Vedat GÜZEL / internet_word@hotmail.com

Arşiv

‘TERSİNE DÜNYA’ ve TÜRKİYE’Yİ TÜTSELEYEN STRATEJİ UZMANLARI!..

Orhan Kemal’in ustalıkla yazdığı bir roman, ‘Tersine Dünya’. Konusu, toplumsal bir paradoks olan ilişkilerdir. Toplumda sosyal değerleri ve ilişkileri, uğruna kavgaların yapıldığı ve yücelttiği aynı zamanda da bir eziklik ve şiddet objesi olarak da anlamsızlaştırdığı kadını, farklı bir dille anlatıyor. Fakat anlatımda roller değiştirmiş. Olay ve olgular yaşamın içinden kurgulanmış. Parodoksal bir ilişki içinde tükenmişlik, başarılı bir anlatımla, düşünmeyi kışkırtıyor. İnsanı farklı pencerelerden sorgulamaya iterken, sorunların çözümü içinde farklı bakış ve yaklaşımların oluşmasına katkı sunan bir kitap.

Bireyin ve toplumun kendi ölçülerindeki iddialarının ve davranışlarının bir anda ters yüz edildiğinde çürümüşlüğün yıldırıcı kokusunu beleklere emdiriyor. Birden o kokunun bütün ilişkilere sinmiş olduğunu farkediyor insan.

Bu kokuşan ilişkiler bireyi, toplumları ve devletleri sığ davranışlar içinde tökezletiyor. Bu tökezlenmeler de hep paranoyalarla karşılanmaya çalışılıyor. Bu sığlığı en fazla yaşayan coğrafya ise bugünlerde Türkiyedir. Savaş krizinin tırmandığı aralık ayından bu yana tv kanalları ve gazete sayfalarında kimi uzman ve ya da kendi tanımlamalarıyla strateji uzmanları, her gün bir kaç kez çıkarıldıkları programlarda korku ve düşmanlık senaryoları çiziyorlar. Sivil generallerden, üniversite hocalarına ve neredeyse foto muhabirlerine kadar eline çubuk alıp haritalar üzerinde ‘trafaret’ kurgularını anlatıyorlar. Kurgular, vurdu vuracak tartışmalarıyla başlıyor.

Vurmazsa olacaklar belli. Saddam Hüseyin kimseye saldıramayacak. Tehdit unsuru olarak görülecek ve BM. silah denetçileri tartışmalı işlerine devam edecekler. ABD ağırlıklı BM ambargosu devam edecek... Kürt yapılanması kendi seyrinde gelişecek, Fedaratif Irak mümkün olacak ve buna Irak’ta Kürtler, Araplar ve diğer etnik unsurlar karar verebilecek.

Peki ya vurursa! Bu soruyu kimi starateji uzmanları (!) kamuoyuna yönelik soruyor. Sorarken de el altından cevabı veriyor: ‘‘ Kürt devleti geliyor! Bu tehlikedir ve önlenmelidir! Ve gereği yapılmalıdır!.. ’’ Gereği biliniyor. İşgal...

Kamuoyu yoklanıyor ve yönlendirilmeye çalışılıyor. İki tez öne çıkarılıyor: Biri 70’ li yıllarda Türkiye’de Kürt hareketlerine yönelik, ‘hem komunist hem kürtçü’ yakıştırmasıyla tehlike uyarısı yapar gibi, ‘‘(...) yanı başımızda petrole sahip olacak bir Kürt devleti... ’’ Diğeride, ‘Musul- Kerkük petrollerine sahiplenme.’ Biri korkutucu diğeri iştah kabartıcı. Kamuoyu bu gerilmede avlanmak isteniyor. Türkiye’nin olası kayıpları değil ama olası olmayan kazançları mercek altında büyütülüyor. Anılan bu tafracı uzmanlar ve gazeteciler savaş kışkırtıcılığı yapıyor. Kendini ‘Kürd’ parodoksunda da geliştiren devlet zorlanıyor. Bu zorlamada alışılmış bir reflekse itilmek isteniyor.

Bu kaygı ve savunma refleksi ulusal, ekonomik, siyasal ve kültürel her alanı şekillendirmiş. Bugün yaşadığı sıkıntının ve içine gireceği maceranın nedenleri de büyük oranda bundan kaynaklanacaktır. En azından kendi iç kamuoyuna kaygı ve sıkıntılarının kaynağını böyle açıklıyor.

Bütün boyutlarıyla devletin yakın bir tehlikeyle yaşadığını iddia eden tafracı uzmanlarla, devlette parodoksal olan bir sorun var. Bu sorun hem ‘‘kardeşlik’’ le yüceltilen hem de yok sayılan sorunda düğümlenmiş. Kaygı ve korkuların politika olarak sunulduğu ve trafaret davranış olarak şekillendiği bu düğüm kimileri tarafından devletin şah damarı üzerine taşınmış. Her kımıldanışta sonlanmak duygusuyla paniğe yol açıyor. Bu paniklenmenin sonuçları hem devlet olarak hem de halk olarak Türkler ve Kürtler’de yol açtığı tahribatlar ve kayıplarla yaşanıyor.

Son yüzyıla bakıldığında, kuşku ve korkuların oluşturduğu politikalarla yaşananların faturası bir hayli kabarık. 1830’ lu yıllarda Sultan II. Mahmud’un áyanlara son verirken; tehlike olarak gördüğü Kürdistan’da ki otonom beylikleri ortadan kaldırmasıyla başlayan süreç, iddalı, anlamlı ya da anlamsız onlarca Kürt hareketi ve tenkili ile günümüze kadar sürmüştür. Politikasızlık veya kuşkularla oluşturulan politikalar devam ettikçe bu süreç bir şekilde devam edecektir.

