorlardı çoğunlukla.Oysa zaman acımasızdı ve süreç işliyordu.Her geçen gün Kürtlerin aleyhine işliyordu ama Kürt aydını ya bunu göremiyor ya da zoru omuzlamak istememe gibi bir uyuşukluğu yaşıyordu.İttihat ve Terakki'nin azgınlıkları ve baskıları karşısında Osmanlının içinde çareler arıyordu.Çağa uygun, Kürt halkının diğer dünya halkları gibi örgütlenip, kendi kaderini belirleme yönünde adımlar atmıyorlardı. Bu, halkı örgütlemeyi, halkı ulusal bir bilinçle bir araya getirmeyi,uluslar arası ilişkileri geliştirmeyi gerektiriyordu.Kürt örgütlenmeleri bu perspektiften uzaktı.
İstanbul'da kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti v.b cemiyetler içinde örgütlenmiş, İstanbuldaki kürt aydın ve şahsiyetleri bir araya getirme çabası veriliyordu. Olay aydınlar arasında dönüyordu. Ayrıca Kürdistan'da daha sonraları bazı şubeleri açılmışsa da artık tabiri caizse trenin kaçırıldığı döneme tekabül ediyordu. Her nedense daha önceki tarihi olaylarda da tespit ettiğimiz gibi Kürtler de “tren kaçtıktan sonra” uyanma oluyor ama fayda da etmiyordu. Oysa dunyanın önemli bir kısmında, 1800 li yıllarda dunya milletleri egemenliği altında oldugu devlet ve imparatorluklara karsı savaşarak bagımsız devletlerini kurarak kimlik bulmuşlardı. Kürtler'in şartları her ne kadar Balkan halkları kadar uygun degil idiyse de, yine de önemli güce ve dinamiklere de sahiptiler. Bu yıllarda bazı denemelerde bulunmuşlarsa da başarılı olamamışlardı.Kalıcılığı ve sürekliliği olan mücadele tarzını tercih etmemişlerdi. Örneğin Şeyh Ubeydullah yenilmemiş geri çekilmişti.Bu sürecini mücadeleyi daha geniş bir alana yayarak, Kürdistan'da ulusal birliği geliştirerek sürdürebilirdi.Her zaman güç olmak,gücü geliştirmek ve varlığını his ettirmek şeklinde kalıcılığı sürekliliği olan bir tarz denenmemiştir.Bazen birkaç ay sürmüş ve arkasından dagılıp kaybetme psikozu yaşanmıştır.
Derken, I.Dünya Savaşı patlak vermiş. Bu savaşta yine Kürt aydın,öncü güçlerini I.Dünya Savaşı'nın cephelerinde görüyoruz. Bu nasıl bir öncülüktür? Yaşananlar, gözleri önünde cereyan ediyor, İttihat-Terakki iktidarda ve her gün gizli örgütü, Teşkilat-ı Mahsusa eliyle cinayetler işliyor, komplolar düzenliyor,diğer milletlerin aydınlarına karşı cephe açıyor.Türkçülük,Turancılık yapıyor; Kürt aydını ise Osmanlının cephelerine gidip savaşıyor, bu süreci kendi milletinin yararına degerlendiremiyor.Ya da böylesi bir durum için daha önce halkı içinde bir örgütlenmeye gitmiyor ihtiyaç duymuyor.Ve en önemlisi Kürt aydınlarının önemlilerinden bir tanesi varki Şeyh Ubeydullah'ın oğlu, 1880 deki ayaklanmaya katılmış, cephe komutanlığı yapmış, tecrubeye sahip,niye kaybettiklerini bilen ve bu konuda bilinçli biri, Seyit Abdulkadir … Kısacası Kürt aydını,örgütleri Osmanlı'nın başkenti İstanbul'a haps olmuş ve her şey gözleri önünde cereyan ederken gelecege dair bir açılım ve perspektif oluşturamamışlar.Müthiş imkan ve şartlara sahipler.Ancak degerlendirme becerisi göstermediklerini düşünüyorum. O dönemde sadece İstanbul da bazı kaynaklara göre onbinlerce Kürt hamalından söz edilmektedir.Bunların örgütlenmesi ve ulusal bilince kavusturularak mücadeleye kazandırılması bile başlı başına imkanlar sunuyor.Dönemin aydın ve liderleri de sözü geçen ve dinlenen kişilerdir.4 yıl süren savaş maalesef Kürdıstan'a kıtlık getirmiş,ölüm ve göz yaşı…Oysa bu süreç bir millet için büyük imkanlar sunuyor gelecegi için.Ayni hata Şeyh Ubeydullah ayaklanması öncesinde de yapılmış 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında Ubeydullah mahiyetindeki 50.000 kişilik ordu ile Omanlının yanında Ruslara karşı savaşmış(diğer kürt kuvvetleriyle 90.000 kişilik bir güçle Kürtler savaşa katılmışlardır) daha sonra ise ayaklanma öncesi Ruslardan yardım talebinde bulunmuştur.Ayni şekilde bu hata I. Dünya Savaşında da tekrarlanmış,1917 Ekiminde Rusya da devrim olduğunda Kürtler, ne yapacağını bilemez durumda,örgütsüz ve hazırlıksız yakalanmışlardır. Evet örgütsüzlüğün ve hazırlıksızlığın “Treni kaçırma” ile izah edebileceğim “var olmama” ile eş değer olduğunu bu örnekler bize fazlası ile açıklıyor.Örnek verelim. Eger KÜRTLER, etkili bir güce ya da örgütlenmeye sahip olsalardı, onları 1917 devrimi olduğunda kim durdurabilirdi??? Evet iddia ediyorum eger Kürtler örgütlü olsalardı, Sovyetlerle iyi ilişkiler kurabilme ve kendi ülkelerinde bağımsızlıklarını ilan etme durumunda onları o dönemde ilk tanıyan da Sovyetler olacabilirdi.Yeterki güç olunsun ve kendini his ettirebilsin.Yoksa kimse kimseyi kurtarmıyor, kurtaramıyor.Bazıları bunu solculuğumuza yorabilirler ama o amaçla söylemiyorum.O günün konjüktürel yapısı öyle idi. Sovyetler, nihayetinde Afganistan emiri Emenullah Han'a sempati ile bakmış, onun İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesini desteklemiştir.Eger, Kürtler'in böyle bir örgütlü gücü olsaydı ve girişimde bulunsalardı 1917 de bu dikkate alınacaktı ve bu Sovyet politikasına da denk düşüyordu. Bu fırsat, Kürtlerin 20.yy da yakaladığı en önemli stratejik bir fırsattı ama ortada Kürt örgütlenmesi yoktu ve bu fırsat da böylelikle kaçıyordu.
Sovyetler daha sonra “ Türk Kemalist” hareketine destek sunacak ve Kürtler, treni bir daha kaçıracaktı.Sovyetlerin Kemalistleri desteklemelerinin sebebi çok açıktır. Kemalistler,imparatorluğa karşı olduklarını ve Anadolu halkını temsil ettiklerini belirterek anti-emperyalist olduklarını göstermek istemişlerdir. Şeyh Sait Ulusal Baş kaldırısına katılmış,Ağrı başkaldırısında yerini almış,yurtsever Kürt, Hasan Hişyar Serdî, Sovyetler Birliğine destek mektubu gönderildiğini ve karşılık olarak gelen cevapta “Kemalist devletle antlaşma gereği ülkelerinin içişlerine karışmayacaklarını taahüt ettiklerini” belirttiklerinden söz eder.Ancak “ Kürtlere de zarar vermeyeceklerini” belirttiklerini anılarında dile getirir.İşte bu nokta da çok önemlidir. Şimdi hepimizin dikkatinde kaçan ama uzun yıllar da hep tekrarlayıp durduğumuz,ancak bunun Kürtler için aslında ne ifade ettiğini çoğumuzun kavramadığı bir gerçeği belirtmek istiyorum. Lenin'in o dönemler ortaya attığı ve bence ağırlıklı olarak uzun yıllar Sovyet dış politikasını belirleyen “BARIŞ İÇİNDE BİR ARADA YAŞAMA” politikasıdır. Bu politika, Kürtler için yok sayılma ve var olsalar bile yapabileckleri bir şeylerinin olmadığının diğer adıdır. Vladimir İliç Ulyanov Lenin şöyle diyordu: “ Barış içinde bir arada yaşama politikamız; “emperyalistlerce boğazlanan geri kalmış……………..ya da yeni bağımsızlığına kavuşmuş devletleri kendi etrafımızda toplamaktır” İşte işin bütün sırrı da buradadır. Sovyetler,anti-emperyalist politikaları gereği Yeni Türkiye devletine destek sunmuşlar, Afganistan Emirine destek sunmuşlar ve antlaşmalar yapmışlar..dostluk ve işbirliği antlaşmaları…Dikkat edilirse Sovyetlerin ortadogu politikası hep bu hat üzerinde devam etmiş ve Kürdistan, Kürt halkı bu politikaya kurban edilmiş. Peki Kürtlerin treni kaçırmada hiç mi hataları yok? Dediğimiz gibi bu politika daha sonraları neredeyse dünya süper güçlerinin politikası olmuş.ABD İranı kendine çekerken, Sovyetler Irak, Suriye, bir dönem Mısır v.b devletleri etki altına almak istemiştir. Bu ülkelerde komünist partiler kurdurularak etki alanının halk desteği sağlanmak istenmişse de başarılı olunamamıştır.Bu durum da bir yüzyıl boyunca Kürtlerin önünde en büyük engel olmuştur. Bu statükocu devletler Kürtler karşısında yerine göre Sovyetler birliği ile,yerine göre Amerika ile çıkarları temelinde işbirliklerine girişmişlerdir. Bu durum Kürtlerin adeta çıkmazı ve kabusu olmuştur.Evet süreçler işler “su akar,yatağını bulur” misali…Eger siz bir güç değilseniz ve gücünüzü his ettirmiyorsanız kimse sizi dikkate almaz.
