Vedat GÜZEL / internet_word@hotmail.com

Arşiv

ANKARA/İMRALI, BRÜKSEL-DİYARBAKIR


Yaşam artık kendisini savunan bir düzenekte yoğun, akıcı ve arzulu olmayı
dayatıyor. Bunların birinde eksiklik hayatı aksatıyor. O zaman da hiç birşey
olması gerektiği gibi olamıyor. insan ve ilişkilerini yönlendiren düşünceler
kendi manevrasında politikleşemiyor; yani yaratamıyor ve şekillendiremiyor.
Böyle olunca da dü?ünceler ve davran??lar sosyolojik bir sonuç yaratmaktan uzaklaşarak seyirlik hale geliyor.  Artık hayata ilişkin her gelişme seyir defterinin açılan sayfalarında okunanlarla sınırlı olmaya başlıyor. Uzun yıllardır Bizler de Kürtler için ellere tutuşturulan seyir defterini izlemekteyiz ve yeni sayfalar açılıyor. Bu sayfalardan biri de AB Türkiye ilişkisinde sorun olacak olan Kürtlerin yerine ilişkindir.

AB raporunda önce yer aldığı daha sonra TC hükümetinin talebiyle
kaldırıldığı söylenen 'Azınlıkların korunması'na ilişkin paragrafta Türkiye de yaşayan '15-20 milyon Kürdün' haklarından bahsedilmiş...  Raporda Kürtlere ilişkin neler önerilmiş olduğunu ve içeriğini tartışmamız bu nedenle mümkün olamayacaktır. Bununla beraber rapordan sessizce çıkarılmasın nedenleri elbette tartışılacaktır...

Konunun önemi gündemin Türkiye'de maniple edilerek yönlendirmesiyle ortadan kalkmıyor. Bu açıdan geliımelerin arka planına da kısa bir göz atmak
gerekiyor. Buna iliışin iki girişim ve bir açıklaman?n önemli olduğunu
düşünmekteyim. Bunlardan biri 6 kasım da açıklanan ilerleme raporuyla
beraber konunun  kendisi yerine 'Türkiye Başbakanlık insan Hakları Danışma
Kurulu' ve fiilleri tartıştırıldı. Arkasından 'Zana ve arkadaşlarının'
Brüksel çıkarması ve ''Ortak irade'' ifadesiyle takındıkları tutum
güncelleıti. Diğeri de bu gelişmelerin etki boyutlarına yönlendirici olacak
TC. Cumhurbaşkanı Sezer ve Genelkurmay başkanın 29 ekimde yaptıkları
açıklamalarıdır.

Türkiyede 'azınlık hakları' biçiminde tartışılan ama içerik ve kapsam olarak
kamuoyunca bilinmeyen 'Ulusal Azınlıkları Koruma Çerçeve Sözleşmesi' AB
üyesi ve sözleşmenin önerildiği devlet veya hükümetlere zorunluluk olarak
dayatılmamaktadır. Ancak bunun kabulü önerilirken AB kendi kuruluş
amaclar?ndan biri olan 'demokrasi, bar?? ve insan haklar?n?n' geli?tirilmesi
amaçlanmaktadır. Bu amacın önemli bir merhalesi ise ulusal azınlıkların
korunmasıdır. Bu çevede azınlıklara mensup bireylerin dil, din,  kültürel ve
kimliksel tanımını yasalaıtırarak diliyle eıitim yapma, sayı olarak
çoğunlukta olduğu bölgelerde dilini resmi olarak kullanabilme  ve kendi
kurumlarını oluşturma koşullarını sağlayarak garantiye almaktır. Bu amacına
ulaşmada 'kesin kararlıdır' vurgusunu da yapmıştır. Original adıyla '
Framework Convention for the Protection of National Minorities' olan ve 1990 Roma protokolüne alınan,  haziran 1993 AGİT ve Kopenghang belgelerine kabulü yönünde geçirilen, aralık 1995'te AB üyesi devletlerce imza altına alınmıştır.

Bu sözleşmenin prensip ve kuralları 'ulusal azınlıklar' tanımını kullanarak
azınlık mensubu bireylerin haklarını yasal ve hukuksal güvenceye almaktadır. Ancak buradaki güvence birey hakları olarak sunulurken 'ulusal azınlığa' bağlı bireyler belirlemesi yapılmıştır. Yoksa Türkiye'deki 'Başbakanlık
insan Hakları Danışma Kurulu'nun güdükleyerek anlatmaya çalıştığı "birey
özgürlükleri" anlamında değildir. Zaten demokrasinin varlığının ve devamının
bireysel hak ve özgürlükler kavramının dışında olamıyacağı söz konusuyken,
Başbakanlık insan Hakları Kurulu raporun da 'azınlık hakları' Lozan
antlaımasının 39/4 ve 40 maddelerine atıfta bulunarak yeterince
uygulanmadığını genel belirlemelerle utangaç ve ürkek bir anlatımla
sunmuştur. Bu sunum da Türk rejimi ve hükümeti tarafından Lozan'ı aştığı
abartısıyla deyim yerindeyse ''bir kaşık su da fırtınalar koparılmıştır. ''

