Fuat Önen

Arşiv

"Birlik ve Çalışma Anlayışımız"(*)

Çalışma grubu kuzey Kürdistan'da farklı grup, yurtsever parti, çevre ve kişilerin ortak bir ulusal inisiyatif arayışıdır.


Kuzey Kürdistan'da birlik arayışları bizimle başlamış değildir. 1980 öncesi ulusal demokratik güç birliği, 1980 sonrası Yekbun, HEP-DEP deneyimlerimiz var. Kuzey Kürdistan ve Kürdistan'ın diğer parçalarında da birlik sorunu sürekli Kürtlerin gündemindedir, bu normaldir.

 

Aynı alanda bir arayışın içine girdiğiniz zaman, kendinizden önceki arayışlardan olumlu ya da olumsuz etkileniyorsunuz. Bizden önceki birlik arayışlarında farklı yurtsever grupların bir arada iş yapabileceklerini kanıtlamış olmaları bakımından olumlu yönden etkileniyoruz.

Geçmiş birlik arayışlarının başarısızlığı da bu arayışlara katılan arkadaşlarda oluşturduğu negatif hafızadan dolayı, bizi olumsuz yönde etkiliyor.

 

Birlik ve Çalışma Anlayışımız

 

Bütün bunları görerek yürümemiz lazım, ilk defa bir iş yapıyor değiliz. Ancak, bu gruptaki siyasi arayışın, birlik arayışının bundan önceki birlik çalışmalarından farklı olduğunu düşünüyorum. Bu arayıştaki birlik mantığımız şudur; farklı ideolojik, siyasal, örgütsel aidiyetleri olan grup, kişi ve çevrelerin ortak bir siyasi akıl oluşturup, bu siyasi akılla ulusal projeler oluşturması, giderek ulusal kurumlar oluşturması bizim birlik mantığımızdır, bu birlik mantığının farklı olduğunu düşünüyorum.

 

Bizim önceden saptanmış bir hukukumuz yoktur. Birlikte iş yapmaya çalışıyoruz, iş yaparken birlikte ortak bir hukuk oluşturmaya çalışıyoruz. Bu da yenidir ve bana göre birlik arayışının sonuç vermesi bakımından güven vericidir.

 

Grubumuz açık mücadeleyi esas almaktadır. Açık mücadeleyi esas almak, gizliliğe eleştiri değildir. Kürdistan'da gizli çalışmalar da var. Bunu biliyoruz, ama biz açık alanda siyasi mücadeleyi tercih ediyoruz. Bu bizim tercihimizdir, grubumuz legaliteyi görür, legaliteyi gözetir ancak çalışmalarını legaliteyle sınırlandırmaz. Grubumuz çalışmalarda meşruiyeti esas alır.

 

Açık ve Meşru Mucadele

 

Bu farkın iyi anlaşılmasını diliyorum. Bazı sözlüklerde meşruiyet; kanunilik olarak tarif edilir, böyle değildir.

 

Meşruiyet 'şer'den gelir, bizim 'şer'imiz özgürlüktür. Grubumuzun şeriatı ulusal özgürlüktür. Kürt ulusunun özgürlük kavgası, bizim grubumuzun şeriatının esasıdır ve biz meşruiyetimizi buradan alırız. Dolayısıyla grubumuz çalışmalarında legaliteyi görür, gözetir ama meşruiyeti esas alır.

 

Açık alanda mücadele, grubumuzun tercihidir, ama legaliteyi değil meşruiyeti esas almak bir zorunluluktur.

 

Kürdistan'ın hukuku yoktur. Kürdistan'a egemen devletlerin hukukunda da “Kürdistan” yoktur, bu çelişkiyi legaliteyi esas alarak çözemeyiz.

 

Legaliteyi göreceğiz, legaliteyi gözeteceğiz ama grubumuzun esas hedefi Kürdistan'ın hukukunu oluşturmaktır. Bu çabanın, bu hedefin egemen devletlerin hukukuna ve legalitesine sığmayacağı açıktır. Dolayısıyla grubumuz çalışmalarında meşruiyeti temel alır.

Ankara ve Diyarbakır toplantılarında 'şer'imiz Kürt halkının kendi topraklarında kendi geleceğini belirlemesi olarak tespit edilmiştir. Bizim mücadelemizde temel aldığımız 'şer' budur meşruiyetimizi de buradan alırız.

