Vedat GÜZEL / internet_word@hotmail.com

Arşiv

Verheugen, sistem ve düdük!

“Vatandaşına işkence eden bir devlet AB üyesi olamaz! ‘AB dönem başkanı Lüxemburg başbakanı  Juncker ve devam ediyor’ İşkenceci bir devletin başbakanı AB için masaya oturamaz!”  12 aralık 1997 AB Luxemburg genişleme zirvesi toplantısı.

Türkiye’de işkencenin rutin ve sistematik uygulanışı tescil ediliyor..

Yıl 1973 kasım ya da aralık, yer Diyarbakır Urfa kapı Araştırma bürosu. Soğuk günler. Yağış yok ama ayaz var. O ‘zemheri bıçak dedikleri’ cinsten. Dört arkadaş bir havuzun etrafında dizilmişiz. Başımız da ikişer polis bekliyor. Sivil giyimliler. Polislerden biri iterek, dürtükleyerek başımızı neredeyse ensemizden koparırcasına eğerken,

“Şışşt Lan! Birbirinize bakmayacaksınız laan! Yoksa ananızı...” diyordu

Gülünçtü. Zaten ayakta duracak halde değildik. Bir haftadır, karakol, karakol gezdirilmişiz. Her karakolda falaka, parmaktan elektirik, kaba dayak, uykusuz ve aç bırakılarak işkence edilmişiz. Havuzun etrafından alınıyoruz. Ayrı odalarda bekletiliyoruz.

Havuza batırılıp çıkarmalar başlıyor. Çelimsiz bedenlerden soluksuzluğun hiddetiyle gırtlakta takılıp kalan seslerin firari çırpınışlarını duyuyorum. Arkasından lastik copun ıslak bedene ve derine işleyen acısının  çığlıklarıyla irkiliyorum. O sesler arkadaşının sesi olunca daha bir sarsıyor insanı. Sanki canına düşen bir ateşin yangısı gibi. Sıra banada geldi. Soyuldum ve havuza daldırıldım. İki polisin esas yapacağı iş buymuş meğer. Her biri bir bileğimden sıkı sıkı tutup suya batırıyor, çıkarıyor ve copluyordu.

Bir ara durdular. Emniyet Müdürü Recep Şeker, havuzlu avluya girmişti. Bağırarak, “ Bırakın onları! Ne yapıyorsunuz, daha çocuk onlar! “ dedi. Bıraktılar. Gözlerimin önüne aynı lisede okuduğum çocukları geldi. Bir külçe gibi ıslak taşlar üzerine yığıldık. Biri daha girdi içeri. Bu Hüseyin Avcı’ydı bizimle ilgili operasyonu ve sorguyu yöneten yetkili. Yanın da Fuat bey dedikleri biri daha vardı. O gece Recep bey orada kaldı. Yanan bir sobanın yanına oturtularak kurulandık ve ısındık. Bize ekmek ve zeytin getirtti Recep bey...  DGM yeni kurulmuştu ve bizlerde ilk sanıkları olduk...

2003 Mayıs, AB’nin genişlemeden sorumlu temsilcisi  Günter Verheugen ‘‘Türkiye’de bir işkence vakası bile Türkiyenin AB üyeliğine engeldir. ’’demiş.(gazeteler) Düş gibi geliyor.

Gerilere doğru gidiyorum...

Diyarbakır askeri cezaevi 1981 nisan. Tahliye olmuşum. Sebest bırakılmayı beklerken askerler gözlerimi bağlayarak beni, bekleyen polis minübüsüne bindiriyor. Cezaevi, sorguevi, gözaltı ve askeri savcılık. Polis şefi Salih Zeki Yıldırım denetiminde 2 ay süren sıcak bir sorgu ve yeniden cezaevine konuyorum. Bu kez hücre bölümündeyim. Temmuz sıcağın da kavruluyoruz. Üç gündür su verilmemiş. Güneş almayan hücre betonlarına çıplak uzanarak, daraltan sıcağın etkisini azaltmaya çalışıyoruz. Bunu sırayla yapıyoruz. Her hücrede onlarca tutuklu var. Dudak ve dişetlerimiz çatlamıştı. 

O günlerden bir gün öğle saatlerinde hücrelerin meşhur ‘Kara Çavuş’u geldi. Baygın veya hasta, istisnasız herkes esas duruşa geçmiştik. Bir grup asker Kara Çavuş’un etrafına bir sıra beyaz plastik su bidonları dizdi. Suyun, bidonların ağzında dökülmüşlüğüyle parıldamasına hayran baka kalmıştık. Hayat duruyordu bir kol uzaklığında...

Kara Çavuş: “ Çok susayanlar bir adım öne! “ Herkes aynı anda bir adım önde. Suyun heyecanıyla topuk selamı muhteşem teklikte ses verdi. Kapılar açıldı. “Tek sıra havalandırma!”

Havalandırma!? Bu korkuydu! Hangi askerin nasıl bir işkence oyunu bulduğunu kestiremiyorduk. İşkence onların oyunu, bizlerin de korkusu ve paralanan bedenimizdi.