Kürtler, I. Dünya savaşının sonunda ne yapacaklarını bilmeyen şaşkın bir durumdalar
Kürtler, I. Dünya savaşının sonunda ne yapacaklarını bilmeyen şaşkın bir durumdalar. İttihatçılar, bu defa İslam kardeşliğinden dem vurarak Kürtlerle diyalog yoluna girecek ama Kürtlerin örgütlü bir güç olmalarını asla istemeyeceklerdir. Savaşta Osmanlı yenilmiştir. Hala imkanlar vardır mücadelenin örülmesi için imkanlar vardır. Kendini göstermek his ettirmek için ama maalesef Kürtler de hala ciddi anlamda bir örgütlenme ve doğru bir perspektif göremiyoruz. Diğer yanda İttihatcılar ayrışmalar yaşamış,yeni bir önder ortaya çıkarılmıştı.Bütün bilgiler, kaynaklar ve olaylar, Batılı Devletler'in Kemalistleri desteklediği adresini gösteriyor. Kürdıstan'da hala ciddi bir örgütlenme ve öncülük yoktur.Koordine sağlama yönünde bir çaba göremiyoruz.Kürdıstan illerinde müdafa-i Hukuk cemiyetleri örgütleniyor ve buradaki Kürt dinamiklerini kendileri için sosyal bir taban haline getirmek istiyorlardı. Din kardeşliği,Türk-Kürt kardeşliğinden dem vuruluyor, Amasya ,Erzurum, Sivas'ta kongreler yapılıyor, tarihten ders almamış olan Kürtler,bu oyuna alet ediliyordu.Yeni açılan meclise Kürt milletvekilleri alınıyor,ruhları okşanıyor ve “gavurlara” karşı kışkırtılıyordu.Bir yandan da Kürdistan'da baş gösteren Koçgiri gibi ulusal karekterli hareketler bölgesel kalarak boğduruluyor. İleri gelenleri yok edilerek,uzaklaştırılarak etkisizleştiriliyordu.Meclisteki Kürt milletvekillerine Lozan öncesi telgraflar çektirilerek Türklerle beraber yaşamak istedikleri ve kimsenin, “et ve tırnak gibi” olmuş, “dini diyaneti bir olan”, Türk ve Kürtleri biribirinden ayıramayacagı,buna kimsenin gücünün yetmeyecegi söyletiliyordu. Kemalistler, “Kürtleri Kürtlerden daha çok sevmeye başlamıştı .”Sevr antlaşması bir formalite raflarda duruyor, sadece Kürtleri kontrolde tutmanın bir aracı olarak kullanılıyordu.Bu antlaşmanın Kürtlerle ilgili maddeleri(61,62,63) incelendiğinde adeta Kürtlerle alay ettiği görülecektir. “Kendi kendilerini yönetebileceklerini ispatlarlarsa,…..kanaat hasıl olursa” “İtilaf devletleri uygun görürse” lerle başlayıp devam eden ve hiçbir Kürt örgütünün olmadığı bir antlaşma…(Sadece Şerif Paşa vardır Kürtleri “sözüm ona” temsil eden, Şerif Paşa da hiçbir Kürt çevresini temsil etmeyip Osmanlı Devleti'nin sarayında olan bir paşadır.) Oysa o dönemde Güney Kürdıstan'da önemli bir güce sahip olan ve örgütlü durumda olan Şeyh Mahmut Berzenci'nin temsilcileri görüşmelere katılmak istediklerinde İngilizler tarafından engellenerek katılmalarına müsaade edilmez. Kemalistler, son darbe olarak mevcut meclisle Lozan Antlaşması'nın kabul edilemeyebilineceği varsayımına istinaden erken seçime giderler. Ve muhalefet durumundaki Kürt milletvekillerinin hiç birini meclise seçtirmezler.Ancak illerin müdafa-i hukuk cemiyetinde kayıtlı olanları ya da cemiyetçe uygun görülenleri CHF listelerinde aday gösterirler.Ki Kürt muhaliflerinin aslında istedikleri tek şeyde, Misakı milli sınırları içinde oldugu söylenen Musul ve Kerkük'ün Türkiye devletine verilmesi gerektiğini söylemeleriydi. Bunun en ateşli savunucusu da Bitlis milletvekili Yusuf Ziya idi.Türk ve Kürt kardeşliğini ve Musul Kerkük'ün Kürt yurdu olduğu için Türkiye'ye verilmesi gerektiğini mecliste savunuyor, Lord Curzona protesto telgrafları gönderiyordu diğer kürt milletvekilleri ile. Şimdi yeni seçimde aday gösterilmiyor diğer Kürt milletvekilleriyle ve adeta tasfiye ediliyordu. Lozan Antlaşmasını bu haliyle ancak bu güdümlü ve bizzat M.Kemal'in direktifleriyle seçilmiş milletvekilleri onaylayabilirdi.Ve öyle de oldu. Bazıların kafaları karışık şekilde “M. Kemal Kürtlere özerklik verecekti isyanlar olmasaydı..” gibi söylemleri, onların yakın tarihi bilmemelerinden kaynaklıdır. M.Kemal tam da böylesi süreçlerde Kürtlerin tepkisini çekmemek ve Lozan Antlaşması'nı imzadan gecirmek için söylediği sözlerdir. Bu görüşmelerin sıkıntıya girdiği bir döneme tekabül etmiştir.Ve antlaşma sonrası herkesin bildiği gibi Kürtler yok sayılmıştır.1924 anayasası yeniden hazırlanmış, 21 anayasası adeta yok sayılmıştır.İttihatçı kadrolar işbaşında olup sivil-asker bürokratlar ulus-devlet değil,devlet-ulus modelini esas alarak tek devlet-tek dil-tek millet projesini uygulamaya başlamışlardır.Bu durum tek şefle bütünleşmiş ve daha yeni, sözüm ona Kürt aydınları (Yusuf Ziya dahil olmak üzere) uyanmaya başlamışlardır.Yani tren kaçmış, adamlar devletini kurmuş,politikasını belirlemiş, devletlerle antalaşmalarını yapmış, Kürtler daha ah… vah etmeye başlamışlar..Celadet ve Kamuran beyler daha 1922 yılında Almanya'nın yolunu tutmuşlar. Yusuf Ziya milletvekilliğine seçilmedikten sonra aklı başına gelmiş, İstanbulda olan Seyit Abdulkadir bu durumdan sonra Şeyh Sait'e haber gönderip hazırlıklar yapılsın demiş.Şeyh Sait, Halit Begé Cibrî'ye talimat verip örgütleme sağlanmış. Kimine göre “AZADİ”, kimine göre başka isimlerle adlandırılan örgüt kurulmuş, faaliyetler başlamıştır. İşte degerli yurtsever ve fedekar insan Hasan Hişyar Serdi'nin sözünü ettiği süreç böylesi bir süreçtir. Kürtler 1924 te Beytülşebap'ta İhsan Nuri ve 4 Kürt subayının önderliğinde 1300 kişilik bir kuvvetle ayaklandılar.Ancak anlaşıldıki Yusuf Ziya'dan gelen telgraf bir emir degil hazırlıkların yapılması yönunde bir uyarıydı. Bu telgraf böyle yorumlanıp ayaklanılmıştı.Ancak daha sonra İngilizlere sığındı bu subaylar.Verdikleri ifadeler çerçevesinde Türkler haberdar oldu Erzurumdaki örgüt faaliyetlerinden ..Bu iş, İngilizlerle Kemalistlerin koordineli işbirliği ile götürüldü. İngilizlerin verdiği bilgilerle Erzurumda bulunan Halit Bey'in evine baskın yapıldı. Yakalandı.Üye kayıt defteri ele geçirildi.Yusuf Ziya da tutuklanarak Halit Bey ile beraber Bitliste yargılanıp idam edildiler.Lider durumundaki Halit bey idam edilmiş ve iş Şeyh sait'e kalmıştı. Şeyh Sait bütün çabalarını seferber etti. Savaşta Kürt kahramanlığı ve savaş kurallarına uymanın etik kanunlarını herkesin, bütün dünyanın bence Şeyh Saitten öğrenmesi gerekir. Esir aldığı askerlere karşı olan tavrı takdire şayandır. Onlara iyi davrandı.Yedirdi , içirdi.Ama düşmanı öyle değildi .Bébext idi ve Esir aldıklarının kellelerini koparıyordu,işkencelerle öldürüyordu. Herkesin bu dönemi anlatan Hasan Hişyar Serdî nin anılarını okumalarını tavsiye ediyorum . Şeyh Said, hepimizin bildiğinden daha namuslu ve kahraman, adaletli bir kürt yurtseveridir.Düşmanına karşı bile adil ve merhametlidir. Bazıları diyebilir ki “işte bundan dolayı kaybediyoruz” Hayır..bundan kayıp edilmedi.Sadece bana göre Kürtler, kalıcılığı ve sürekliliği olan örgütlenmeleri gerçekleştirmedi ayrıca yapılması gereken zamanda harekete gecmeyip “Treni hep kaçırdı”.Ne zaman ki bıçak kemiğe dayandı,işte o zaman harekete geçtiler ancak o zaman da TREN gitmişti.Yani yaya kalmışlardı artık.Ulusal birliği geliştirme,sağlama yönünde yeterli çabayı sarf etmediler.
ŞEYH SAİT ulusal başkaldırısı bir çok sebepten dolayı başarıya ulaşamadı. Ancak hiçbir zaman da bitmedi. Bir çok bölgede devam etti.Agrı da, sonraki yıllarda değişik bölgelerde bu ulusal direnişler devam etti.Dersim de bütün dünyanın gözü önünde bir katliam yaşandı.Özellikle hareketin önderleri yakalandıktan sonra katliamlar yoğunlaşmıştır.Bu şeyh sait ve Dersim direnişinde de böyledir. Savunmasız kalan halk kitleleri kıyımdan geçirilmişlerdir.Binlerce köy yakılmış onbinlerce insan katl edilmiştir.O dönemde Komuntere sunulan TKP raporlarında “ Bu hareketlerin ilerici Kemalist harekete karşı, gerici ve dinsel temelli ayaklanmalar olduğu” belirtilmiştir. Bu durumda solun ayrı bir trajedisidir. Hiç bir şeyin bu katliamları haklı çıkarma gerekçesi olamaz.
