M. Ali Ural

Arşiv

m.a.ural@hotmail.com

Silinmiş irade ve önyargı

Sayın Kemal Burkay, geçenlerde Dema Nu'da bir yazısına önyargıyı konu etmişti.Gerçekliğimizi bulandıran ve hiç bir açıdan yaşamımıza hizmet etmeyen egemendoğruların geriletici, yön değiştirici, hedef şaşırtıcı ve her şeyden önce genel yargıyı kirletici etkisine vurgu yapmıştı özetle..

Önyargının gücü ve yarattığı küçümsenemez. Bir kez baskın geldi mi onu çöktüğü paradigmalardan söküp koparmak yıllar, yüz yıllar alabilir.Şu özlü sözler Einsthain' e aittir: Önyargıyı parçalamak, atomu parçalamaktan daha zordur, der. C.Coudwell, önyargıyı felsefi planda değelendirir; daha karamsardır: Önyargının, düşsel uydurmaların pratikteki bir biçimi olduğuna işaret ederek onu çürütmenin olanaksızlığını ileri sürer.İradesi alınmış bireyin kendine aitmiş gibi görünen iddialarını dayandırdığı bir dış ben'le vardığı hüküm katıdır; esneme durumunu ve gevşeme özelliğini yitirmiştir.

Silinmiş veya alt edilmiş ben, dış ben'in istek ve ihtiyaçlarına boyun eğmek zorunda; yüceltilmiş bir iradeye ruhunu teslim etmiştir.Kendi istekleri burada sadece sınırlandırılmamış, aynı zamanda sıfırlanmış oluyor.

Bu bir hastalık değil; insanın çekildiği karanlığın yüreğidir.Koparılmış iradenin yerine oturan bir yabancılaşmaya çekilen insanın bütünüyle körleştirilmesidir .Önyargı çoğunlukla dışardan gelir; insanın iradesine ve giderek kararlarına, tercihlerine , bakış açısına egemen olur.Özgürlüğü gasp eder. Yuri Davidov bir çalışmasının girişine çok güzel bir öykü koyarak konuyu açar.Önyargıya indirgenebilir bir öykü bu.Çünkü her hal ve durumda önyargı özgürlüğünü yitirmiş bireyin muğlak çırpnışını dışa vurur. Öykü şöyle: Okyanusta her nasılsa bir gemi alabora olup içindekilerle beraber batıyor. Biri dışında yolcuların tümü okyanusun dibini boylamıştır. O biri boş bir fıçı veya tahta parçasına sıkı sıkı tutunmuştur.Hayatta kalmak için var gücünü kullanıyor, derken ıssız, hiç bir insanın yaşamadığı küçük bir adacığa yetişiyor güç bela.Yorgunluktan tükenmiştir.

Ne bulduysa yeyip karınını doyurduktan sonra dinlenmek için bir mağaraya çekiliyor.Uyku basıyor.Uyur uyanık halde, ağırlığın üstüne çöktüğü anda birden mağaranın kapısından kocaman bir yılanın süzülerek ona doğru gelmekte olduğunu dehşetle fark ediyor. Ödü kopuyor; uyuşuyor bütün sinirleri.Yılan bu! Ne yapabilir ki?Bir şey yapmıyor, yapamıyor, onu ürkütecek en küçük bir hareket yapmadan olduğu yerden, korku içinde, üzerine doğru gelmekte olan yılanı süzüyor.Hayvan işinin kolay olduğunu anlıyor ve köşeye büzüştürdüğü hedefine usulca ilerliyor. Burnunun dibine kadar yaklaşmış olan yılanı rahatsız edecek bir tepki bile gösterecek gücü yok hala. Yılan adamımızın burnunu dudaklarını şöyle bir yokladıktan sonra kafasını açık olan ağzından içeri sokuyor, oradan boğazına; sonra aşağı inerek midesine iniyor.Orada oturuyor. Adamın midesi yılanın kocaman gövdesiyle doluyor.Yılan! İçimde ?Dehşet içindedir.Ama bağıramıyor, kusamıyor, yılanı rahatsız edecek en en küçük bir harekette bulunamıyor.

