‘TERSİNE DÜNYA’ ve TÜRKİYE’Yİ TÜTSELEYEN STRATEJİ UZMANLARI!..
Orhan Kemal’in ustalıkla yazdığı bir roman, ‘Tersine Dünya’. Konusu,
toplumsal bir paradoks olan ilişkilerdir. Toplumda sosyal değerleri ve
ilişkileri, uğruna kavgaların yapıldığı ve yücelttiği aynı zamanda da bir
eziklik ve şiddet objesi olarak da anlamsızlaştırdığı kadını, farklı bir
dille anlatıyor. Fakat anlatımda roller değiştirmiş. Olay ve olgular yaşamın
içinden kurgulanmış. Parodoksal bir ilişki içinde tükenmişlik, başarılı bir
anlatımla, düşünmeyi kışkırtıyor. İnsanı farklı pencerelerden sorgulamaya
iterken, sorunların çözümü içinde farklı bakış ve yaklaşımların oluşmasına
katkı sunan bir kitap.
Bireyin ve toplumun kendi ölçülerindeki iddialarının ve davranışlarının
bir anda ters yüz edildiğinde çürümüşlüğün yıldırıcı kokusunu beleklere
emdiriyor. Birden o kokunun bütün ilişkilere sinmiş olduğunu farkediyor
insan.
Bu kokuşan ilişkiler bireyi, toplumları ve devletleri sığ davranışlar
içinde tökezletiyor. Bu tökezlenmeler de hep paranoyalarla karşılanmaya
çalışılıyor. Bu sığlığı en fazla yaşayan coğrafya ise bugünlerde Türkiyedir.
Savaş krizinin tırmandığı aralık ayından bu yana tv kanalları ve gazete
sayfalarında kimi uzman ve ya da kendi tanımlamalarıyla strateji uzmanları,
her gün bir kaç kez çıkarıldıkları programlarda korku ve düşmanlık
senaryoları çiziyorlar. Sivil generallerden, üniversite hocalarına ve
neredeyse foto muhabirlerine kadar eline çubuk alıp haritalar üzerinde
‘trafaret’ kurgularını anlatıyorlar. Kurgular, vurdu vuracak tartışmalarıyla
başlıyor.
Vurmazsa olacaklar belli. Saddam Hüseyin kimseye saldıramayacak. Tehdit
unsuru olarak görülecek ve BM. silah denetçileri tartışmalı işlerine devam
edecekler. ABD ağırlıklı BM ambargosu devam edecek... Kürt yapılanması kendi
seyrinde gelişecek, Fedaratif Irak mümkün olacak ve buna Irak’ta Kürtler,
Araplar ve diğer etnik unsurlar karar verebilecek.
Peki ya vurursa! Bu soruyu kimi starateji uzmanları (!) kamuoyuna yönelik
soruyor. Sorarken de el altından cevabı veriyor: ‘‘ Kürt devleti geliyor! Bu
tehlikedir ve önlenmelidir! Ve gereği yapılmalıdır!.. ’’ Gereği biliniyor.
İşgal...
Kamuoyu yoklanıyor ve yönlendirilmeye çalışılıyor. İki tez öne
çıkarılıyor: Biri 70’ li yıllarda Türkiye’de Kürt hareketlerine yönelik,
‘hem komunist hem kürtçü’ yakıştırmasıyla tehlike uyarısı yapar gibi,
‘‘(...) yanı başımızda petrole sahip olacak bir Kürt devleti... ’’ Diğeride,
‘Musul- Kerkük petrollerine sahiplenme.’ Biri korkutucu diğeri iştah
kabartıcı. Kamuoyu bu gerilmede avlanmak isteniyor. Türkiye’nin olası
kayıpları değil ama olası olmayan kazançları mercek altında büyütülüyor.
Anılan bu tafracı uzmanlar ve gazeteciler savaş kışkırtıcılığı yapıyor.
Kendini ‘Kürd’ parodoksunda da geliştiren devlet zorlanıyor. Bu zorlamada
alışılmış bir reflekse itilmek isteniyor.
Bu kaygı ve savunma refleksi ulusal, ekonomik, siyasal ve kültürel her
alanı şekillendirmiş. Bugün yaşadığı sıkıntının ve içine gireceği maceranın
nedenleri de büyük oranda bundan kaynaklanacaktır. En azından kendi iç
kamuoyuna kaygı ve sıkıntılarının kaynağını böyle açıklıyor.
Bütün boyutlarıyla devletin yakın bir tehlikeyle yaşadığını iddia eden
tafracı uzmanlarla, devlette parodoksal olan bir sorun var. Bu sorun hem
‘‘kardeşlik’’ le yüceltilen hem de yok sayılan sorunda düğümlenmiş. Kaygı ve
korkuların politika olarak sunulduğu ve trafaret davranış olarak
şekillendiği bu düğüm kimileri tarafından devletin şah damarı üzerine
taşınmış. Her kımıldanışta sonlanmak duygusuyla paniğe yol açıyor. Bu
paniklenmenin sonuçları hem devlet olarak hem de halk olarak Türkler ve
Kürtler’de yol açtığı tahribatlar ve kayıplarla yaşanıyor.