Kemalist devlet,istiklal mahkemeleri kurdu.Mahkemelerde avukat bulundurulamazdı.Bunu bizzat yaşayan Hasan Hişyar anılarında belirtiyor.Takrir-i Sükun yasaları ile herkes susturulmaya çalışıldı ve mecburi iskan ismi altında Kürtler sürgün yollarında kırılıp döküldüler.Bu kardeşliğe güvenmenin sonuçları idi.
Yine dikkatinizi çekmek istiyorum…! İttihat ve Terakki'yi kurmaya bir Kürt öncülük etmişti: Dr Abdullah Cevdet… Türkçülüğün Esaslarını bir Kürt koymuştu:Ziya GÖKALP…Lozan Antlaşmasına başmüzakereci olarak Bir Kürt gönderilmişti: İsmet İnönü …Bu daha sonraki yıllarda devam edecekti önceden olduğu gibi.İdrisé Bitlis-i den günümüze Osmanlının devamı olan Türk devleti'nin kılıcını çekecekti “Kürt aydını”... Kürt İsmet İnönü şöyle diyordu: “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir.Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.” (31 Ağustos 1930-milliyet) Hani Mustafa Kemal'in Milliyetçiliği ırksal ve etnik milliyetçilik değildi. Hani burada yaşayan herkesi kapsıyordu? Modern ve çağdaş devlete bakarmısınız ??? Şimdi sıkı durun 1930 tarihli ve 1850 sayılı yasanın ilk maddesine bakınız: “ 20 haziran 1930'dan 10 aralık 1930'a kadar devlet ya da vilayet temsilcileri, askeri ya da sivil yetkililer, jandarma ya da korucular,ya da üst makamlara yardım eden, ya da tek başına hareket eden siviller tarafından Erzincan vilayetindeki Pülümür ve birinci müfettişlik bölgesi dahil olmak üzere Erciş, Zilan, Ağrı Dağı ve çevreleyen bölgelerde meydana gelen isyanların takibi ve bastırılması sırasında, tek başına ya da topluca işlenen cinayetler ve diğer eylemler suç olarak görülmeyecektir.” Buyurun size çağdaş ve modern devlet profili..!!! ???
Ayni devletin çağdaş ve modern gazete ve gazetecisi de 16 temmuz 1930 tarihli haberinde “Eşkiyaya iltica eden köyler, tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin sayısı 15000 kadardır.Zilan deresi ağzına kadar ceset dolmuştur.”(16 temmuz 1930-cumhuriyet-Yusuf Mazhar'ın haberi)
Şimdi bunlara başka bir yorum eklemeye gerek var mı? Böylesine zalimane ve kanunsuzluğun karşısında bir de şeyh saide bakınız…Haniyi aldığında çok esir asker de alırlar.Ancak onlara yemek hazırlarlar.Komutanlarının onurunu zedeleyici hiçbir davranışta bulunulmaz.Tek bir esirin kılına bile zarar verilmez.Bu Şeyh Sait'in kesin bir talimatıdır.
Türk devleti, böylesi süreçlerde tek parti ile yönetildi ve parti de Mustafa Kemal'in emrindeydi. Muhaliflerini bile acımasızca tasfiye eden Mustafa Kemal,zaman zaman göstermelik çok partili hayata geçiş denemeleri yapar.Terrakiperver Fırkası ile Kazım KARABEKİR'i saf dışı bırakır.Şeyh Sait ayaklanmasını bahane ederek.İzmir süikastı davasında kendi silah arkadaşlarını bile yargılatır. Rauf ORBAY idamdan döner. Bazıları da idam edilir.1930'lu yıllardaki çok partili denemesi sonucunda Fethi OKYAR'ın SERBEST FIRKA partisi kapatılır. Resmi tarihçiler, bunun Atatürk'ün iyi niyetle yaptığı denemeler olduğunu ancak henüz toplumun buna hazır olmadığını görünce kapattırdığını belirtmektedirler. Oysa bana göre işin aslı o değil. Dipten dibe kaynayan ve patlama noktasına gelen muhalefetin bastırılması denemeleridir bunlar. Partiyi kendi adamlarına kurdurtuyor sonra da muhalefetin orada toplanmasına ve kendini orada ifade etmesine imkan veriyor, daha sonra da çeşitli bahanelerle bu partiyi kapatıp muhalefetin potansiyelini açığa çıkararak etkisizleştirmeye çalışıyor.Bu benim bu sürece bakış açım olacaktır.Nitekim Türkiye deki sol ve komünistler içinde benzer taktiği kullanmıştır. TKP yi kullanabildiği yere kadar kullanmıştır.Ondan sonra da komunistleri tutuklatmış ya da iğdiş etmiştir, ehlileştirmiştir.
TKP nin Komintere sunduğu raporları da bu bağlamda degerlendirmek lazım diye düşünüyorum.1938 de Nazım Hikmet hapiste yatmaktadır. Çok güvendiği , uğruna destanlar yazdığı Mustafa Kemal onu deliğe tıkamıştır. Nazımın Mustafa Kemal'e adeta yalvararak yazdığı bir mektubu vardır. Cumhuriyet gazetesinde Mustafa Ekmekçi köşesinde yazmıştı yıllar önce..Şöyle başlıyordu Nazım: “ Senin devrimlerin üzerine yemin ederim ki ben suçsuzum.” İşte bir komünistin içler acısı hali…! Uğruna şiirler, destanlar yazdığı, göklere çıkardığı kişi şimdi onu haps etmişti ve ona yalvarıyordu.Devrimleri üzerine yemin ederek suçsuz olduğunu ilan ediyordu.Oysa Komünist olduğunu söylemekle suçlu olduğunu bilemeyecek kadar zavalılıklara düşüyordu…Mustafa Kemal'in aslında kimi temsil ettiğini belki ömrünce düşünse de öğrenemeyecekti !?…Evet o yıl 1938 yılında Dersim de taş üstünde taş bırakılmıyordu.Sabiha Gökçe bomba yüklü uçakları Dersim de sivil halkın üzerine boşaltıyordu.Atatürk'ün manevi kızıydı ve ondan öğüt almıştı. Acıma da yoktu.1938 yılının Kasım ayında Mustafa öldü ama onun takipçisi Kürt İsmet, politikasını daha da sertleştirerek sürdürdü.Halk vergi yükü,zulum ve baskıya artık dayanamayacak hale gelmişti. İkinci dünya savaşı da bitmişti.Artık Mustafa'nın eski bir taktiğini İsmet devreye sokacaktı. Alttan alta halk, muhalefet enerjiyi biriktirmişti.Bu enerji kontrol dışına çıkmamalıydı. Açığa çıkarılıp potansiyeli ölçülmeliydi. Kontrol dışına çıkan enerji basınç yapar patlayan bomba etkisi yapabilirdi.
2.Dünya Savaşı sonrası da dengelerde değişiklikler meydana gelmişti.Çok partili hayata bir daha deneme yapılmalıydı. Nasılsa Mustafa Kemal devleti “Türk ordusuna” emanet etmişti. Bir “dandiklik” olsa ordu kurtarabilirdi. Bu vesile ile 1940 lı yılların ikinci yarısında çok partili hayata geçiş yapıldı. Eski bir ittihatçı ve CHF lı Celal Bayar'ı da işin içine koymuşlardı. Sonuçta Demokrat Parti kurduruluyor ve secime gidiliyordu. Derken 1950'lerde yapılan seçimde “yeter artık söz milletin” sloganı ile yola çıkan DP seçimleri kazanıyor “Kürt sağır İsmet” muhalefette kalıyordu. Kürt aydınlarının bir kısmıda o dönem DP içinde yer almıştı.Mustafa muğlalı'nın 33 Kürt köylüsünü sorgusuz sualsiz katletmesini, Kürt milletvekillerinden Mustafa Remzi Bucak meclis gündemine getiriyor ve general MUĞLALI suçlu bulunarak hapis cezasına çarptırılıyordu.33 kurşun şiiri ve bu durum Kürt yurtsever ve aydınları üzerinde müthiş bir etki yaratıyor ve çaresizliklerinin, parçalanmışlıklarının farkına varıyorlardı.Kürtlükleri yoktu. Onlar Türk olduklarını söyledikleri ve Türk olarak yemin ettikleri zaman ancak meclise secilebiliyorlardı.Bu durum, aydın, kendisinin farkında olan Kürt yurtseverlerine büyük acı veriyordu.DP, iki dönem yaklaşık 10 yıl Adnan Menderes başbakanlığında Türkiye de iktidar olmuştu.Artık muhalefet ve “devlet düşmanları” ayan beyan ortadaydı. Toplumdaki birikmiş enerji de boşaltılmıştı.Hedefler ve tehlikeli unsurlarda belirlenmişti. Öyle ise bu devlet “kahraman silahlı Kuvvetlere” teslim edilmemişmiydi??? 1959 da yaklaşık 50 kürt yurtseveri tutuklanıp zindana atılmıştı.Öğrenciler gösteriler yapıyor, Dünyadaki gelişmeler Türkiye'yi de etkiliyordu.Aydın, solcu insanlar tutuklanıyor ve DP yıpranıyordu ya da yıpratılıyordu. Adnan Menderes tam gaz ileri gidiyordu.Ordu : “artık yeter bu kadar söz millete, şimdi söz sırası biz de” diyordu.Ve 1960 ta darbe oluyordu.Bir tarihte devletin bir yetkilisi: “ Türkiye'ye Komünizm gelecekse, onu da biz getiririz.” Demişti. Aslında bu söz çok şey açıklıyordu. Devletin kontrolu ve insiyatifi dışında bir şey yapılamaz, her yerde ve her işin içindeyiz demeye getiriyordu. Türkiye devleti!nin sonraki pratiği aslında bu sözü doğruluyordu. Solcusundan milliyetçisine kadar eskiden beri muhalifleri de karşıtlarını da yaratmışlardı ve bu oyunu tiyatro perdesinde oynar gibi oynuyorlardı .