Yılan adamı yatıştırmak için midesinden sesleniyor:Korkmana gerek yok.İstediklerimi yaptığın sürece sana dokunmayacağım, diyor.Şimdi rahat uyuyabilirsin.

Uyumak mı!!! Nasıl? İstekleri nedir ki bir yılanın?

Yılan yine sesleniyor: Sen merak etme. Sırası geldiğinde ben sana söylerim.

Sırası mı!!! Bir yılanın isteklerinin sırasını kim bilebilir ki?

Yılan buyuruyor:

- Hadi şimdi kalk ve güneşe çık!Üşüdüm.

Dışarısı yanıyor.Adam ayaklarını bile yere basamıyor sıcaktan.

Yılan:

- Öyle oraya değil; şu kızgın kumların üstüne şöyle yayılıver bakalım.Evet, hayır..Hah işte tam öyle..şimdi yayıl.Yüzün güneşte olsun!

- Acıktım.Kuş eti..

- Sıkıldım.Koş biraz kıyı boyunca!...

- Canım süt çekti.Şu ağacı taşla; çık hindistan çevizi kopar.İn! Yat yayıl.Kalk! Koş! Otur! Kalk! Getir!Götür!Sallanma! Geğirme! Öksürme....

Adam artık yılanın isteklerinin emrinde kendi insani davranışlarını giderek unutuyor.Kendine özgü istekler,ihtiyaçlar, hoşlantılar, lezzet siliniyor.İçindeki iradenin istekleri, ihtiyaçları, hoşlantı ve lezzeti onun biyolojik avuntusu olmaya başlıyor.İrade yılandır.Yılan gibi tıssslarken artık hoşuntluğunu saklamıyor.Sıcaktan hoşlanıyor, gün boyu, yüzü yakıcı güneşte sırt üstü uzanarak kaslarını pişiriyor kumda!

Bir sabah, alışılmış halinden farklı bir kımıltının, bir hareketlenmenin midesinde dönmeye başladığını farkediyor; yine dehşet içinde:

- Halbu ki yanlış hiç bir şey yapmadım bugüne kadar; nedir bu? diye söyleniyor kendi kendine.

Yılan midede gerinerek yukarı çıkmaya başlıyor.Adam, içinde gerinerek çıkmakta olan yılanın amacını bilmediğinden korkuyla merak içinde bekliyor.

Yılan boğazdan yükseliyor ağıza; oradan kafasını dışarı çıkarıyor ve ağır ağır aşağı iniyor.Bir süre sonra kuyruğuna kadar ağızdan dışarı çıkıyor ve

akarak ileriye doğru mağaranın dışına gidiyor, gözden kayb oluyor.Adam yaşadıklarına ve gördüklerine inanamıyor.Şoktadır.Panik halinde karnını, midesini yokluyor elleriyle.Evet.Karnı boş! Bom boş! Gerçekten yılan gitmiş!Yok. Derin bir oh çekiyor.Yılandan kurtulmuştur.

İçindeki tehdit çekip gitmiş olduğundan artık kendini güvencede hissediyor.Bu güven duygusuyla ve sevinçle dışarı, mağaranın kapısına çıkıyor.O geniş, büyük dünyaya! Ama hepsi bu kadar.İçindeki büyük boşlukla bu dünyayı görüyor, ama ne yapacağını, nasıl davranacağını, nereye yöneleceğini bilmiyor:unutmuştur her şeyi. Bir şok daha iniyor benliğine;panik içinde bocalamaya başlıyor durduğu yerde...Emredici irade bırakıp gitmiştir onu; artık ne kendi iradesi ne de onun yerine yıllarca oturttuğu başka irade var. Özgür olduğunu sandığı anda,oluşan ve doldurulamayan boşluğun bir daha yeşermemek üzere özgürlüğü tükettiği gerçeğiyle yüzleşiyor.Ama artık yapabilecek bir şey de yok...