 

Meşruiyet ve Uluslar arası Kurumlar

 

Legalite ve meşruiyete gelmişken dünyaya da böyle bakılmasını önereceğim. Bu söylediklerim, size aykırı gelebilir. Reşit Deli arkadaşın dediği gibi "bütün dünyayı karşıma alıyormuşum" gibi gözükebilir; buna rağmen bunu söylemeye devam edeceğim ve izah etmeye çalışacağım.

 

Legalite ve yasallık belirli bir güç dengesinde egemenlerin iradesini temsil eder. Bu, Türkiye'de de dünyada da böyledir. Kürt ulus gerçekliği bakımından dünyada bir tek uluslararası meşru kurum olmadığını düşünüyorum. Dünyada ki bütün uluslararası kurumların Kürt ulus gerçekliği bakımından gayrı meşru olduğunu düşünüyorum.

Bugün dünyada Birleşmiş Milletler, dünya legalitesinin zirvesidir, legal bir kurumdur. Birleşmiş Milletler'in legalitesine, dünyadaki geçerliliğine bir şey söylemiyorum; ama Kürt ulus gerçekliği bakımından birleşmiş milletler gayrı meşrudur.

 

Çünkü bunun adı Birleşmiş Milletler'dir, ama esası birleşmiş devletlerdir. Bu Birleşmiş Milletler'in; nüfusu beş yüz bin'den, bir milyara varan üyeleri vardır, 200 küsur devlet bu kuruma üyedir. Nüfusu 500 bin olan üyesi de vardır.

 

Ortadoğu'da otuz-kırk milyon nüfusu olan Kürt milleti, Birleşmiş Milletler bakımından yoktur. Birleşmiş Milletler legalitesi bakımından böyle bir ulus yoktur. Şimdi açık ve dürüst konuşmak lazım ve içimizdeki neyse onu doğru dürüst söylememiz lazım. Benim gözümde Birleşmiş Milletler, Kürtler açısındani gayrı meşrudur. Dünyada Kürt ulus gerçekliği ve bu grubumuzun 'şer'i bakımından meşru olan bir tek uluslararası kurum yoktur.

 

Bu kurumlar savaş sonrası güç dengelerini ifade eder. Güç dengelerinde savaşı kazananların iradesini temsil eder bu kurumlar. Birinci savaştan sonra Cemiyet-i Akvam kuruldu; Cemiyet-i Akvam birinci savaşın egemenlerine ve bu savaşı kazananlara göre legal bir kurumdur, yasal bir kurumdur ama Cemiyet-i Akvam'da Kürt ulusu yoktur.

İkinci dünya savaşından sonra Birleşmiş Milletler kurulmuştur. Bu savaşın galiplerinin oluşturduğu bir kurumdur, bu kurum legaldir, yasaldır ama Kürt ulus gerçeği bakımından grubumuzun 'şer'i bakımından gayrı meşrudur. Grubumuz Türkiye'ye de dünyaya da kendi 'şer'i bakımından bakmalıdır.

 

Grubumuz, örneğin; daha katılımcı ve demokratik bir Birleşmiş Milletler talebinde bulunmalıdır. Bunlar ilahi kurumlar değildir, bunlar değişmez kurumlar da değildir. Ortadoğu'da kırk milyona yakın nüfusuyla yaşayan bir milleti görmeyen bir Birleşmiş Milletler, gayrı meşru bir kurumdur.

 

İstanbul'daki toplantıda dile getirildi ; Ahmet Önal arkadaşımız dile getirdi. "Güney Kürdistan'da Birleşmiş Milletler'e sunulmak üzere toplanan imzalar var". Grubumuz bu inisiyatifle ilişkiye girmeli ve Birleşmiş Milletler'e nasıl ulaşabiliriz, Birleşmiş Milletler'e kendi 'şer'imizi nasıl anlatabiliriz konusunda bir komite kurmalıdır. Dünyadaki diğer uluslararası kurumlara -bunları tek tek saymayacağım- bakışımız da bu olmalıdır.

 

Bu kurumların yasallığına; “tamam”, reel politikte bu kurumları dikkate almamız gerekir, bütün bunlara “tamam” ama bu kurumlara kendi 'şer'imiz açısından da bakmayı öğrenmemiz lazım.