1961 anayasası ile “özgürlükçü” denilen bir yasa yaratmışlardı. 26 yıl tek parti ile yönetmişlerdi.10 yıl dunya şartlarına göre nispeten “amerikancı” denilen sağı ve muhafazakarların elini güçlendirmişlerdi, daha fazla güçlenmemeliydi. Çünkü dünya da bir sol dalga geliyordu kontrol dışına çıkarsa tehlikeli olabilirdi. Öyle ise bu şimdiden “bizimkiler” tarafından ele alınmalı ve gerektiğinde “devletin bölünmez bütünlüğü ile devletin bekası” için kullanılmalıydı. Ancak daha önce biraz beslenmeli ve gelişmiş olan sağa karşı da güçlendirilmeliydi.Bu amaçla “özgürlükçü” bir anayasa da hazırlanmalıydı.Darbeyi yapan kesim içerisinden aşırı sağ ve sol da ayıklanmalıydı. Sonradan darbe içinde darbe denemeleri de olabilirdi. Aydemir, Madanoğlu v.s 60 darbesi, sanki solun, sağa karşı bir darbesiymiş gibi gösterildi ya da algılatıldı.Derin devletin planı işledi.Yayınlara izin verildi. Alttan alta solcular geliştirildi.Ya da sol,dünya konjüktürünün etkisiyle gelişirken buna müsaade edildi. Enerji birikimi fazla olmamalı, boşaltılmalıydı.Çünkü 10 yıl DP iktidarı boyunca amerikancılık marşal planı çerçevesinde yardımlar, ilişkiler, Koreye asker göndermeler, Natoya girmeler v.s olmuş bir anlamda karşıt enerji de birikmişti.Asker bile huzursuz edilmiş ve bu darbe yapılmak zorunda kalmıştı görüntüsü veriliyordu. “Özerk üniversiteler”de öğrenciler okuyor sol düşüncelerle tanışıyor ve Türkiye'nin gündemine bomba gibi düşüyorlardı.
İşçi partisi kurulmuş ve meclise milletvekilleri bile koymuştu.Sosyalizm gelecek, dertler,yoksulluk ve yolsuzluklar bitecekti.Üstelik bu barışçı yollarda parlamenter seçimlerle olacak, sendikalar, işçiler, dernekler bu süreçte rol oynayacaktı.Bu parti işçi partisiydi.Ama o da ne Sosyalizmin ideologları böyle demiyordu. Marx: “ Kansız , kavgasız devrim olmaz” diyordu.Üstelik Lenin'de Rus çarlığını kanlı bir devrimle yıkmamışmıydı? Vay..vay..vay.. durun hele..Mao Zedung ne diyor biliyormusunuz? “İktidar namlunun ucundadır.” “ Peki Fidel Castro ve Ernesto che Guevara devrimi Küba'da nasıl başardılar sanıyorsun? Elbette ki Gerila Savaşı ile” diye başlayıp devam eden tartışmalar beraberinde işin teorisinin üretimini de gerekli kılıyordu. Böylesi bir süreçte Türkiye ve Kürdistan'da bu anlamda işin teorik birikimini sağlamış, kendi ülkesinin şartlarını değerlendirme,tahlil etme bilgi ve birikimine sahip bir aydın kesim de yoktu. Öyle ise ne yapılmalıydı? Hazır teorilerden faydalanılmalıydı..MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİM(MDD) SOSYALİST DEVRİM saflaşmaları başlamıştı.Türkiyedeki MDD taraftarlarının fikir babası ya da ideologu Mihri Belli'dir denirse yeridir. Dogan Avcıoglu dergi, kitap ve yayınlarla bu alana katkıda bulunuyordu. Diğer tarafta legal alanda TİP, sosyalist devrimi savunuyordu. TKP de sosyalist devrimde karar kılmıştı.Hani fazla zaman da yoktu…Dünya da habire devrimler oluyor, biz de devrim yapmalıyız telaşı ile 60lı yılların sonlarında gençlik kuruluşlarında oluşan potansiyel, illegal örgütlenmelere gidiyordu. Bu devrim stratejilerinin fikir babaları, “Ordunun devrimci bir role sahip olduğunu, Atatürk'ün Milli devrimi gerçekleştirdiğini, Bizim de demokratik devrimi tamamlayarak sonra sosyalizme geçecegimizi müjdeliyorlardı..!?.Atatürk yine baş tacı ediliyordu. Bütün suçun sağcı iktidarlarda olduğu ve bizi Amerika'ya peşkeş çektiği söylenerek, Türkiye'nin Amerika'nın yarı sömürgesi haline getirildiği belirtiliyordu.Bu durumdan kurtulmak Bagımsız Türkiye şiarı ile devrimi gerçekleştirip Amerika'dan kurtulmak gerekiyordu. İktidarın Amerika uşağı, oligarşi” tespiti yapılıyordu.Bu tespitler, ideolojik gıdasızlık içinde olan sol kesimi etkiliyor, belki de başka çare,düşünme fırsatı da vermiyordu. Bu tezler olduğu gibi kabul ediliyor, Latin Amerika modeli ile harmanlanıyor,mao zedung düşünceleri ile süsleniyordu. Mao Zedung da “KIRDAN KENTE” stratejisini benimsememişmiydi?denilerek sosyo ekonomik tahliller yapılıyordu.Çin yarı sömürge, yarı feodal bir ülkeydi.Mao Zedung kendi ülkesinin tahlilini yapmıştı.Ama bizimkiler de hazır reçetelerden geçinmek durumundaydılar çünkü beslenmeleri gerekiyordu ve gıdaları da yoktu. THKP/C,THKO gibi illegal örgütlenmeler ve gerilla egitimleri deneyimleri başlamış,devrime giden yol gösterilmişti. Üstelik ordu içindeki devrimci subaylar da bu işe katılmalı ve devrim başarılmalıydı.Orhan SAVAŞÇI Yüzbaşı idi. İlyas AYDIN binbaşı idi.( Sonradan anlaşılacaktı ki İlyas bilgi sızdırmıştı.Teslim TÖRE onun ses kayıtlarını kasete almıştı.) Dünya da mevcut modeller fazla sorgulanmadan alınmış ve var olan stratejiler de o haliyle benimsenmişti.Devletin kurucusu Mustafa Kemal de öyle yapmamışmıydı? Üniter devlet modelini Fransadan,ceza yasasını Faşist mussolini den kalma italya'dan, EEEH medeni Kanunu da isviçreden almamışmıydı? Hatta devlet yöneticileri faşistlerden dahi ileri giderek “ulusal inkarcılık” yapmamışlarmıydı??
1930 yılında dönemin Adalet Bakanı ve Türkiye'nin de ayni zamanda adli sisteminin kurucusu ve ikamesini yapan Mahmut Esat BOZKURT, şöyle diyordu Ödemişte seçmenlerine hitabında: “Biz Türkiye denen, dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz.Mebusunuz inançlarında samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir ortam bulamazdı.Onun için hislerimi saklamayacağım.Türk, bu ülkenin yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı,köle olma hakkı.Dost ve düşman,hatta dağlar bu hakikatı böyle bilsinler.” (MİLLİYET -19 EYLÜL -1930) Şimdi bu genç solcu ve fikir babalarının acaba bu gerçeklerden haberi varmıydı? Araştırmışlarmıydı?Bu devlet sisteminin, ideolojisinin ne olup ne olmadığını,neyin,hangi temellerin üzerine inşa edildiğini düşünmüşlermiydi? Eger böylesine faşist bir zihniyet,bir ülkenin adaletini yönetiyorsa bu sistem nasıl bir sistemdi ve nasıl anti emperyalist oluyordu? Bu kadrolar, Ataturk'ün 10 yılda 15.000 genç yarattık her yaşta marşının bir gerçeği de bu muydu?? Peki neden “Kemalist hareket anti emperyalist olduğu için ilericidir” diyorlardı? Akıl hocaları bir de onlara referans olarak Josef Stalin'i göstermişlerdi. Hakikaten Stalin öyle diyordu: “ Kemalist hareket milli devrimi gerçekleştirdiği için anti emperyalist ve ilericidir, ancak demokratik devrimi gerçekleştirememiş ve çakılı kalmıştır” diyordu. Tamam işte “Stalin yoldaş” demişse tamamdır. Araştırmaya gerek yoktur. İşte böylesine bir hangamede geçiyordu Türkiye sol hareketi. 60 lı yılların sonlarında Atatürk mitingleri ve anti emperyalist söylemlerle düzenliyorlar ve Amerika'nın 6.filosunu denize döküyorlardı.İzmir de Yunanlıları, İstanbul'da 6.filoyu denize dökmüşlerdi.”Efsaneler” yaratıyorlardı.
