“Vatandaşına işkence eden bir devlet AB üyesi olamaz! ‘AB dönem başkanı
Lüxemburg başbakanı Juncker ve devam ediyor’ İşkenceci bir devletin
başbakanı AB için masaya oturamaz!” 12 aralık 1997 AB Luxemburg
genişleme zirvesi toplantısı.
Türkiye’de işkencenin rutin ve sistematik uygulanışı tescil ediliyor..
Yıl 1973
kasım ya da aralık, yer Diyarbakır Urfa kapı Araştırma bürosu. Soğuk günler.
Yağış yok ama ayaz var. O ‘zemheri bıçak dedikleri’ cinsten. Dört arkadaş
bir havuzun etrafında dizilmişiz. Başımız da ikişer polis bekliyor. Sivil
giyimliler. Polislerden biri iterek, dürtükleyerek başımızı neredeyse
ensemizden koparırcasına eğerken,
Gülünçtü.
Zaten ayakta duracak halde değildik. Bir haftadır, karakol, karakol
gezdirilmişiz. Her karakolda falaka, parmaktan elektirik, kaba dayak,
uykusuz ve aç bırakılarak işkence edilmişiz. Havuzun etrafından alınıyoruz.
Ayrı odalarda bekletiliyoruz.
Havuza
batırılıp çıkarmalar başlıyor. Çelimsiz bedenlerden soluksuzluğun hiddetiyle
gırtlakta takılıp kalan seslerin firari çırpınışlarını duyuyorum. Arkasından
lastik copun ıslak bedene ve derine işleyen acısının çığlıklarıyla
irkiliyorum. O sesler arkadaşının sesi olunca daha bir sarsıyor insanı.
Sanki canına düşen bir ateşin yangısı gibi. Sıra banada geldi. Soyuldum ve
havuza daldırıldım. İki polisin esas yapacağı iş buymuş meğer. Her biri bir
bileğimden sıkı sıkı tutup suya batırıyor, çıkarıyor ve copluyordu.
Bir ara
durdular. Emniyet Müdürü Recep Şeker, havuzlu avluya girmişti. Bağırarak, “
Bırakın onları! Ne yapıyorsunuz, daha çocuk onlar! “ dedi. Bıraktılar.
Gözlerimin önüne aynı lisede okuduğum çocukları geldi. Bir külçe gibi ıslak
taşlar üzerine yığıldık. Biri daha girdi içeri. Bu Hüseyin Avcı’ydı bizimle
ilgili operasyonu ve sorguyu yöneten yetkili. Yanın da Fuat bey dedikleri
biri daha vardı. O gece Recep bey orada kaldı. Yanan bir sobanın yanına
oturtularak kurulandık ve ısındık. Bize ekmek ve zeytin getirtti Recep
bey... DGM yeni kurulmuştu ve bizlerde ilk sanıkları olduk...
2003
Mayıs, AB’nin genişlemeden sorumlu temsilcisi Günter Verheugen ‘‘Türkiye’de
bir işkence vakası bile Türkiyenin AB üyeliğine engeldir.
’’demiş.(gazeteler) Düş gibi geliyor.
Gerilere
doğru gidiyorum...
Diyarbakır askeri cezaevi 1981 nisan. Tahliye olmuşum. Sebest bırakılmayı
beklerken askerler gözlerimi bağlayarak beni, bekleyen polis minübüsüne
bindiriyor. Cezaevi, sorguevi, gözaltı ve askeri savcılık. Polis şefi Salih
Zeki Yıldırım denetiminde 2 ay süren sıcak bir sorgu ve yeniden cezaevine
konuyorum. Bu kez hücre bölümündeyim. Temmuz sıcağın da kavruluyoruz. Üç
gündür su verilmemiş. Güneş almayan hücre betonlarına çıplak uzanarak,
daraltan sıcağın etkisini azaltmaya çalışıyoruz. Bunu sırayla yapıyoruz. Her
hücrede onlarca tutuklu var. Dudak ve dişetlerimiz çatlamıştı.
O
günlerden bir gün öğle saatlerinde hücrelerin meşhur ‘Kara Çavuş’u geldi.
Baygın veya hasta, istisnasız herkes esas duruşa geçmiştik. Bir grup asker
Kara Çavuş’un etrafına bir sıra beyaz plastik su bidonları dizdi. Suyun,
bidonların ağzında dökülmüşlüğüyle parıldamasına hayran baka kalmıştık.
Hayat duruyordu bir kol uzaklığında...
Kara
Çavuş: “ Çok susayanlar bir adım öne! “ Herkes aynı anda bir adım önde.
Suyun heyecanıyla topuk selamı muhteşem teklikte ses verdi. Kapılar açıldı.
“Tek sıra havalandırma!”