 

Zaman zaman şöyle düşünüyorum, sizinle de paylaşmak istiyorum: “Kürtler artık bu dünyaya isyan etmelidir”. İki örnek söyleyeceğim size:

1975 Cezayir anlaşmasından sonra; biliyorsunuz, BAAS tarafından Kürdistan'ın dağı taşı bombalandı, on binlerce Kürt, Kürdistan'dan sürüldü, binlerce Kürt öldürüldü.

 

1975'de bu katliama karşı çıkan dünyada bir tek kurum vardı; “Dünya Hayvan Haklarını Koruma Derneği”. Dünya Hayvan Haklarını Koruma Derneği bir bildiri yayınlayarak Kürdistan dağlarındaki hayvanların haklarını korudu. Onun dışında Kürdistan'daki bu zulme karşı çıkan bir tek uluslararası kurum yoktu.

 

Daha sonra, 1988'deki Halepçe katliamını bilirsiniz; bir gecede 5000 insan öldürüldü. Dünyada Halepçe katliamına karşı çıkan bir tek uluslararası kurum yoktu. Batı'nın Halepçe katliamını görmesi için Irak-İran Savaşı'nın sona ermeye başlaması, Irak'ın Kuveyt'e yönelmesi ve Batı'nın bunu engellemeye çalışması gerekti.

 

İnsan haklarına saygılı, evrensel hukuku esas aldığını iddia eden batılı kurumlar Halepçe olayını görmedi. Halepçe olayını, Irak'ın Kuveyt'e girmesini engellemek için gördüler.

 

Kürtler, bu dünyaya isyan etmesini de bilmelidir artık. İsyan etmek, onları yok farz etmek değildir. Teoride taviz yoktur, biz böyle düşünüyorsak, bütün dünya da böyle düşündüğümüzü bilmelidir. Grubumuz da bence bu 'şer'ini esas alıp bu ölçüde açıklamalar yapmalıdır.

 

Aidiyetlerimiz ve Ulusal Konre Partisi

 

Şimdi grubumuzun farklı ideolojik, siyasi, örgütsel bileşenleri vardır ama grubumuz aynı zamanda, bu aidiyetlerin üstünde ortak aidiyet oluşturmayı da hedeflemektedir. Burada iki düzeyin birbirinden ayrılması gerektiğini düşünüyorum.

 

Parti birliği ayrı bir düzeydir. Grubumuz başından beri önünde bir parti çalışması olmadığını açıklayarak gelmektedir. Partilerin varlığı, Kuzey Kürdistan'da yurtsever güçler arasında, farklı bir birlik ihtiyacını ortadan kaldırmıyor. 1980 öncesi 10-15 partimiz vardı. O zaman da birlik çalışmaları sürdürülüyordu.

 

Grubumuzun önüne koyduğu birlik çalışmaları bir parti birliği çalışması değildir. Farklı partileri, farklı girişimleri, tek tek kişileri, yurtsever çevreleri bir ulusal inisiyatif içinde toplama girişimidir. Onun için bence grubumuza yönelik eleştiriler insaflı olmalıdır. Yani grubumuz yola çıktığından beri önünde bir parti hedefi olmadığını söyleye gelmektedir.

Ama Kuzey Kürdistan'da bir siyasi parti ihtiyacı yok mudur? Bana kalırsa vardır, bu benim düşüncemdir, ben bu düşüncemi gruba dayatıyor değilim. Grubun işi bu değildir. Ben bir siyasetçi olarak Kuzey Kürdistan'da bir Ulusal Kongre Partisi'ne ihtiyaç olduğunu düşünenlerdenim. Siyasal çalışmalarımda bunu esas alırım, ama bu grubun çalışması değildir, arkadaşların, bunları birbirinden ayırt etmesini, bu düzeydeki farklılıkları görmelerini diliyorum.

Program-Tüzük ve Kürdistana Yönelik Proje Bombardımanları

 

Bugünkü toplantının iki gündem maddesi var: Biri programa dönüktür, öbürü örgütsel yapıya, tüzüğe dönüktür. Program hakkındaki birkaç düşüncemi sizle paylaşmak istiyorum.