1960 sonrası Kürt hareketi
Peki bu süreçte Kürt hareketi ne yapıyordu? Kürt yurtseverler nelerle mesguldu? 1959 daki 49lar olayında aralarında örgütsel bağların olmadığı, hatta bazılarının biribirlerini yeterince tanımadığı yönünde, o dönemi yaşayanlar tarafından bu konu açıklığa kavuşmuştur.1965 yılında TKDP kurulmuş, Güney Kürdıstandaki KDP ve Barzaniden etkilenmişti. Ancak geniş bir tabana ulaşamamış,ulaşabildiği ya da mücadeleye katabildiği kitle sınırlı kalmıştı. İllegal bir partiydi. Diğer yandan İşçi partisi içinde yer alan önemli derecede bir Kürt aydın potansiyeli vardı. Ayrıca bunların çabaları ile de Kürdistan'da önemli bir oy alınmıştı. İşçi partisi parlamentoya girmiş ve bu durum hatta bazı çevreleri telaşlandırmıştı bile. Buna balans ayarı bile düşünülebilinirdi.Diğer yandan da bu gelişmenin önünün alınması için anti-komünist propagandalar da yapılıyordu.Sagda da önemli denebilecek iki lider boy göstermişti. Merkez sağı örgütleyip sürükleyen Süleyman Demirel ve Milliyetçiliği ırkçılık ve faşist bir karektere büründüren Alparslan Türkeş…Diğer yanda daha sonraları bu ayarda ve kitleleri peşinde sürüklemesini bilen Bülent Ecevit, “solun” yığınsal anlamda oluşmasının legal/parlamenter alandaki liderliğine oturtulacaktı.(70'li yıllarda)Kısacası, olası sağda ve soldaki gelişmelerin adresleri bu süreçte belirlenmiş, roller biçilmiş, mevcut potansiyel açığa çıkarılmış,daha önceki yıllarda güçlendirilmiş sağ karşısında “denge unsuru” olarak da solun gelişmesine imkan tanınmıştı. Bu biraz da mevcut anayasanın verdiği imkanlarla sağlanıyordu.
Yine 60'lı yılların sonlarına doğru Kürt yurtseverlerinin bir araya gelmesini sağlayan DDKO kurulmuş, Kürt halkının,legal alandaki düzen içi haklarını savunuyordu. Ancak bir okul olma özelliğini de yansıtıyordu. Kürt yurtsever aydınları bu ortamın sunduğu imkanlardan faydalanarak bir araya gelme, kaynaşma imkanlarını yakalamıştı.Bu durum da yurtsever duyguların, hak, eşitlik, özgürlük kavramlarının Kürt halkı için de gerekli olduğu söyleminin bilhassa sol siyasette sesini duyurmasını sağlıyordu. Gerek sözünü ettiğimiz örgütlenmeler, gerekse de yurtsever şahsiyetler biribirleri ile tanışıyor, etkileşiyor ve daha ileri örgütlenme biçimlerinin yaratılması fikri de ortaya atılarak tartışılmaya başlanıyordu. TKDP'nin bir operasyonla lider kadroları tutuklanıyor ve Antalya'da mahkeme önünde savunma yapıyorlardı.Türk sol hareketi ağırlıklı olarak “Kürt sorunu” ulusal bir sorun olarak görmüyor, “Doğu Sorunu” gibi Türkiye'nin bir iç sorunu olarak görüyorlardı. Bu durum, Türk sol örgütleri içinde yer alan Kürtleri rahatsız ediyor ve Kürdistan'ın geri bıraktırılmışlığının sebebinin burada Kürtler yaşıyor olmasından kaynaklandığını belirtiyor, ancak TİP gibi partiler, geri kalma sebebinin “Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasasından” kaynaklandığını belirtiyordu. Bu politika ile aslında düzeni ve sömürgeci Devleti aklıyordu.
Dr Şıvan (Sait Kırmızıtoprak), bu dönemde çeşitli Kürt yurtsever çevreleri ile iletişime geçiyor ve onları etkiliyordu. Bu durum, düzeni ürkütmüş. Dr Şivan tutuklanmış, sonradan İsparta'ya sürgüne gönderilmişti.Yetenekli, bilgili, Kürt yurtsever aydın tipi profilini sergiliyordu.Dönemin Üniversiteli ve DDKO,TİP içinde yer alan Kürt yurtsever, demokrat, sosyalist kesimini etkiliyordu. Bir çok kişi ile görüşüyor ve Kürt politikasının kendine özgü bir yol çizmesi gerektiğini, mevcut partilerden ayrışması gerektiğini ön plana çıkarıyordu. Dr Şivan'ın bu perspektiften bakması belki de O dönemdeki Kürt yurtseverlerinin kendi örgütlemelerini sağlamaları gereginin de öncülüğünü yapıyordu. Nihayetinde TİP'in 4.kongresinde Kürt aydın ve yurtseverleri, etkilerini gösterdiler ve sömürgeci devleti ürküten kararların çıkmasına vesile oldular.Yani TİP'in daha önceden belirttiğimiz “Kürt sorunu”nu Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası ile açıklama şeklindeki resmi politikası, bu kongrede Kürtlerin ağırlıklarını koyması ile değiştirilmek zorunda kalındı. Bu durumu, Sayın Kemal Burkay, Dr Şivan'ın TİP'e karşı bir komplosu olarak yorumluyordu.Ama özünde doğru bir politika idi ve duruş da Kürdıstani bir duruştu. Çünkü bu durumdan sonra TİP ve diğer Türk sol hareketleri içinde olan Kürtler, kendi kimliklerini daha çok önemsemeye başlamış ve bağımsız ya da ayrı örgütlenmelerin önü açılmıştı. Bu anlamda Kürt aydın ve yurtseverlerini Dr Şivan etkilemiş ve Kürdıstani bir politika ile duruşun ortaya çıkmasına katkıları olmuştur.Bu bir aşamaydı.
1971 yılının 12 Martında darbe olmuştu.Varsayılan sınırlar aşılmıştı ve kontrol edilemeyecek duruma gelebilirdi. Onun için de açığa çıkan bu enerjiyi eritmek, harcamak, düzene bir balans ayarı vermek gerekiyordu.Gerekçeler de hazırdı. “Vatan elden gidiyordu” Atatürk bu devleti “Kahraman TÜRK ordusuna” emanet etmişti ve şimdi gereken yapılıyordu.Ordu yönetime el koymuştu.Bir çok insan tutuklanmış, işkencelerden geçmişti. Devrim yapma iddiasında olan THKP/C Ve THKO gibi örgütler direniyordu düzene karşı.İsrailli bir diplomat kaçırılıyordu.Arkasından Deniz Gezmiş,Yusuf Aslan, Hüseyin İnan gibi Türkiye sol önderleri yakalanıyordu.Mahir Çayan ve arkadaşları Amerikalı teknisyenleri kaçırıyordu.Bir süre sonra Kızılderede Mahir Çayan Grubu katl ediliyordu. Deniz Gezmiş ve arkadaşları idama gönderiliyordu.Kıyım ve işkenceler devam ediyordu.Devlete karşı gelmenin sonu budur, görün işte mesajı veriliyordu.Deniz idam edildiğinde sanırım 23 yaşında, Mahir 27 yaşındaydı.Bu işe, bu genç insanların seçilmiş olmaları ayrıca dikkate deger bir olaydır.Deniz'in savunmalarını okuduğumda, Doğan AVCIOĞLU'nun kitabından birer alıntı gibiydi.Ve karşılaştırdığımda da ayni durumla karşılaştım.Yani işin fikirbabalarına bir şey yapılmamıştı. Kurbanlar gençlerden seçilmişti.Bütün zaaflarına, eksikliklerine rağmen onurlu bir duruş sergilediler bu gençler ve gelecektekilere esin kaynağı oldular duruşları ile. Bu dönem degerlendirilirken kimi 3 idama 3 idam dedi.Kimileri ordunun bu gençleri kışkırtarak,arkanızdayız mesajı vererek onları bu yola sürükledi dediyse de ,bu gençlerin duruşları,cesaretleri sonraki kuşakları çok etkiledi.Kürt yurtsever aydın ve demokrat, solcuları da çeşitli davalardan yargılandı.İşkencelere maruz kaldı ama bir gerçek de sömürgecilerin suratına çarptı.Kürt varlığı,Kürt dili ve Kürdıstan coğrafyası mahkemelerde savunuldu.Bu kuşak eziyetler çektiyse de sonraki kuşağa bir miras bıraktı.
Bu arada Dr Şivan daha önce iletişimde olduğu arkadaşları ile 1970 te T-KDP (Türkiye'de Kürdistan Demokrat Partisi)ni kurmuşlardı. Çalışmalarını Güney Kürdistan'da sürdürüyorlardı.Kuzey Kürdıstan'da da Dr şivan'a sempati duyan hayli yurtsever vardı. Güneydeki yurtseverler ve yetkilileriyle de iyi bir iletişim yakalanmıştı.Ancak o dönemde hala da ayrıntıları “sır” diyebileceğimiz bir olaylar zinciri yaşandı. TDKP'nin Genel Sekreteri Sait ELÇİ ve arkadaşı Mehmedé Begé öldürüldü. Ardından onları Dr Şivan'ın öldürdüğü ya da öldürttüğü iddia edildi. Derken, Dr Şivan'ın Sait ELÇİ'yi öldürdüğünü itiraf ettiği söylendi.Sonraları Dr Şivan'ın yanı sıra Çeko, Brusk da Dr Şivan'la beraber yargılandığı ve idam edilerek infaz edildiği belirtildi. Bu olay ile ilgili orta da yargılama tutanakları da yok, mahkemenin nasıl cereyan ettiğine dair belgeler de yok ortada. Bu durumu degerlendirmenin önemi, aslında Kürdıstan tarihinde bırakmış olduğu boşluktur. Sonuçta sebep ne olursa olsun Kürdistan Tarihinin önemli kayıplarıdır ve mücadelenin sekteye uğramasında bu olay rol oynamıştır. Eksiklikleri, zaafları ve artıları ile Dr Şivan ya da hareketi değerlendirildiğinde, Kürdıstan'ın siyasi tarihinde bir dönemi başlatmış, etkilediği kitle ve mücadele azmi, tarzı ile Kürt yurtseverlerinin, kendilerine gelemelerinde önemli rol oynamış, Kürt politikasının kendi kimliğini bulmasına büyük katkılar sunmuştur. Dr Şivan'ın oluşturduğu örgüt dağıtılmasaydı, kadroları heba edilmeseydi sanırım Kuzey Kürdıstan siyasi mücadelesi çok şeyler kazanacaktı. Bu talihsiz olayı tarihçilere bırakmak gerektiğini belirtiyor, dönemin yetkililerinin bu tarihçilere belgeleri sunmada ve doğru bilgileri vermede sorumluluklarını yerine getirmelerini arzu ediyorum.Ki tarihimizin bu karanlık sayfası doğru olarak aydınlansın gelecek kuşaklara doğru bir tarih bilgisi sunulabilinsin. Bu ve benzeri olaylardan ibret alınsın, zaten yetersiz olan Kürdıstani kadroların bu şekilde heba edilmesi, olan gücün de yeterince amaca kanalize edilmediği süreçler hepimizin malumudur.