Oysa ki kurul hazırladığı raporunda, ''Türkiye"de uluslararası azınlık
yaratmama açısından, bütün yurttaılara mümkün olduğu kadar geniş  özgürlükler verilmesi gerektiği açıktır ve bu madde '' tüm TC yurtaşlarından söz eder.'' (Bölüm 2/2-3) Demektedir. Bu anlamda tartışmaların ve hazırlanan raporun-danışma raporu- insan hakları boyutunda olduğunu, bunun da AB kriterlerinin bir gereği olduğunu söylemek bile gerekmiyor. Ancak bu yapılırken yine ''Gönüllü vatandaşlardan oluşacak ulusun devleti' (!?) Diyerek bir önermede bulunmaktadır.(Rapor-Bölüm2/4) Bu önermenin ''Ne Mutlu Türküm' demenin modern versiyonu olarak hikaye edilip Kürtlerin yok sayılmak istendiğinden başka bir şey olduğunu kimse iddia edemez.

Bu tartışmlarda muhakak ki Kürt sorununu Türkiye'nin demokrasisisiyle ilgili
bir sorun olduğu görüşünün ifade edilmesi yanlış değildir. Ama bu Kürtlerce
hiçbir anlam ifade etmeyen 'Asli ya da kurucu unsur' konsepteine karşılık
sunuluyorsa doğru değildir. Çünkü burada inceltilerek senare edilen
Kürtlerin ulusal taleplerini azınlık olarak da olsa varlığının hukuksal ve
yasal olarak uluslararası güvence hakkının, bireysel hak ve özgürlüklerle
egemen devletin rejimini ilgilendiren demokrasi sorunuyla örtmektir. Sonuç
olarak Türkiye Başbakanlık insan Hakları Danışma  Kurulu, Türkiyen'in ''
Lozan antlaşma'sının eksik uygulanmasının devlete yarattığı sıkıntıları
olduığunu ve tam uygulamasını önermektedir. '' (Rapor-Bölüm 2 Türkiye'de
Azınlık kavram?...)

ikinci girişim ise özellkle de Kürt ''taraf?'' gibi lanse edilenlerin imralı
mahreçli Brüksel'e dönük hızlı hareketidir  AB'nin raporundan geri çektiği
Kürt paragrafının içeriği ve nedenlerinin  tartışılmasını bile önleyecek
hızda davranıldı.  Türk devletinin 'Kürtler azınlık değil bütünün
parçasıdırlar. Az?nlık diyerek  Kürt kardeılerimiz incitiliyor'' diyen Türk
görüşüne benzer sunuda bulunuldu. Bu sunuyla AB'nin, Kürtler için azınlık
haklarına karşı acemi ve aceleci tutumuyla Ankara Diyarbakır arasında
Ramazan mahyasına benzer bir tutum sergilediler..

işte bu mahyada görünen, Leyla Zana'ın Brüksel'de '' Kürtlerin kendilerini
Türk halkı ile kardeş gördüklerini bundan ötürüde kardeşçe yaşamak
istediklerini ve 'ortak irade' uzun zamandır bunu istiyor. Azınlık
tartışmaları Kürtleri rahatsız etmiştir....'' ( 15.11.04 gazeteler) demesin
de anlamını bulmaktadır. imral?dan Diyarbakıra düşen bu gölge yeterince Türk basının da tefrikalaşmış olması tekrar anmayı gereksiz kılmaktadır. Lakin gündemin 'azınlık haklarıyla' başlatılan yeni bir siyasal ve etnik gerilme
anlaşılacağı üzere Kürt ve Kürdistan meselesiyle doğru anlamlandırılarak
kamuoyuna yeni olmayan ama yeniden rutuşlanan bir seneryo deklare edildiği gözlerden kaçmıyor.

Bu baptan Leyla Zana "Ortak irade"(!?) gibi bir Öcalan dili yerine Kürt
sorununu tarihçesiyle, Türkiye'de Kürtlerin yaşam koşullarını, Kürtçenin
eğitim ve konuşma dili olarak yasaklanmasının Kürt çocukları üzerindeki
psiko-.sosyal etkileriyle değerlendirme yapabilirdi. En azından 15 yıl
sürdürülen savaşın Kürt halkı ve Kürt bölgesinde yarattığı fiziksel,
ekolojik, sosyolojik, ekonomik ve psikolojik tahribatlarını bilimsel
verilerle anlatabilir ve Kürtlerin ne kadar uluslararası yasal ve hukusal
güvencelere ihtiyacı olduıunu dile getirebilirdi.

Açıkçası günümüz de bir Kürt siyasetçisinin bu kadar önemli bir zaman
dilimin de buluştuğu şansı Kürtler lehine kullanabilirdi diye düşünmek
yanlış olmaz. Kaldı ki böyle bir yaklaşımla AB'nin tavrını sorgulayabilir ve
TC'nin iki yüzlülüğünü anlatabilirdi. Ama bunun yerine TC'nin iddialarını
onamayla iradi bir Lozanlaştırmaya atıfta bulunulacak bir örnek
oluşturmuştur.