Son yüzyıla bakıldığında, kuşku ve korkuların oluşturduğu politikalarla
yaşananların faturası bir hayli kabarık. 1830’ lu yıllarda Sultan II.
Mahmud’un áyanlara son verirken; tehlike olarak gördüğü Kürdistan’da ki
otonom beylikleri ortadan kaldırmasıyla başlayan süreç, iddalı, anlamlı ya
da anlamsız onlarca Kürt hareketi ve tenkili ile günümüze kadar sürmüştür.
Politikasızlık veya kuşkularla oluşturulan politikalar devam ettikçe bu
süreç bir şekilde devam edecektir.
Ama birde bunun tersini düşünelim. kuşku ve korkuların yerine dostluk,
zarar ve kayıpların yerine de kazancı koyalım. Türkiye yanı başında zengin
petrol ve su kaynaklarına sahip Kürtlerle kazancı çok daha büyük olmaz mı?.
Bugün ortadan kaldırmak ve Kürtler’in kendi topraklarını Kürtlerin
işgalindan kurtarmak gibi parodoksal bir anlayış yerine, Kürtlerin
gelişimine katkı sunması bu dostluğu pekiştirmez mi?.
Türkiye’nin desteklediği olası bir Kürdistan’ın ya da Fedaral Irak’ın
sosyal, yapılaşma ve ekonomik gelişimine katkı sunmasının kazancı bile
yalnız başına Türkiye’yi dünyanın sayılı zengin devletleri arasına
taşınmasına yetebilir. ‘Güneydoğu’ olarak ifade etmeye çalıştığı korkusunu
da aşabilecektir.
Türkiye’de tv kanallarında strateji üreten uzmanlar ve devleti yönetir
gibi davranan kimi gazeteciler, birde Orahan Kemal ‘Tersine Dünya’ sını
okusalar, belki sorunları farklı bir bakışla da görebilmeleri mümkün
olabilir. Bir anlamda yaşadıkları ve teorisini yaptıkları sorunun
trafaret-şabloncu duruşunda nasıl kaybolduklarını anlayabilirler..
Uzmanlıklarının sıradan bir milliyetçi ama milliyetçi olduğu kadar milli
değerlerine ters orantılı duranlardan farklı olmadıklarını anlamaları
gerekiyor.
Tüm yetenekleriyle(!) Kürt sorunu nasıl ‘‘hal’’ edilir diyerek politika
geliştiren uzmanların,
önümüzde ki 10 yıl içinde Irak için önerilen yeniden şekillenme, Türkiye
için neden önerilmesin gibi bir yaklaşıma verebileceği cevabı ne olabilir
acaba. Ya da buna engel ne olabilir ya da kim önleyebilir. Veya alışkanlık
gereği olası bir askeri darbede, diktatörlük var diye Türkiye’ye demokrasi
ve özgürlük getirmek istenirse ne denecektir. Kuzey Kore’ye yönelecek ABD
savaş gemilerine karşı Müttefik Türkiye’ye yönelmesi muhtemel olan Kuzey
Kore nükleer başlıklı füzelere hangi korku senaryolarıyla kamuoyu manipüle
edilecek. 1962 Küba -ABD krizinde Khrushchev nereyi işaret ett ki
Türkiye aceleyle atom başlıklı ‘Jupiter füzelerini’ ABD’ye teslim etti. Daha
yakın bir tehlike olan İran’ın da Kuzey Irak’ta hak iddia edecek olmasına
tepki ne olabilir...
Türkiye’nin bu anlamda Irak’tan farklı olduğunu kim iddia edilebilir. Ya
da ‘Güneydoğusu’ olmayan bir Türkiye nasıl bir Türkiye olabilir. Nufusu
yarıya yakın azalan, zengin ve gelişmiş tarım, turizm ve sanayisi olan ve
kuşkularından kurtulmuş bir Türkiye’de gayrısafi milli hasıla ne kadar büyür
veya azalır. Bu sorular uzayabilir. Ama bir tek kısa cevap vardır, o da
Türkiye’nin ‘trafaret’ politikalardan kurtulmasıdır.
1976 yılında Milliyette okuduğumu hatırladığım, ‘1975 Ksinger-Barzani
mektupları’ yayımlandığı sırada, Orsan Öymen’e ait bir makalede basın ve
devlet protokolünde ‘Kuzey Irak-lı azınlık lideri’ tanımlamasını
eleştiriyordu. Bu eleştirisinde olası bir Kürt devletinde bu devletin
cumhurbaşkanı veya devlet başkanının uçağı Türk semalarından
geçerken-diplomasi gereği- selam iletimini nasıl karşılayacak ve gazeteler
nasıl tanımlayacak diye yeriyordu.
Devlet parodoksunu aşmalı ve uzman oportünizmine hedef olan kamuoyunu,
düşmanlık paronoyasına itilmesinede engel olmalıdır. Türkler, Kürtler ve
Araplar bu coğrafya da yanyana yaşayacaktır. Dost veya düşman ama bu yanyana
yaşama gerçeği değişmeyecektir.
2003-03-5