Bu olaydan sonra T-KDP kadroları Güneyden çıkarılmış, Suriye, Avrupa gibi alanlara gitmişlerdir. Yani her biri Kürtler için bulunmaz değerde olan bu değerli kadrolar etkisiz hale ,örgütsüz hale getirilmiş süreç bu haliyle devam etmiştir.70'li yılların ikinci yarısında gerek Türkiye'de gerekse Kürdıstan'da önemli gelişmeler oluyordu. Kürt hareketi kimliğini bulma arayışı içindeydi.Türk solu ile yollarını ayırmanın eşiğine gelmiş ve bu anlamda duruş sergilendiği sanılsa da aslında bence hiçbir zaman Kürt aydın şahsiyetleri ve örgütleri Türk solunun etki alanında kurtulamadılar.Ayni şekilde Kürtler, Dünya'nın içinde bulunduğu kendilerine ve ülkelerinin şartlarına yeterince uyarlayamıyor ve Kürdıstani bir ideoloji/politika geliştiremiyorlardı.Bu yeteneklere sahip olabilme ihtimali olan az sayıdaki kadrolarda etkisiz hale getirilmişti(kim veya kimler tarafında olursa olsun önemli olan bu sonuçtu.) Ne yapılıyordu peki? Bir yanda Kürdistan'da eski TİP kadroları vardı.TİP kapatılmış, tekrar açılmışsa da eski gücünü kaybetmişti. CHP'nin başında bulunan Ecevit, kitleleri etkiliyordu. Öğrenci, memur, aydın, esnaf, işçi bu anlamda sosyal bir taban olarak yerini alıyordu.1974 deki Kıbrıs çıkartması ECEVİT'i popüler hale getirmişti.Arkasında gelen af onu daha da kitlelerin gözünde yüceltmişti.Ecevit, barış güvercinleri uçuruyor; kasket takıyor, “Karaoğlan” oluyordu. Dağa taşa “UMUDUMUZ ECEVİT” yazılıyordu. Solun gelişmesi ve gençliğin etkilenmesi doğal karşılanıyordu.Ancak bu süreçte Kürt hareketi bu gelişme içerisinde Ecevit mitinglerinde taleplerini ön plana çıkarıyor “Kürdara Azadi” “Halklara Özgürlük” sloganlarını gündemleştiriyordu.Bu talebe karşı Ecevit, sert çıkış yapıyor: “Türkiye'de halklar yoktur, halk vardır” diye tepki gösteriyordu. Bu netlik Kürt hareketinin kendini toplamasını sağladı ve 70'li yılların ikinci yarısında hızla büyüdü. Dernekler, sendikalar, sivil kuruluşlar, mesleki örgütler içinde her alana müdahale etti.Oradaki Kürt işçi, esnaf, aydınları ile bağ kurdu.Üniversitelerde, liselerde hatta ortaokullarda Kürt yurtsever duygu ve düşünceleri hızla etki yaptı.Mitingler yapılıyor,demokratik haklar ön plana çıkarılıyor, köylünün toprak talebi, anadille eğitim, Kürtlere özgürlük talepleri kitlelerdeki karşılığını buluyordu.İşte böylesi şartlarda Kürt hareketi yavaş yavaş ideolojik ve örgütsel temelde de değişik bakış açıları ile kendilerini gösteriyordu.
Bu dönemde Dr şivan Hareketinin devamı olan hareket ilgi görüyor ve özellikle bilinçli aydın, okumuş yurtseverlerin ilgi merkezi haline geliyordu.Kemal Burkay'ın liderliğindeki çevre,Özgürlük yolu, Roja welat adlarında dergiler çıkarıyordu. Kitleler ve aydın yurtseverler içinde örgütleniyorlardı. Rızgari diye kendilerini tanıtan bir çevre Rızgari dergisini, Kawa çevresi de Kürdıstan'da azımsanmayacak bir güç toplamaya çalışıyordu. KUK,TKDP ile sorunlar yaşamış ve yeni bir örgütlenme ihtiyacı duymuştu.Bu hareket de kendi alanında ayrı bir renk katıyordu sürece. Abdullah Öcalan önderliğindeki “Apocular” diye tanınan ya da tanıtılan çevre Kürtler içinde taban bulmaya çabalıyordu. Herkes kendi alanında canla başla çabalıyor ,taraftar toplama mücadelesi veriyor, kendilerini tanıtmaya çalışıyorlardı.
Kürt hareketi Türk solunun etki alanındaydı
Daha önce, Kürt hareketinin Türk solunun etki alanından kurtulamadığını belirttim.Bunu açmak istiyorum.Bu genel bir durumdu ve Kürt hareketinin önemli bir zaafı idi. Örgütlenme tarzı, ideolojik argumanları bakımından Türk solunu taklit etmekte pek te geri kalmıyorlardı.Adeta, daha önce içinde yer aldıkları Türk örgütlerin özelliklerini yansıtıyorlardı önemli bir çok konuda.Oysa daha önce de belirttiğimiz gibi zaten Türk solu büyük bir “ideolojik gıdasızlık” yaşamıştı.Ancak Dünya'daki ideolojik yapılanma ve mevcut tezlere göre kendini biçimlendirmişti.Hatta “kötü bir kopyacılık” da denilebilinirdi. Ama sonuçta buna ihtiyaç vardı ve bu işin ideologları bunu böyle yapmışlardı.İşte bana göre Kürt hareketi de tam da bu nokta da Türk solunu taklit ediyor, onlardan farklı oldugunu belirtmek içinde sömürge tezi ve ayrı örgütlenme argumanlarına sarılıyordu. Hepsi de bağımsızlığı savunuyor ya da şartlara göre bağımsızlık veya federasyon diyenler de çıkıyordu.Bağımsızlığı savunmalarını yanlış bulmuyorum ancak diğer alanlardaki taklitçiliklerini bir yetmezlik ve zaaf olarak değerlendiriyorum.Peki bu şekillenme nasıl bir görünüm arz ediyordu? Kürdıstandaki Kawa,Türkiye'deki Maocu hareketlerin adeta bir karşılığı gibiydi. Hatta Türkiye'de Maocu hareketteki ayrışmanın Kürdıstan'a yansıması, Kawa ve Dengé Kawa diye 2 gruba ayrılmalarına sebep olmuştu. Arnavutluk, ÇKP Politikalarındaki değişiklikler, Türk siyasi hareketlerine, ordan da Kürdistan'daki hareketlerde karşılığını buluyordu. Rızgari, Türkiye'deki “Kurtuluş” hareketine denk geliyordu ideolojik olarak. Kurtuluş hareketi içindeki ayrışmalar, Kürdıstana Rızgari ve Ala Rızgari diye ikiye bölünen bir yapı ile kendini gösteriyordu. Apocular,Türkiye'deki THKP/C geleneğine karşılık geliyordu.Ordaki gelişmelerde onları etkiliyor; apocular, tekoşin grubu gibi grupların ortaya çıkmasına sebebiyet veriyordu. Özgürlük yolu olarak bilinen hareket,TİP/TSİP geleneğine denk düşüyordu.DDKD ise,Türkiye'deki TKP hareketinin karşılığı olarak kendisini buluyordu.İdeolojik tezler ve argümanlar biribirlerinden besleniyordu. KUK da Güney eksenli Barzani hareketinin etkisinde ve çağın ideolojik argumanlarını kullanarak sol arenada yerini alıyordu.
Bu durumu ile adeta sağ ve solun harmanlanması görüntüsü veriyordu. Bu süreç böylesi bir süreçti ve Kürt hareketinin ideolojik gıdasızlığını gözler önüne seriyor, zaten ideolojik anlamda gıdasız olan ve dışarıda ithal etmek zorunda kaldığı ideolojilerle kendisini var eden Türk solunun adeta “tavşanın suyunun suyu” misali kötü bir kopyacılığa düşüyordu. Bu gerçek, Kürt toplumunun bünyesine uygun olmadığı için büyük sorunlar da yaşanıyordu. Sol aydınlar kitlelerle bağlarında ve ilişkilerinde zaman zaman hiç de gerekli olmayan argumanlarla kitleleri etkilemeye çalışıyor, bazen de sorunlar ve tıkanıklarla karşılaşıyorlardı. Örneğin,bir kawacının kitlelere verdiği mesaj, ağırlıklı olarak “başkan Mao Zedung'un” kahramanlıkları ve büyüklüğü, teorisi ve Sovyet sosyal emperyalizmine eleştirisi iken; Bir DDKD'li ya da Özgürlükçü'nün çogu zaman önceliği, Maoculuğun eleştirisi ve Sovyetler Birliği'nin savunulması, “Sosyal Emperyalizm” tezinin çürütülmesi için enerji harcamaktı.ÇKP'nin ne kadar sapma içinde olduğunu gündemleştirmekti.70'li yılların ikinci yarısı, Kürdıstan'da önemli gelişmelere sahne olurken, bu zaafiyet de bana göre,Türk solundan Kürt sol hareketi'ne bulaşmış ve onu daraltan,birliğini engelleyen,kendi içinde çatışmalara sahne olmasına sebep olan bir hastalıktı.