 

Grubumuzun programının esasını, ulusal demokratik proje ve bunun gerçekleştirilmesinin yol ve yöntemleri oluşturacaktır. Grubumuzun programı hakkında tartışırken, önerilerde bulunurken bence bu çerçevede bakılmalıdır. "Bu proje nasıl oluşturulacaktır ya da bu projede neler olmalıdır?" sorusunun cevabını hep birlikte tartışıyoruz. Hep birlikte ortak bir siyasi akılla, buna bir çare bulmamız gerektiğini düşünüyorum.

 

Kürdistan bütün parçalarıyla yıllardır bir bombardıman altındadır. Bombardıman derken sadece Britanya, Osmanlı, İran, Suriye, Irak savaş uçaklarının bombardımanını kastetmiyorum, bu var. Neredeyse Kürdistan'da bombalanmamış 1 km2 boş alan bulamazsınız. Bu var, ama bununla sınırlı değil bombardıman. Savaş uçaklarının bombardımanlarının dışında, ideolojik ve siyasi bir bombardıman altındayız, yoğun bir proje bombardımanı altındayız şimdi.

Kemalist Türkiye Cumhuriyeti projesi, İslamist İran Cumhuriyeti projesi, Baasist Arap Cumhuriyeti projeleri bunlardan birkaçıdır.

 

Avrupa Birliği projesi, bize de dönük olan uluslararası bir projedir. Genişletilmiş Ortadoğu projesi Kürdistan'ı da kapsayan, hatta Kürdistan'ı temel cephe ülkelerinden biri olarak gören, bir diğer projedir. Grubumuz bütün bu projeleri değerlendiren ve bizi bu proje bombardımanından koruyan bir ulusal demokratik projeyle önümüze çıkmalıdır. Bu ulusal demokratik proje, bütün bu projeleri görür, bütün bu projelerden herhangi birinin yandaşı olmaz, ama oluşturduğu ulusal demokratik projeyle bizi bu bombardımanlardan korur.

Şimdi bu projelerden bir iki tanesine değinmem gerekiyor. Birincisi Türkiye Cumhuriyeti projesidir. Türkiye Cumhuriyeti projesi, Osmanlı bakiyesinden bir ulus yaratma projesidir, bu proje bir ulusun devletleşmesi değildir.

 

Bu proje, bir devlet eliyle birbirinden oldukça farklı etnik, dini, ulusal özellikleri olan çeşitli topluluklardan bir millet üretme projesidir. Zorla bir millet yaratma projesidir.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman bir milletin devleti olarak kurulmuş değildi. Kurulma aşamasında ve sonrasında önüne bir millet kurma, bir millet oluşturma projesi koymuştur. Bu oluşturacakları milletin adının Türk ya da Türkiye olması bizim bakımımızdan hiç fark etmez.

 

Hatta bu oluşturacakları milletin adını Kürt koysalar da bu proje ile oluşturulacak millete ve bu projeye karşı durmalıyız. Son yıllarda, "biz buna Türk ulusu demeyelim de Türkiye ulusu diyelim, Kürtleri de bunun içine katmış oluruz" diyorlar.

Bunu baştan reddetmek lazım. Bu bir projedir, bu proje 80-90 yıllıktır ve bu proje henüz gerçekleşmiş değildir arkadaşlar. Bu proje olmuş bitmiş bir şey değildir, bu projenin gerçekleşmesi için devletin çabaları sürmektedir.

 

Şimdi bu projenin gerçekleşmesinin önündeki engel nedir? Bu projenin gerçekleşmesinin önündeki esas engel Kürdistan'ın varlığıdır, Kürt ulusal özgürlük mücadelesidir. 80-90 yıldır bu projenin gerçekleşmesini engelleyen temel faktör Kürdistan'ın varlığıdır, Kürt ulusal özgürlük mücadelesidir. Onun için de Türk devletinin 80-90 yıllık temel pratiği Kürdistan'ı asimile etmek, Kürdistan'ı Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya dönüştürmek, Kürt ulusunu da Türkiye'ye ve Türklüğe entegre etme çabasıdır.

 

Grubumuz bu projeyi cepheden reddetmelidir. Grubumuz Türkiyeli değil, Kürdistani olduğunu ilan etmelidir. Bu projeye grubumuzun hazırlayacağı programın vereceği cevap budur.

