m.a.ural@hotmail.com
KİTAP/Şiir
“Gönlümün İki Yüzü”
Sanat Ve Aidiyet
Sanat önce bireysel bir çabadır ve soyut bir sürecin somutetkinliğidir.Bireysel oluşundan;onun kullandığı araçların da bireysel olduğu anlamı çıkarılmamalı.Tersine, sanat, dışsal olanın egemenliğinden kurtulamaz.Onun araçları tümüyle dışsaldır:Doğa,insan ve toplumdur ele aldığı veya seslendiği…Böyle olunca, sanatın bireysel yönü de nesnel,giderek toplumsal biçimine evrilmekte.Sanatçı etkinliğin bu sürecinde kendini çıkardığında da,ortada kalan yine etkinliğin bu dışsal özüdür.Böyledir ki sanat toplumsal bir öze yaslanmak durumunda.
Toplumsal olanın soyut bileşenleri,sanatta, ne denli yansırsa,sanat eseri o denli somut bir özellik ve estetik bir değer kazanır.Soyut bileşenlerden maksat,tarihsel bilincimizdir.Sanatta tarihsel bilinç ile güncel duyarlılık arasında tutarlı bağ kurabilme yeteneği sanatçının dünya görüşü ve sanat bilinciyle doğrudan ilintilidir.Her sanat biçiminin yaslandığı tarihsellik olduğu gibi her sanatçının tarihsel eyleme dayanan bir görüşü de olmalı.Doğaya,insana ve topluma hangi pencereden bakarsanız, sanatınıza yansıyan içerik ve çerçeve o olacaktır.
Şiirini ele aldığımız Mahmut Şimşek'in baktığı pencereden anlattıkları,bu anlamda ve pek haklı olarak ilgiyi üzerine çekiyor.Sanatçımız, Bir fikrimde/bir de sevdamda tutarlıyım…derken,başka bir şiirde toplumsal ve güncel olana dikkatleri çekiyor:
Çoğaldı don gömlek uyandırılmalar/faili meçhul cinayetler/ve aşklar/tek tek üretimsiz zenginler/aşkı ve düşünceyi savunamamak…
Şairin bir çok şiiri ayrı başlıklar taşısa da aynı dokuya sahiptirler.Bu çok tipik bir özelliktir.Birbirini tamamlayan temalar,bütünlüklü ve tutarlı bir doku oluşturuyor.
Başka şiirinden örnek;
Zor zamanda/üç şey hatırlar insan:/aşkını/halkını/ ve şiiri…
Ya da;
Kapital stresinde aşksız büyükler/altın/döviz/borsa/ve repoda/iner çıkar yürekleri…
Mahmut Şimşek'in “Gönlümün İki Yüzü” adlı şiir kitabında bir tarihsel bilinç ve güncel duyarlılık göze çarpıyor.Genel anlamda,tüm şairlerin ortak sorunu gibi görünen aşk teması burada ağırlıklı bir düzlemde olsa da, dile getirilenlerdeki felsefi bakış,sanatçının toplumsal olana karşı duruşunu da bize göstermekte;şiirler dolu bir serzenişler, gizlenmiş kızgınlıkları yumuşatan imgelerle örülüdür.Bıçak yemiş bir yüreğin acılı feryatları ve gösterilmek istenmeyen gözyaşları,kimi mısralarda ortak bir tema olarak iç burkuyor.Diyarbakır'da Bir Cadde adlı şiirinde,yaşanmışlıkla mayalanan şu mısralar,bizi geçmişe götürüp getiren ürpertici imgelerle donatılmıştır:
…Kara kıştı/rüzgar kar tanelerini/topaçlama dönderiyordu/az ötede duvarın dibinde/kar kuşları gibi/sessiz bir kalabalık duruyordu/günleri/saatleri/sıraları var/mevsimleri yoktu…
Diyarbakır Zindanı'nın,ünlü 5 Nolu Cezaevi'nin kapısına kışta,karda,tipi ve boranda;yağmur ve çamurda;yaz mevsiminin kavurucu sıcakları altında yığışan,yürekleri ağzında yoksul insanların hallerindeki bir resmidir burada verilen…
12 Eylül faşizmine ve despotizmine yapılan bu göndermenin ötesine uzanan sanatçı,sonradan oluşan toplumsal duyarsızlığı başka bir şiirinde daha çarpıcı olarak dile getirmekte:
…ben bu ülkede yaşıyorum/karımın koynundayım/iyimserim…Şiirin son mısraları bu durumu içtenlikle açıklıyor.İyimserim,diyor.Ne de olsa artık özel şoförlü bir vatandaştır o.Ama besbelli ki gözleri,yüreği ve buluncu hala körelmemiştir.İyimserim derken,kendi duyarsızlığına değil,toplumda oluşan genel duyarsızlık ve değerlerin çözünümüne karşı duyduğu tiksintidir söz konusu edilen…
Bir şiirde bütünlük esastır.Bütüne ulaşamayan şiirin sunmak istediği öyküsü anlaşılamaz.Bu tür şiirler piyasada bolca var ve gariptir ki,alıcısı da var.Sanatın toplumsal-ekonomik ve kültürel bozulmanın etkisinde kalarak zayıflayıp yozlaşacağı gerçeğine bağlamalı bunu…Gerçi sanatın özsel dinamikleri her zaman bunu aşmaya eğilimlidir.Ama sanat da toplumsal bunalımlardan yeterince payını alır ve duraklamalar yaşayabilir.Tıpkı toplumsal ve sınıfsal dinamiklerin felsefi, ideolojik ve politik olarak yaşadıkları krizi uzun bir zaman sonra aşacakları diyalektik oluşuncaya kadar, yozlaşmanın etkisinin sürmesi gibi,sanat da öyle bir sürece takılabilir.Yaşadığımız süreçte bu etkilenme sanat üzerindeki baskısını hala açık bir biçimde hissettiriyor.Ama Mahmut Şimşek'in şiirinde bir etkilenme söz konusu olmadığı gibi,yaptığımız saptamayı destekleyecek açık bir aşkınlıkla ,tek tek şiirlere yerleştirilen öykülemenin, ayrıca bir bütün olarak şiirler bir araya konulup incelendiğinde de oldukça tutarlı olduğunu; böylece kurgusu ve dokusu sağlam bir bütün halinde bir tek öykülemeye sıçradığını kolay görebiliyoruz. Sanatçının en belirgin ayrıd edici yönü, bence budur;farklıdır,ilerdedir,vurucudur. Bir coğrafyası var;yaşayanları var:acıları,istemleri, halleri var.