Bu örnekleşme yeni süreçte AB' ye ''ortak irade'' olarak sunulan redd-i
talebin kimlerin ortak noktası olduğuna fikir vermek babında
tartışılacaktır. Bu iki gelişmeyi formule eden açıklamalar ise Abdullah Öcalan'ın Diyarbakır' a gölgesi düıen söylemidir. 'Asli' ya da 'kurucu unsur' tanımlamaların 'Türkiyelilik' gibi bir çatı kavramının altına itilerek üst ve alt
kimliklerle kategorize edilerek bir sınıf/bölgesel dengesizlik ve çatışması
olarak şekillendirilmek istenmektedir.' Burada rejimin ''Eşit ve özgür
vatandaşlar'' tavrına '' Kurucu-asli unsur' söylemiyle cevap verilip
'eıitliğin olmadığını ve bunun gereği olan ''anayasal vatandaşlık'' talebi
için mücadale edilmelidir söylemi öne çıkarılmaktadır... Nihayetin de
Türkiye cumhuriyetinin kuruluş munasabetiyle 29 ekim de yaptıkları ''
Türkiye devleti bölünmez bir bütündür. Cumhuriyet bu bütünlüğün ifadesidir
ve Türkiyelilik bir üst kimlik olarak Türklüğü ifade eder... Özel kalmak
koşulluyla alt kimlikleri benimser...'' (29 ekim gazeteler)  açıklamalarıyla
ileri sürülmüş tüm konseptlerin buluştuğu esası netleştirmiştir.

Son birkaç yılın imralıdan seslendirilen şiarı '' Asli unsur, kurucu unsur,
Türkiyelilik, ortak yaşam, vs'' ucube tanımlar ve söylemlerle Kürt ulusal davasını kimliksizleştirme ve kişiliksizleştirmenin bu konseptin diğer adıdır demekte yanlış olmaz.

Fakat Kürt sorunun 'kimin kimi kardeş gördüğü ya da beraber yağamak isteyip istememesi olmadığı; önceliğin Türkiye de Kürtlerin dil, kültür, bireysel hakları ve varlıklarının yasal ve hukuki statüyle baraber uluslararası
güvencelere kavuşmasıdır. AB, Türkiye ilerleme raporunda Kürtler için
belirtilen ama sonradan geri çektiği söylenen 'Azınlık Hakları' AB Ulusal
Azınlıklar? Koruma Çerçeve Sözleşmesi imkan kılabilir. Bu arada
hatırlatmakta fayda vardır, Kürtler neyse odur! Bu gerçek bireylerin veya
kurumların iradesine bağlı değildir. AB hedefi Türkiye'nindir Kürtlerin
değil...

Bu minval de Türkiye'nin AB üyeliği kendini ilgilendiren sorunudur. Kürtler
desteklemese de karşı çıkmamalı ama kendine ilişkin yarar getirecek hiçbir
gelişmeden ne korkmalı ne de elinin tersiyle birilerine ittirmemelidir. Bu
yeni gelişmeler de öne önemsenecek olan Kürtlerin kendi temsilini ve
taleplerini doğru ulusal duruşla sunabilmesidir.

Unutulmamalı ki AB Kürt sorununu Türkiye'ye dayatmadı ama içselleştirdi.
Bunun anlamı sorunu Brüksel'e taşımaktır. Bu kestirilemiyen bir uzun zamana yayılacaktır, Bu nedenle de Türkiye'de Kürtlere baskılar dünden farksız hem devam edecek hem yeni sayfalar açmaya devam edilecek...

Ne yapılmalıdır diye bir cümle yazma cüretim yok ama insan ve ilişkilerini
şekillendiren düşünceleri kendi manevrasında politikleştirmek demek geliyor
içimden. 
13.12.2004

Kürt siyasetçisi ve ‘‘emekli ’’ olma talebine bir kaç söz

Anti Amerikanizm’ ve Kerkük

YERELLİK ya da SECERELİ SİYASET

Yahudiler, Kürtler ve antisemitizm!

Verheugen, sistem ve düdük!

Kurtacı mı?

TERSİNE DÜNYA’ ve TÜRKİYE’Yİ TÜTSELEYEN STRATEJİ UZMANLARI!..

‘‘ Kısır Döngü!’’

Türkiye’de kapışma ve karanklıkta atılan kurşunlar kime?

Türkiye iki kimlikli olabilir mi?

Hassasiyetler!

Ötekileri algılama erdemi!

Gündemle ilişkilenmek!

Sanık yerine otur!

Kürtler ne istediğini ve neyi yapabileceklerini kendileri bilmeden başkalarına anlatamaz

Albaya hiç mektup yok!

Adı çalınan ülkeye mektup...

DDKD ve KÜRDİSTAN ve GELENEK