Ellerin de Müjde Ar, Orhan Gencebay ve İbo yazılı sopalarla bir düzine asker havalandırmaya üşüştü. Arkalarından su bidonları eşliğinde Kara çavuş... Su bidonlarını görünce yüzlerimizdeki korkuyla karışık anlaşılmaz ifadeler kayboldu. Sevinç dolu gözlerle bekleştik. Ağlayanlarımız oldu hırsına. “Kimin umrunda hangi askerin yapacağı yeni işkence. “ diyerek fısıldadık birbirimize. Kimimiz, “ İşkencesine güvenen gelsin ulan! “ dedi nara atar gibi..

O esnada bidonların yarısı havalandırmanın kızgın beton zeminine serinlesin(?) diye döküldü. Su aynı anda boğucu sıcak bir buğuya dönüştü. Her buğu zerreciği bir kahır gibi sevincimiz üzerine aktı. Birbirimize baktık. Mecalsiz ve savunmasızdık...

Kara Çavuş: ”Üç kişi öne çık ve foseptik mazgalını kaldır! “ komutunu verdi. Dayanılmaz sıcak buharlı irkilten bir koku, yarı çıplak bedenlerimizin korkusunu örttü. Aynı anda inanılmaz kuzguni bir endişe bitap bedenlerimizi tırmaladı. Birbirimize bakamaz olduk! Suya lanet edenlerimiz oldu.

‘Kendi dışkını tanıma.... ’ Başlarımız foseptiğe sokuldu. Ellerimizle foseptikten çıkardıkılarımızı renk ve tonlarına göre ayrıştırdık. Kimimiz dışkımızı tanımıştı (?). Ve su içtik! İçerken tere dönüşen suya hırslandık.... Gözlerimiz pencereden bakan iç güvenlik amirlerinden ve 83 eylül direnişinde Necmettin Büyükkaya’yı cazeevi hamamında başını tekmeleyerek ölümüne yol açan yüzbaşı Ali Osman Aydın’ a takıldı. Mecalsiz ve savunmasızdık...

23 nisan 2003 Hani’de polis ilköğretim çocuklarının yüzüne dışkı sürüp, çarşıda gezdiriyor. 

Mayıs 2003 Verheugen, ‘‘ Türkiye ziyaretim sırasında, bu ülkeyle ilgili görüşlerim olumlu yönde değişti. ’’ demiş. (gazeteler)

Mayıs 2003 Soruşturma gerekçesiyle emniyete götürülen HADEP üyesi  Gülbahar Gündüz’e oral tecavüz yapılıyor.

Hakimi, savcısı, yöneticisi, siyasi partileri; dincisi, milliyetçisi, sağcısı velhasıl ekmeğini ve yaşamını sistemden kazanan herkes susuyor...

Vatandaşına tecavüz eden, her yerde ve her istediğinde işkence yapan. Barışı, demokrasiyi ayrılıkçı emeller olarak yargılayan. Vatandaşından topladığı vergileri ve ülke kaynaklarını siyasetçi-bürokrat-iş adamı-mafia ile örülmüş dipsiz kuyulara taşıyan. Cumhurbaşkanı ve başbakanın dalaşmasıyla insanını %30 fakirleştiren. Döviz ve bütçe kaynaklarını özel banka ve medya patronlarına hortumlatanların müreffeh yaşadıkları bir sistemle soluk almakta Türkiye.

Kürtlerin yok sayıldığı, on binlerce faili belli cinayetin üstünün örtüldüğü; aydınları, yobaz dinsel yargılarla yakanların taltif edildikleri ve ‘‘Siyaset aydınlarının’’ fikri talanında tarumar edilmiş Türkiye’de sistem kokmakta

Korku ve paniğin yuvalarına tünediği vatandaşlarını açlıkla terbiye eden. Deprem felaketini ve korkusunu rant edinenlerin; genç kızlarını evlerinin iki sokak ötesinde randevuevlerinde fuhuşa mecbur kılan. Hastahaneye hasta taşıyan ambulansların hastalarıyla soyulacak kadar dibe vuran ahlâki çöküntüden rant edinen sosoyal yaşamın kuşattığı insanların, tükenen umutlarıyla hayat süren bir sistemde Avrupalılaşma histerisiyle boğulmakta Türkiye.

Verheugen, ‘‘Türkiye’de ses var ama görüntü yok! ’’ demek istemiş. Ama ben, senaryo da yok demek istiyorum sn.Günter Verheugen’e. Ve merak ediyorum, acaba ‘‘Parasını veren düdüğümü çalıyor?.. ’’

Kürt siyasetçisi ve ‘‘emekli ’’ olma talebine bir kaç söz

Anti Amerikanizm’ ve Kerkük

YERELLİK ya da SECERELİ SİYASET

ANKARA/İMRALI, BRÜKSEL-DİYARBAKIR

Yahudiler, Kürtler ve antisemitizm!

TERSİNE DÜNYA’ ve TÜRKİYE’Yİ TÜTSELEYEN STRATEJİ UZMANLARI!..

‘ Kısır Döngü!’’

Türkiye’de kapışma ve karanklıkta atılan kurşunlar kime?

Türkiye iki kimlikli olabilir mi?

Hassasiyetler!

Ötekileri algılama erdemi!

Gündemle ilişkilenmek!

Sanık yerine otur!

Kürtler ne istediğini ve neyi yapabileceklerini kendileri bilmeden başkalarına anlatamaz

Albaya hiç mektup yok!

Perdenin arkasındaki...

Adı çalınan ülkeye mektup...

DDKD ve KÜRDİSTAN ve GELENEK