KIP/ DDKD hareketi
Genel olarak Kürt hareketi, özel olarak DDKD, kendi kendini tekrarlıyor, ancak geleceğe dair önüne koymuş olduğu hedeflerin başarılması, geliştirilmesi yönünde büyük zafiyetler içeriyordu. DDKD, büyük bir kitleyi örgütleme becerisi göstermiş, adeta Kürdistan'da geleceğin öncü gücü olmaya aday bir hareket görüntüsü vermekteydi.Gerçekten, DDKD'nin sahip olduğu kadrolar yetkin, gelecek vaad eden, bilinçli ve sürece damgasını vurabilecek özelliklere sahipti ve en önemlisi hemen hemen Kürdıstan'ın büyük bir bölümünde örgütlenmişti. Onbinlerle ifade edilebilinecek bir güce erişmişti. Kürdinfo'da o dönemi değerlendiren bazı yazanların verdiği rakam 40.000, ya da 52.000 gibi bir sayının sadece DDKD'ye üye olduğu şeklindedir.Bu rakam,çok büyük bir rakamdır ve bunların dışında DDKD''ye sempati duyan, DDKD'nin etkilediği ve bu çevrede bulunan daha büyük bir sayının da olduğu, o dönemi yaşayan herkes tarafında kabul edilen bir gerçektir.DDKD'nin Bismil'de yaptığı yöresel bir mitinge 20.000 kişi civarında, Siverek'te yaptığı mitinge de onbinlerce kişi katıldığı herkesin malumudur.Ayrıca DDKD'nin Siirt'e düzenlemiş olduğu miting çok görkemliydi. Sanırım 78'de ya da 79'da ilk defa Kürdıstan'da kutlanacak olan 1 Mayıs, (Bu miting Bitlis'te yapılmıştı) mitingte diğer bileşenlerin yanında DDKD, aktif rol oynamıştı.Bu çabalar ve DDKD'nin Kürdıstan halkını örgütleme başarısı takdire şayandır ve bu gün de hala aşılamamıştır.Bu güce ulaşmak, bunu geliştirerek olgunlaştırmak ve mücadele alanına kanalize ederek kalıcı,sürekliliği sağlamak için gerekenleri yapmak, DDKD'in önünde aşması gereken hedefler olarak duruyordu.
Bu gün bile hala çözemediğim, neden yapılmadığı anlaşılmamış olan bu gerçeğin DDKD içinde iç çekişmelere ve tartışmalara sahne olduğu bir süreç yaşandı.Bu süreç bazı kayıplarla, ayrılanlarla (ya da tecrit edilenlerle) atlatıldı.Ancak acı olan en büyük olay, Mehmet Oruc'un öldürülmesi idi. DDKD tabanı bunu hiçbir zaman onaylamadı ya da tasvip etmedi ise de “kaza ile oldu” açıklaması bir nebze yatışmaya imkan tanımıştı.DDKD partileşmiş, ancak partisini kitlelerden saklamıştı, kamuoyuna duyurmamıştı.(Kürdistan işçi partisi-KİP). DDKD içinde olan yetişmiş kadrolar parti içinde örgütlenmeye alınmış ancak aşama kaydedilemiyordu. Örneğin daha 70'li yılların sonunda ya da 80'li yılların başında geleceği belli olan,siyasi öngörüsü olan herkesin tahmin edebileceği darbe, DDKD tarafından dikkate alınmıyor, böylesi bir durum karşısında neler yapılabilineceği konusunda gerekli tedbirler alınmıyordu.DDKD'nin geldiği aşama, büyük imkanlara sahipti ve iyi organize edilseydi Kürdıstan'daki mücadelenin kalıcılığı ve sürekliliği için adeta bir güvence olacaktı.Ancak hala da açıklama bekleyen ve ne olduğu aslında bana göre tamda anlaşılmayan bir durum, DDKD'nin aşama yapmasını istemiyor, bu alanda gerekli adımlar atılamıyordu.Bu kadar büyük hatta Kürdıstan'daki en örgütlü ve kitlesel tabanı en büyük olan güç neden içten içe etkisizleştiriliyordu? Bu soru bu gün de cevap bulması gereken bir sorudur.Acaba birileri bundan korkuyormuydu? Yoksa DDKD, hesaplananın çok mu ilerisinde bir güce ulaşmıştı? Kontrolde tutulması mı gerekiyordu? Bu sorular cevap arayan sorulardır.
80'li yılların başında darbe geliyorum diyordu. Generaller muhtıralar vermiş, akabinde gelebilecekleri belli olan böylesi bir durumda DDKD ne yapabilirdi? Bu konu gündemleştirilmiyor, tedbirleri alınmıyordu.Bu kadar kadro ve bu örgütlü güç nasıl reorganize edilebilinirdi? Değişik şartlarda nasıl mücadele alanına kanalize edilebilinirdi? Heba olmaktan nasıl kurtarılabilinirdi? Bu soruların karşılığı yoktu. Siyasi irade o zamanlar ne ile meşguldu bilmiyorum ama tabandan olan insanların sorduğu sorular, belirttiği kaygılar, bir şekliyle merkezce hazırlıkların yapıldığı şeklindeydi.Her şey merkeze havale edilmişti ve beklentiler de vardı. Hatta bu konularda ısrar edip görüş belirtenlere şüphe ile bakılır hale gelinmişti.Acaba bu da tecrit edilenlerin ya da ayrılanların devamı unsurlarmıydı? Gibi bir yönelim içerisine girilmişti.70'li yıllar boyunca DDG(Devrimci Demokrat Gençlik dergisi) dışında bir yayında çıkarılmamıştı.Bu da yapıyı beslemekte yetersiz kalıyordu ideolojik yönde.Çoğu şey sözlü idi.Ancak bu süreçte “ Kültür Devrimi” diyemezsek de çok önemli eğitim, seminer, panel, forum gibi etkinlikler yapıldı.Bu durum, kadroların gelişmesini ve bilgi ile donatılmasını sağladı. Ancak yayın alanında büyük zafiyetler yaşanıyordu.79'un sonları 80 yılının başında bu sorun önemli derece de çözüm-lendi ve İki yayın çıktı. Jina Nu ve Tîréj dergileri, gerek güncel teorik/politik konularda önemli analizler yaparken; Tîréj, Kürt kültürü ve edebiyatına önemli hizmetler sunuyordu.Bu durum önemli bir gelişmeydi ve kadroların,tabanın ihtiyacı olan besini sağlamada önemli bir boşluğu doldurdu.Bu arada Kürdıstan'da UDG (Ulusal Demokratik Güçbirliği) kuruldu. KUK, Özgürlük yolu ve DDKD/Devrimci Demokratların bu güç ve eylem birliği oluşumu çok yerinde bir tespit idi ve geliştirilebilinirdi. Eger geliştirilip devam etseydi, bence Kürdıstan'ın ve Kürt politikasının bu gün içinde bulunduğu belirsizlik ve tıkanıklık olmayacak, sürece Kürdıstani güçler müdahale edip kontrolu sağlayabileceklerdi. Yani 80'li yıllara olumlu gelişmelerle giriliyor ancak sanki darbe yapılmayacakmış, askeri faşist cunta gelmeyecekmiş gibi hareket ediliyordu. O dönemde muhtıralar verilirken ve ikinci muhtıra da verildiğinde DDKD/KİP hareketi siyasi irade ve yöneticilerinin bunu nasıl, hangi perspektifle degerlendirdiklerini bilmiyorum ama çokta dikkate alındığı kanaatinde değilim. Bence bu bir siyasi öngörüsüzlüktür ve bu anlamda geleceği görmeyen hareketler her zaman yenilmeye , yok olmaya da mahkumdurlar.
Nihayetinde 1980'nin 12 Eylül'ünde darbe geldi ve herkesi hazırlıksız yakaladı. Sonuçlara bakıldığında pek de kimsenin bunu beklemediği şeklindeydi.Çünkü kadrolar hazırlıksız yakalanmış, panikle oraya-buraya savrulmuşlardı. Tutuklanmalar, baskınlar bir anda gündemi işgal etmişti. Merkezden bu darbenin ne olup olmadığı yolunda değerlendirmeler de çıkmıyordu.Taban şaşkındı. İnsanlar kahvehanelerden, evlerinden alınıp zindanlara götürülüyordu.Geriye kalanlar, acaba bu gün ya da yarın beni de alırlar mı korkusu ile yaşıyorlardı. Sağlıklı ve organizeli, ne yapılması gerektiği konusunda merkez-taban arasında bir iletişim ağı kurulamıyordu. Hatta merkezin kendi aralarında bile bu iletişimin sağlıklı olduğundan söz edemeyiz. Nihayet 82'de ülke dışında kongre toplandı ve sağlıklı kararlar da alındı bence.Ancak uygulama konusunda zafiyetler gösterildi. Derken cesur adımlar atılamadı.Yurt dışına giden kadrolar arasında çelişkiler, ayrışmalar derken ülke ile olan bağlar zayıfladı. Sürece müdahale etme şansı var iken, tutuk ve uyuşuk davranıldı.Ülkedeki kadrolarda hep merkezden gelecek kararları ve ne yapılacağı konusunda beklenti içerisine girdi.Göz göre göre yılların emeği olan bu potansiyel eriyor, eritiliyor ya da çörümeye terk ediliyordu. Kadrolar sahipsiz bırakılmış,”herkes başının çaresine baksın” bakış açısı ve zihniyeti önplana çıkmıştı. İmkanı olanlar yurt dışına çıkmış,olmayanlar zalim faşist cuntanın insafına terk edilmişti.Buna rağmen zindanlara düşen DDKD kadroları, arkadaşlarına sahip çıkmış ve içerde onlarla dayanışma, iletişim kanallarını zorlayarak sağlamıştı.Ama dışarıdakiler, içerdekilerin imkansızlıklar içinde yarattıkları imkanları, yine değerlendirememiş ve bu işten uzaklaşmaya başlamıştı.Her şart ve durumda DDKD'nin vefalı tabanı sabır etmiş, belki yeni gelişmeler olur beklentilerine girmiş ama sonuç alınamamıştır. Bu tarihin kaydettiği büyük güç her kesin gözü önünde, bile bile yok ediliyordu. Sömürgecilerin asla yok edemeyecekleri bu büyük gücü,yöneticilerin basiretsizliği, bencilliği ve kendilerini riske etmeme korkaklığı yüzünden eritiliyor, etkisiz hale getiriliyordu.Bu konuda ilerde arastırmaya deger konular arasında yerini alacaktır. Tabandan baş gösteren yeniden örgütlenme, toparlanma iyi niyetli çabaları da bir süre sonra başarılı olamıyordu. DDKD kadrolarının diğer oluşumlar içinde ya da boy veren kurum, kuruluşlar içinde aktif çabaları olmuşsa bile tabanı o alana kanalize etme başarılı olamamıştır.Taban adeta direnmiş, başka yapıları bünyesine almamakta direnç göstermiştir.