Ama birde bunun tersini düşünelim. kuşku ve korkuların yerine dostluk, zarar ve kayıpların yerine de kazancı koyalım. Türkiye yanı başında zengin petrol ve su kaynaklarına sahip Kürtlerle kazancı çok daha büyük olmaz mı?. Bugün ortadan kaldırmak ve Kürtler’in kendi topraklarını Kürtlerin işgalindan kurtarmak gibi parodoksal bir anlayış yerine, Kürtlerin gelişimine katkı sunması bu dostluğu pekiştirmez mi?.

Türkiye’nin desteklediği olası bir Kürdistan’ın ya da Fedaral Irak’ın sosyal, yapılaşma ve ekonomik gelişimine katkı sunmasının kazancı bile yalnız başına Türkiye’yi dünyanın sayılı zengin devletleri arasına taşınmasına yetebilir. ‘Güneydoğu’ olarak ifade etmeye çalıştığı korkusunu da aşabilecektir.

Türkiye’de tv kanallarında strateji üreten uzmanlar ve devleti yönetir gibi davranan kimi gazeteciler, birde Orahan Kemal ‘Tersine Dünya’ sını okusalar, belki sorunları farklı bir bakışla da görebilmeleri mümkün olabilir. Bir anlamda yaşadıkları ve teorisini yaptıkları sorunun trafaret-şabloncu duruşunda nasıl kaybolduklarını anlayabilirler..

Uzmanlıklarının sıradan bir milliyetçi ama milliyetçi olduğu kadar milli değerlerine ters orantılı duranlardan farklı olmadıklarını anlamaları gerekiyor.

Tüm yetenekleriyle(!) Kürt sorunu nasıl ‘‘hal’’ edilir diyerek politika geliştiren uzmanların,

önümüzde ki 10 yıl içinde Irak için önerilen yeniden şekillenme, Türkiye için neden önerilmesin gibi bir yaklaşıma verebileceği cevabı ne olabilir acaba. Ya da buna engel ne olabilir ya da kim önleyebilir. Veya alışkanlık gereği olası bir askeri darbede, diktatörlük var diye Türkiye’ye demokrasi ve özgürlük getirmek istenirse ne denecektir. Kuzey Kore’ye yönelecek ABD savaş gemilerine karşı Müttefik Türkiye’ye yönelmesi muhtemel olan Kuzey Kore nükleer başlıklı füzelere hangi korku senaryolarıyla kamuoyu manipüle edilecek. 1962 Küba -ABD krizinde Khrushchev nereyi işaret ett ki Türkiye aceleyle atom başlıklı ‘Jupiter füzelerini’ ABD’ye teslim etti. Daha yakın bir tehlike olan İran’ın da Kuzey Irak’ta hak iddia edecek olmasına tepki ne olabilir...

Türkiye’nin bu anlamda Irak’tan farklı olduğunu kim iddia edilebilir. Ya da ‘Güneydoğusu’ olmayan bir Türkiye nasıl bir Türkiye olabilir. Nufusu yarıya yakın azalan, zengin ve gelişmiş tarım, turizm ve sanayisi olan ve kuşkularından kurtulmuş bir Türkiye’de gayrısafi milli hasıla ne kadar büyür veya azalır. Bu sorular uzayabilir. Ama bir tek kısa cevap vardır, o da Türkiye’nin ‘trafaret’ politikalardan kurtulmasıdır.

1976 yılında Milliyette okuduğumu hatırladığım, ‘1975 Ksinger-Barzani mektupları’ yayımlandığı sırada, Orsan Öymen’e ait bir makalede basın ve devlet protokolünde ‘Kuzey Irak-lı azınlık lideri’ tanımlamasını eleştiriyordu. Bu eleştirisinde olası bir Kürt devletinde bu devletin cumhurbaşkanı veya devlet başkanının uçağı Türk semalarından geçerken-diplomasi gereği- selam iletimini nasıl karşılayacak ve gazeteler nasıl tanımlayacak diye yeriyordu.

Devlet parodoksunu aşmalı ve uzman oportünizmine hedef olan kamuoyunu, düşmanlık paronoyasına itilmesinede engel olmalıdır. Türkler, Kürtler ve Araplar bu coğrafya da yanyana yaşayacaktır. Dost veya düşman ama bu yanyana yaşama gerçeği değişmeyecektir.

2003-03-5

Kürt siyasetçisi ve ‘‘emekli ’’ olma talebine bir kaç söz

Anti Amerikanizm’ ve Kerkük

YERELLİK ya da SECERELİ SİYASET

ANKARA/İMRALI, BRÜKSEL-DİYARBAKIR

Yahudiler, Kürtler ve antisemitizm!

Verheugen, sistem ve düdük!

Kurtacı mı?

‘ Kısır Döngü!’’

Türkiye’de kapışma ve karanklıkta atılan kurşunlar kime?

Türkiye iki kimlikli olabilir mi?

Hassasiyetler!

Ötekileri algılama erdemi!

Gündemle ilişkilenmek!

Sanık yerine otur!

Kürtler ne istediğini ve neyi yapabileceklerini kendileri bilmeden başkalarına anlatamaz

Albaya hiç mektup yok!

Perdenin arkasındaki...

Adı çalınan ülkeye mektup...

DDKD ve KÜRDİSTAN ve GELENEK