Yazarın anlattığı öykü sözü sözüne böyle değildi elbet;mantıktan kopmamaya çalışarak kendimden çok şey kattım.Konumuz elbet önyargıydı. Öyküdeyse, tema ağırlıklı olarak iradenin dışsal olan bir güç tarafından ele geçirlilmesidir.Yani bireyin özgürlüğünü nasıl yitirdiği betimlenmekte.Öyle kuşkusuz ama sıkı bir bağ var yine de ikisi arasında.Önyargı; iradesiz bireyin başvurduğu ve kullandığı bir savlama yolu değil sadece; hayat içinde karşılığı olmayan ve asla kendi öz iradesini yansıtmayan kanıtsız hüküm verebilme biçimidir de.Toplumda bu hüküm verme biçimi yaygınlık kazandıkça, özgürlüğün yitirilmesi kaçınılmazdır. İradesizliğin yapaylaştırılmış bir iradeyle ifade edilmesinin savlamaları, zayıf egonun yücelttiği dayanaklardan güç alarak gerçekle boğuşup onu alt etmeyi amaçlar.Sonsuz yorum ve tefsirle bunları egemen kılma yarışı öylesine büyük bir tırmanış gösterir ki, toplumun bütün dokusunu bir kanser gibi saracak kadar başarı da sağlayabilir.Çarpıtılmış aklın kör gören ve görünmeyeni görünür kıldırmaya çalışan tutumu bu yüzden isterik olduğu kadar agressiftir de.Sonuçta isteri kendi içinde zehirli bir çalkantıyken agressiflik kendi ben'inden başka bir dışsallığı hedeflememektedir.

Sıkılmadıysanız, buna bir öykü daha eklemek istiyorum.Yaşanmış bir öykü; aktörleri hala hayatta. Şöyle: 1993 yılı. Dostum ve ağabeyim Refik Karakoç'un bürosuna uğradım. Yine şimdilerde olduğu gibi, ortalık o zaman da toz duman;karışmış.Bingöl bölgesinde otuz iki asker öldürülmüş; başta siyasiler olmak üzere toplumun her kesimi şokta.Ne oluyor? Kürdistanın dağlarında silahlar, bombalar patlıyor. Devlet güçleri ve gerilla güçleri birbirlerinden habire adam vuruyor ve medyalarında sayıları abartarak karşılıklı övünüyorlar. Toplum tam bir kaosa doğru gidiyor, itiliyor daha doğrusu. Bu arada PKK bütün düzen partileri başta olmak üzere; bundan böyle asimilasyoncu ve sömürgeci kurumların, özellikle köy okullarının kapatılması yönünde çok sert bir karar almış. Refah partisi dışında, diğer partiler bürolarını kapatmışlar. Bölgede İlçe ve köylerin çoğunda okullar da öyle...

Ben de yaşanan bu olaylar hakkında bir fikir sahibi olabilirim düşüncesiyle Refik abinin bürosuna uğramayı gerekli gördüm. Orada her zaman bir kaç duyarlı insan olurdu, siyasetle ilgilenen de..