Son süreçte yapılan çağrılar, DDKD tabanı arasında yankı bulmuş ve gelecek vaad edebilecek düzeye gelmiştir. Kül haline getirilmiş, atıl duruma sokulmuş bu değerli emeklerle yaratılmış olan bu kadrolar, adeta “kendi küllerinden yeniden doğma” gerçeğini ispatlarcasına 70'li yıllardaki Diyarbakır'da, Siverek'te, Bismil'de, Siirt'te, Van'da, Bitlis'te, Silvan'da, Muş'ta, Hakkari'de, Batman'da, Yüksekova'da, Viranşehir'de, Mardin'de, Kızıltepe'de, Derik, Çınar, Mazidağ ve daha isimlerini saymakla bitmeyecek yerlerdeki heyecanla yeniden var olma ve kendi emeklerini çok sevdikleri, uğruna Dr.Şivan, Çeko, Brusk, Hamit AKIL, Hakkı Uzar, Şefik Özdemir, Mustafa TANGÜNER ve daha bir çok şehidini verdiği Kürdıstan'ın Ulusal ve toplumsal demokratik Mücadelesi'ndeki yerlerini almak istemektedirler. Dün de çok önemli çalışmalara imza attılar,bu günde atacaklardır. Bu kürt ulusal ve yurtsever demokrat damarın Kürdistan mücadelesinde silinmesi, etkisiz hale getirilmesi, atıl duruma getirilerek eritilmesi politikasına bazı KİP yöneticileri ve siyasi iradesi de isteyerek veya istemeyerek, bilerek veya bilmeyerek sebebiyet vermişlerdir. Ancak bir çağrı ile kabuklarından sıyrılarak güce güç katmaları, bu damarın çok soylu ve bitirilemeyeceğini de göstermektedir. Öyle ise ne yapılmalı? Bir daha bu duruma gelmemek için ne tedbirler alınmalı? Tükenişe, tükenmedik ile cevap veren bu potansiyelin geliştirilerek geleceğe taşınması nasıl sağlanmalı? Kalıcı ve sürekliliği olması gereken bu hareket nasıl dizayn edilmeli ya da örgütlenmeli?Aralarındaki ilişkiler nasıl olmalı? Bu sorular çoğaltılabilinir. Kısacası,Kürdıstan'ın ve Kürt Ulusunun geleceğe taşınması için,yeryuzunde hak ettiği yerini alması için bu kadrolara ihtiyacı vardır ve bu kadroların oluşturacağı örgütlenme modeli de hiçbir zaman yok olmayacak, erimeyecek, komplolarla bitirilemeyecek şekilde kalıcılığı,sürekliliği olan bir şekilde olmalıdır. Kişiler gitse bitse de hareket bitmemeli, Kürdıstan coğrafyasına kök salarak geleceğe taşınmalıdır.
ÖNERİLER
1-İlk anda hareket olarak ortaya çıkılmalı, hareketin ilkeleri, stratejileri esnek olması göz önünde bulundurularak belirlenmelidir.Bu ilkeler, genel kurullarda ülke ve ülke dışında tartışılarak herkesi bu sürece katma prensibi esas alınmalı.
2-Hareket demokratik, çağdaş, gelişmeye açık, ulusal çıkarları etik kurallarla bağdaştıran, ideolojilerden yararlanan ama idelojilerin esiri olmayan (dünyadaki mevcut ideolojileri halka dayatmayan), ulusumuzun hassasiyetlerini de göz önünde bulundurup demokratik yaşamı ertelemeden şimdiden hayata geçirip örnek teşkil etmelidir.
3-Hareket Ulusal ve Toplumsal mücadele stratejisinden vazgeçmemelidir. Milliyetçi anlayışlara karşı olmazsa bile halkın önüne Milliyetçi seçeneği değil,Yurtseverliği koymalı. Asgari müştereğin yurtseverlik olması gereğini bilince çıkarmalıdır.
4-Hareket devrimci, demokrat, dönüşümü savunan, ulusal ve toplumsal dönüşümün projelerini bu günden yavaş yavaş harekete geçiren adımları önüne koymalıdır.
5-Hareket, düzen içi çözümlere lakayt da kalmadan, önüne “Kürt ulusunun kendi kaderini tayin etme hakkı” nı koymalı ve etkinlik, çalışmalarında bu amaca hizmet etme gözetmelidir.Kendi kaderini belirleme hakkını sürecin belirleyeceği gerçeğinden hareketle mutlaklaştırmalara girmemelidir.
6-Hareket bir yandan ulusal mücadeleyi verirken, demokratik mücadele alanını boş bırakmamalı ve her demokratik kazanımı önemsemelidir.
7-Örgütlenme de yereli önemsemeli, yatay bir örgütlenme olarak karar organları gövdede toplanmalı, üstte her an değiştirilmesi mümkün olabilecek bir temsiliyet ya da gövdenin karar organının sözcülüğünü yapacak, koordineyi sağlayacak görevler verilen bir üst yapı oluşturulmalıdır.Bu yapı gövdedeki karar organının politikasına uygun insiyatif kullanabilmelidir.
8-Yerel kendi kararlarını hareketin ilkeleri çerçevesinde hayata geçirebilmeli sonuçtan gövde bilgilendirilmeli ve karşılıklı kan akışı sağlanmalıdır.Yerel kendi sorunlarını çözmede insiyatif kullanabilmelidir.
9-Örgüt liderliklerinin yönetimi yerine “kolektif yönetimler” gerçekleştirilmelidir.
10-En üstteki kadro ile en alttaki arasında ilişki ağını basitleştiren bir yol bulunmalı, her kadronun değerli, yaptığı faaliyetin önemli olduğu, gerekirse en üstte görev ifa etmiş bir kadronun en altta da görev alması teşvik edilmeli ve sağlanmalıdır.
11-Kürdıstan ve Türkiye şartlarında; Kürdıstan'da “ulusun kendi kaderini belirleme”, Türkiye'de Kürt halkının, demokratik ve kültürünü geliştirme, yayma, Kürtçe eğitim görme v.b haklarını alma, kullanma eksenli bir mücadele tarzı benimsenmelidir.Yurt dışında da yaşanılan ülkenin koşullarına uygun mücadeleler verilmeli ve politikalar üretilmelidir.
12-Kürdıstan'da veya Türkiye'de Kürt kültürü, tarihi, sosyal yaşamı, tiyatro, müzik, panel, konferanslar etkinlikleri yapılacak şekilde düzenlenebilecek Kültür Merkezleri açılmalıdır.
13-Hareketin politikalarını, çalışmalarını, güncel olayları yorumlayacak yayınlar çıkarılmalı, Dünya ile iletişimi sağlayacak “enformasyon” tanıtım büroları açılmalıdır. İmkanlar ölçüsünde yayın yapabilecek radyo.tv gibi hedefler önüne koymalıdır. Haber ajansı, gazete çıkarma çalışmaları önemsenmelidir.
14-Ülkede ve ülke dışında belli alanlara hitap eden dernek,sendika, kurum ve diğer kuruluşlarda çalışma imkanları yaratılmalıdır.
15-Hareketin her ferdine sahip çıkılmalı,yaşamda karşılaştığı çeşitli sorunların çözümünde yalnız bırakılmamalıdır.Yoldaşlık ruhu geliştirilmeli, bunu hayatın her alanında his ettirmelidir.
16-Ülke içi ve dışındaki kan akışını, ilişki ve iletişim ağını sağlayacak,bilgi işlem görevi de görecek bir organ oluşturulmalıdır.
17-Makul bir zamandan sonra partileşmeye gidilmeli ve partileşmenin alt yapısı oluşturulmalıdır. Parti, demokratik, çağdaş, esnek, her ülke ve grupla iletişim kurabilecek, düşüncede tutucu olmayan,üyelerini şimdiden hayata hazırlayan, donatan, etkinleştiren,ulusal çıkarları partinin de çıkarları üstünde gören, halkla bütünleşen ve halkı mücadele kanallarına kanalize edebilen, hayata, günlük hayata müdahale edebilme özelliklerine sahip, herkesin sahip çıkacağı şekilde her kesimin sorunlarına eğilmeli ve katkı sunmalıdır.
Kısacası hareketin etkin, kalıcı, sürekliliği olan bir duruma getirilmesi, çağdaş bilgi ve araçlarla donatılması, pratikte hemen bir yerde başlanmasını gerektirmektedir.Bu saydığımız önerilerin hemen başarılması mümkün değil ama bunları başarmak da hayal değil.
İşte bunlar yapılırsa başarılacak demiyorum, Devrimci Demokratların daha büyük hedefleri başaracaklarına sıcak bakıyorum, inanıyorum.Bu dediklerimin dışında da daha eklenecek çok öneriler sunabilecek olanların olduğunu da biliyorum bu vesile ile Diyarbakır'da 2-3 Eylül tarihlerinde gerçekleştirilecek büyük toplantının başarılı geçmesini diliyorum.
31.08.2006
MERSİN
|
|