Kimlikleri var her şeyden önce.
Sanatçı bütün bunları o kimlikle ait olan coğrafyasında kurup yerli yerine oturtuyor.Tarih de var.Gelmiş geçmişlerin bıraktığı tortuların içinde dirilen ve kaybolmayan bir kimliğin inatla her uygarlığa sinen etkisi akıcı bir dille anlatılıyor. Helena başlıklı şiir sizi mitosları ve tarihiyle birlikte alıp at başı dolaştırıyor ovadan ovaya ve oradan Akdeniz'e, Ege'ye, tekmil kıyılara götürüyor.Etnik ve ulusal bir iç içeliği de hatırlatıyor bize ozan bu şiirinde..Ama dönüp dolaşıp sonuçta göstermeye çalıştığı gerçeklik,özgün bir kimliğin kopmadığı/koparılamadığı coğrafyadır:
…Zamaneler yaprak yaprak/kanlı bir silgiyle silseler de/Harran'da Ay Tanrısı Sin/Yılanlı ve kartallı soyağacı benim/Zerdüşt benim Helena… diye haykırıyor.Tarih ve güncellik de birlikte bütüne ustalıkla yerleştiriliyor bu arada;aynı şiirin başka bir bölümünde de öyle söyler:
…Mesela yıl 1963/Rewanduz kan içinde aylardan Mayıs/katledilir Kürd'ün Jan Dark'ı ki Kürd değil/daha onbeşinde Asur Margret Gewargis…der ve durmaz şöyle devam eder:
…Klasik hit'imidir Siyabend u Xecé/ ve Mem u Zin/ bir sancıdır içimde yaşamak ve Mehabad.
Burjuva sanatı son sözde duygusuzdur; Şairin söylediği gibi yüreği “imansız peynir"e dönmüştür.Dolayısıyla gerçeklikten tümüyle kopan bir sonu var.Aidiyetin bu anlamda reddi,aslında burjuva sanat felsefesinin reddettiği gerçekliktir.Giderek yozlaşması bu yüzdendir.Bunu evrensellik yalanıyla örtmeye kalkışsa da başaramaz.Tükeninceye kadar iddialarında direten burjuva sanatı tıpkı bir meta gibi pazardaki rolünü oynamayı sürdürür.Araçları,olanakları var.Karlı bir meta olarak iş görmesi için sanata takıp süslediği yapay aksesuarlarla onun çekiciliğini arttırır.Özünde gerçekliğe ait hiçbir şey yoktur.Aidiyet sıfıra indirilmiştir.Ölü bir sanat olarak pazarda iş yapması, çarpıtılmış bilincin almaya isteklendiği sahte bir estetiğe dayanıyor.Toplumsal güçlerin siyasetten soğutularak uzaklaştırılması veya burjuva eksende sahte bir demokrasi mücadelesine çekilmesinde nasıl başarılı oluyorsa;felsefi,ideolojik ve politik bir taraf olan burjuvazi insanları soysuz sanata ve beğeniye çekmeyi öyle başarır.İnsana kökü kurutulmuş bir dünya sunar.Kökü kuru bir dünyada insanın aidiyetinden söz edilemez.
Toplumcu sanatın beğenisiyse özgünlüğü esas alır.Ona köktenci denmesi çoğunlukla bu yüzdendir.İnsanı orijininden koparmadan sanat konusu yapar.Mahmut Şimşek şiirlerinde bu dengeyi sağlamıştır.Türkçe yazmış ama ünlemleri,imgeleri,dayanakları ve toprağı kürdçedir.Siyaset bilincinde olduğu gibi sanat bilincinde de aynı tutarlılığın gücünü bu temeller üzerinde kurmayı başarmış değerli bir aydınımız ve sanatçımızdır o;dikkatli,didaktik ve aynı zamanda romantiktir de.
O'nun sözleriyle bitirelim yazımızı:
Birini seven toplumu sevmeye başlamış demektir.
Büyüyecek aşık olacaksın.
Belki buradan uzak
Tutuklanacaksın.
Ve bir gün
bir şaire mutlaka ihtiyaç duyacaksın…
Gönlümün İki Yüzü/Şiir
Mahmut Şimşek
Kora/Berfin Yayınları/2005
|