 

Grubumuz üniter devleti reddeder. Grubumuz ulusal sorunun bir toprak ve iktidar sorunu olduğunu tespit eder, Kürt halkı için siyasi iktidar talep eder. Grubumuzun programının ana bileşkelerinden birisi de Türkiye Cumhuriyeti projesine karşı durmak olmalıdır diye düşünüyorum.

 

Kürtler Kendi Kaderlerini Tayin Etmelidir

 

Şimdi burada bir tayin hakkı tartışması var. Grubumuz tayin hakkını temel alıyor ve birçok arkadaşımız bu tayin hakkının muğlak olduğunu, onun için bunun federasyon, konfederasyon ya da bağımsızlık olarak tasnif edilmesi gerektiğini söylüyor, o arkadaşların düşüncelerine saygılıyım. Kuzey Kürdistan'da federasyonu, konfederasyonu, bağımsızlığı çözüm gören bunu öne çıkaran arkadaşların düşüncelerine, aidiyetlerine bir itirazım yok. Tayin hakkı, söylendiği kadar muğlak bir hak değildir. Tayin hakkından benim anladığım birkaç maddeyle şudur:

 

Birincisi Türk ordusu, Kürdistan'dan çekilecektir; militer, paramiliter bütün yapılanma dağıtılacaktır. Zindanda, dağda, yurtdışında bulunan bütün Kürtler serbestçe siyaset yapabilecektir; Kürdistani bütün örgütlerin örgütlenme, propaganda ve mücadeleleri önünde hiçbir engel kalmayacaktır. Böyle özgür bir ortamda makul bir propaganda süresinden sonra da referanduma gidilecektir. Benim tayin hakkından anladığım budur, böyle baktığım için de tayin hakkı bana çok muğlak bir hedefmiş gibi gelmiyor. Ama varsayalım ki bu muğlaktır, arkadaşlarımızın federasyon, konfederasyon, bağımsızlık önerilerinden birini kabul etmemiz gerekir, bence bu yanlıştır.

 

Grubumuz farklı siyasal aidiyetleri, ideolojik bakışları olan gruplardan, çevrelerden oluşturulmuştur ve tayin hakkı bütün bunları kapsayan bir formüldür. Bu formülün içinde federasyon, konfederasyon, bağımsızlık dediğimiz, tayin hakkının tüm gerçekleşme biçimleri vardır.

 

Bu tayin hakkı ne zaman ve nasıl bir formda gerçekleşecek? Onu da bu tayin hakkı gerçekleşinceye kadar geçen sürede, tayin hakkının gerçekleştirilme biçimi ve dönemin siyasal koşulları belirleyecektir. Dolayısıyla; ben, grubumuzun tayin hakkını esas alan pozisyonunu devam ettirmesini diliyorum.

 

Avrupa Birliği

 

Arkadaşlar bir de Avrupa Birliği var. Grubumuzun Avrupa Birliği'ne karşı tutumu da tartışmalı. Ulusal birlik sadece bir çevrenin birliği değildir, bizim içimizde Avrupa Birliği'ni Hıristiyan Kulübü olarak gören Kürtler var; Kürt'tür, yurtseverdir ama Avrupa Birliği'ni Hıristiyan Kulübü olarak görüyor, bizim grubumuzun içinde Avrupa Birliği'ni emperyalist bir örgüt olarak görenler de var, bizim grubumuzun içinde Avrupa Birliği'ni uygarlık projesi olarak gören çevreler de var.

 

Bunları tartışarak bir yere varamayız, hiç kimse kendi projesini diğerine dayatma durumunda olmamalıdır, bundan vazgeçmeliyiz. Avrupa Birliği'ne karşı tutum konusunda; gruba iki şey öneriyorum:

 

Bu iki noktada hepimizin anlaşabileceğini varsayıyorum. Birincisi şudur; ülkemizin parçalanmasında Fransa ve İngiltere esas sorumlulardır. Birinci savaştan sonra, Birinci savaş sırasında 1916'da Skyes-Picot anlaşması var, ondan sonra Lozan anlaşması var. Bu anlaşmalar, Kasr-ı Şirin ile ikiye bölünen ülkemizi, dörde bölen anlaşmalardır. Bu anlaşmaları yapan güçlerin başında Fransa ve İngiltere geliyor.