Havalandırma!? Bu korkuydu! Hangi askerin nasıl bir işkence oyunu bulduğunu
kestiremiyorduk. İşkence onların oyunu, bizlerin de korkusu ve paralanan
bedenimizdi.
Ellerin
de Müjde Ar, Orhan Gencebay ve İbo yazılı sopalarla bir düzine asker
havalandırmaya üşüştü. Arkalarından su bidonları eşliğinde Kara çavuş... Su
bidonlarını görünce yüzlerimizdeki korkuyla karışık anlaşılmaz ifadeler
kayboldu. Sevinç dolu gözlerle bekleştik. Ağlayanlarımız oldu hırsına.
“Kimin umrunda hangi askerin yapacağı yeni işkence. “ diyerek fısıldadık
birbirimize. Kimimiz, “ İşkencesine güvenen gelsin ulan! “ dedi nara atar
gibi..
O esnada
bidonların yarısı havalandırmanın kızgın beton zeminine serinlesin(?) diye
döküldü. Su aynı anda boğucu sıcak bir buğuya dönüştü. Her buğu zerreciği
bir kahır gibi sevincimiz üzerine aktı. Birbirimize baktık. Mecalsiz ve
savunmasızdık...
Kara
Çavuş: ”Üç kişi öne çık ve foseptik mazgalını kaldır! “ komutunu verdi.
Dayanılmaz sıcak buharlı irkilten bir koku, yarı çıplak bedenlerimizin
korkusunu örttü. Aynı anda inanılmaz kuzguni bir endişe bitap bedenlerimizi
tırmaladı. Birbirimize bakamaz olduk! Suya lanet edenlerimiz oldu.
‘Kendi
dışkını tanıma.... ’ Başlarımız foseptiğe sokuldu. Ellerimizle foseptikten
çıkardıkılarımızı renk ve tonlarına göre ayrıştırdık. Kimimiz dışkımızı
tanımıştı (?). Ve su içtik! İçerken tere dönüşen suya hırslandık....
Gözlerimiz pencereden bakan iç güvenlik amirlerinden ve 83 eylül direnişinde
Necmettin Büyükkaya’yı cazeevi hamamında başını tekmeleyerek ölümüne yol
açan yüzbaşı Ali Osman Aydın’ a takıldı. Mecalsiz ve savunmasızdık...
23 nisan
2003 Hani’de polis ilköğretim çocuklarının yüzüne dışkı sürüp, çarşıda
gezdiriyor.
Mayıs
2003 Verheugen, ‘‘ Türkiye ziyaretim sırasında, bu ülkeyle ilgili görüşlerim
olumlu yönde değişti. ’’ demiş. (gazeteler)
Mayıs
2003 Soruşturma gerekçesiyle emniyete götürülen HADEP üyesi Gülbahar
Gündüz’e oral tecavüz yapılıyor.
Hakimi,
savcısı, yöneticisi, siyasi partileri; dincisi, milliyetçisi, sağcısı
velhasıl ekmeğini ve yaşamını sistemden kazanan herkes susuyor...
Vatandaşına tecavüz eden, her yerde ve her istediğinde işkence yapan.
Barışı, demokrasiyi ayrılıkçı emeller olarak yargılayan. Vatandaşından
topladığı vergileri ve ülke kaynaklarını siyasetçi-bürokrat-iş adamı-mafia
ile örülmüş dipsiz kuyulara taşıyan. Cumhurbaşkanı ve başbakanın
dalaşmasıyla insanını %30 fakirleştiren. Döviz ve bütçe kaynaklarını özel
banka ve medya patronlarına hortumlatanların müreffeh yaşadıkları bir
sistemle soluk almakta Türkiye.
Kürtlerin
yok sayıldığı, on binlerce faili belli cinayetin üstünün örtüldüğü;
aydınları, yobaz dinsel yargılarla yakanların taltif edildikleri ve
‘‘Siyaset aydınlarının’’ fikri talanında tarumar edilmiş Türkiye’de sistem
kokmakta
Korku ve
paniğin yuvalarına tünediği vatandaşlarını açlıkla terbiye eden. Deprem
felaketini ve korkusunu rant edinenlerin; genç kızlarını evlerinin iki sokak
ötesinde randevuevlerinde fuhuşa mecbur kılan. Hastahaneye hasta taşıyan
ambulansların hastalarıyla soyulacak kadar dibe vuran ahlâki çöküntüden rant
edinen sosoyal yaşamın kuşattığı insanların, tükenen umutlarıyla hayat süren
bir sistemde Avrupalılaşma histerisiyle boğulmakta Türkiye.
Verheugen, ‘‘Türkiye’de ses var ama görüntü yok! ’’ demek istemiş. Ama ben,
senaryo da yok demek istiyorum sn.Günter Verheugen’e. Ve merak ediyorum,
acaba ‘‘Parasını veren düdüğümü çalıyor?.. ’’