İçeri girdiğimde gerçekten dört beş kişinin yüksek sesle bu son olayları tartışmakta olduklarını gördüm.Oturdum bir yere. Biri çok bağırıyor, yorum kesiyor, böyle olmaz diyor; köpürmüş. Şahsen tanıyorum şövalyeyi, ama o ana kadar hiç birlikte oturmuşluğumuz olmamış.Orada adının Mahmut Şimşek olduğunu öğreniyorum. Konuşuyor, yargılıyor, infaz ediyor habire. Konu? Konu DEP İl sekreteri bir gazeteye röpörtaj vermiş. E ne demiş? Kısaca demiş ki; " Partilerin kapatılması kararı demokratik değidir.Hukuk dışıdır.Ulusal demokratik sorunu olanlar, özellikle bu konuda hassas olmalılar. Biz de bir partiyiz. Birileri ya da devlet bir gerekçeyle partimizi kapatırsa, bu hoşumuza gitmez. Anti demokratiktir deriz.Öyleyse yapılanlar da anti demokratiktir ve doğru değildir. Bölgede okulların kapatılmasına gelince, bu tavırla bir kuşağın beyni tırpanlanmak isteniyor.On yıl sonra bu kuşak toplumun en dinamik genç bölümüdür.Eğitimsiz, donanımsız, geri bıraktırılmış bu gençlikten ne bekleyebiliriz? Başta devlet, mafia, hesaplı hesapsız olan herkesin üzerinde oynayıp kullanabileceği pervasız bir gençlik ordusuyla karşı karşıya olacağız. En çok da biz onların hedefi olacağız.. Bir kuşağın beyinsel ve ruhsal katliamını değil; aynı zamanda ensemize keskinleştirerk inmeye hazır birer balta kazandıracağız geleceğe.Gelecek dediğin bu anlamda nedir ki; bilemedin on veya on beş yıl sonra..bu fırtına üzerimize çullanacak; dayanaklarımız olan gençlik bizi çuvallatacak mücadelede... onu tutmak mümkün olmayacak.

Bunlar doğru diyor kimisi.Ama şövalye, " Hayır bunun neresi doğru, bu süreçte, bir parti sekreteri nasıl böyle konuşur? İhanettir bu!" diyor Refik abilere dönerek daha da sertleştiriyor üslubunu: " İhanete bir de siz çanak tutuyorsunuz!"

O sırada, sessiz bir şekilde yerinde oturmakta olan ve o ana kadar hep dinlemekte olan biri Mahmut Şimşek'e soruyor: 

- Siz bu açıklamalarından dolayı hain dediğiniz insanı tanıyor musunuz?

- Hayır tanımıyorum, diyor . Tanımama gerek yok, haindir işte!

Soruyu soran kendini nazikçe tanıtıyor:

- Hain dediğiniz o kişi benim. Doğru veya yanlış o açıklamlar bana ait. Ama ben hain değilim, dedi.

Halini, tepkisini, niyetini, duruşunu, gözyaşlarını çok iyi bildiğim sevgili dostum Mahmut bu sözlerden sonra öyle bir çarpıldı ki, birden, bir saniye içinde ipek gibi oldu.Sekretere baktı uzun uzun. Sonra öyle babacanca, öyle yumuşakça bir duygu tonuyla şöyle dedi:

- Yaa, demek o sensin.Peki nasıl olur da bu kadar hakarete böyle tepkisiz kalarak beni şimdiye kadar dinleyebildin.

Gitti, sekreteri saçlarından okşadı önce ve sonra alıp göğsüne bastırdı.Bunu yaparken gözleri nemlenmişti Mahmut abinin...

Sonradan müstefi sekreterle de koparılamaz bir dostlukları gelişti, büyüdü ilişkileri. Sanırım hala öyleler..
.
...

Yılanın kendisine doğru gelmekte olduğu sırada adamımız gerekli tepkiyi göstererek kendini onun iradesine teslim etmemiş olsaydı, mağara kapısında yeni haliyle büyük dünyaya bakarken kendi iradesi ona karar verme gücünü verebilirdi; o anda isteğinin yönünü tayin etmekte zorluk çekmeyebilirdi.

Toplumsal siyasal ve ideolojik planda yoğunlukla egemen olan önyargıların, yönettiği ve etkilediği alanlarda tercihlerin özgürce yapılabilmesi zordur.

Tüketilmiş iradenin kendini izahının en kolay yolu önyargıdır.Bu yönüyle irade ve yargı bireyin özgürlüğü için ne kadar belirleyicilerse, iradesizliğin sığındığı ve sığlığında dönüp durduğu önyargı bireyin özgürlüğünü yitirmesinde o kadar bağlayıcıdır. İradenin yitirlmesi bireyin özgürlüğünü yitirmesi demektir. Böyle olunca yaşamdan alınan hazzın ağız tadı bile kolay yutulmaz artık.

24.04.2006