 

Bu iki devlet de Avrupa Birliği'nin iki kanadının liderleri durumundadır. Grubumuz, bu devletler aracılığıyla Avrupalıların ülkemizin parçalanmasındaki sorumluluklarını kabul etmesini talep etmelidir. Ülkemizin parçalanmasında tarihi sorumluluklarını kabul etmelidirler ve bunun gereğini yapmalıdırlar. Birinci noktamız bu olmalıdır

 

İkincisi, Avrupa Birliği Türkiye Cumhuriyeti'yle müzakereye başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti'ni siyasi egemeni olduğu coğrafyanın tek temsilcisi olduğunu kabul ederek müzakerelere başlamıştır. Grubumuz şunu söylemelidir: "Kürt millet gerçeğini kabul etmeyen hiçbir müzakere meşru değildir."

 

Avrupa Birliği, Türkiye Cumhuriyeti'yle görüşmelerini sürdürüyorsa, bunu meşru hale getirmek gibi bir niyeti de varsa, Kürt ulus gerçeğini görmeli, Kürt halkını ve onun temsilcilerini muhatap almalıdır. Bence bu iki noktayı temel alan bir Avrupa Birliği siyaseti, grubun bütün katılımcıları açısından kabul edilebilir bir durumdur.

 

UDÇG'nin PKK ve DTP'ye Karşı Tavrı

 

Grubumuz açık alanda mücadele ediyor, PKK grubumuzun muhatabı değildir. PKK gerçeğini hepimiz farklı şekillerde değerlendiriyoruz, açık alanda muhatabımız DTP dir.

TC projesi Kürdistan bariyerine çarpa çarpa örselenmiş, yıpranmış bir projedir. Bu projeyi rehabilite etmeye dönük girişimler başlamıştır. Egemen sınıfların bir kesimi bu projenin yeni versiyonlarını piyasaya sürmüşlerdir. Baskın Oran, Kaboğlu, Mehmet Altan, Taha Akyol, Cengiz Çandar bu yeni versiyonun ideologları ve propagandistleridir. Demokratik Cumhuriyet, Demokratik Konfederalizm, Ekolojik Demokrasi adlarıyla savunulanlar da TC projesinin rehabilitasyonuna dönük, Kürdi görünümlü versiyonlardır. Bu Kürdi görünümlü versiyonun da esası Kürtler'in altından Kürdistan'ı çekmektir. Bu yeni versiyonlarda eskilerinden farklı olarak Kürt var, ama Kürdistan yoktur. Grubumuz bu projelerin Demokratik Cumhuriyet ve benzeri projelerin Türkiye Cumhuriyeti projelerinin farklı versiyonu olduğunu tespit etmeli, kabul etmeli ve amansızca eleştirmelidir.

 

DTP'lilere gelince; DTP'liler bizim kardeşlerimizdir. DTP'liler yanlış yapan, yanlışta duran kardeşlerimizdir. Kuzey Kürdistan'da siyaset yapmak istiyorsak eninde sonunda bu kardeşlerimizle yollarımızın kesişeceğini şimdiden görmemiz lazımdır.Grubumuz onları eleştirmeli,uyarmalı ve ısrarla Kürdistani siyasete davet etmelidir. Onaların bize düşmanca davranmaları, düşman görmeleri bizim de öyle davranmamızı gerektirmez.

 

Sayın başkanın sabrını taşırmadan bitiriyorum. Son olarak şunu söylüyorum, ben konuşunca Diyarbakır ve Ankara'da -bu toplantıda da büyük ihtimalle öyle olacaktır- benim çok büyük şeyler söylediğimi, kaldıramayacağımız şeyler söylediğimi söylüyor kimi arkadaşlar.


Siyasette gerçekle idealler, gerçekçilikle hayalcilik arasında çok ince bir sınır vardır. Bu sınırın sık sık aşıldığını hepimiz biliyoruz, benim de aştığım muhtemelen oluyordur ama bu gerçekçilikle hayalcilik ilşikisi hakkında şunu söylemek istiyorum:

Lenin; “bazıları gerçekçilik tenekesini çala dursunlar, biz kendi hayallerimizi gerçekleştirmeye çalışalım” diyor. Hepinizi Kürdistani hayalleri birlikte gerçekleştirmeye davet ediyorum. Grubu desteklemeye davet ediyorum …

 

(*) 30 Nisan-2006 -Ulusal Demokratik Çalışma Gurubu'nun İzmir Toplantısında, Fuat Önen'in yaptigi konuşma