Yaşam artık kendisini savunan bir düzenekte yoğun, akıcı
ve arzulu olmayı
dayatıyor. Bunların birinde eksiklik hayatı aksatıyor.
O zaman da hiç birşey
olması gerektiği gibi olamıyor. insan ve ilişkilerini
yönlendiren düşünceler
kendi manevrasında politikleşemiyor; yani yaratamıyor ve
şekillendiremiyor.
Böyle olunca da dü?ünceler ve davran??lar sosyolojik bir sonuç
yaratmaktan
uzaklaşarak seyirlik hale geliyor. Artık hayata ilişkin
her gelişme seyir
defterinin açılan sayfalarında okunanlarla sınırlı
olmaya başlıyor. Uzun
yıllardır Bizler de Kürtler için ellere tutuşturulan
seyir defterini
izlemekteyiz ve yeni sayfalar açılıyor. Bu sayfalardan biri
de AB Türkiye
ilişkisinde sorun olacak olan Kürtlerin yerine ilişkindir.
AB raporunda önce yer aldığı daha sonra TC hükümetinin
talebiyle
kaldırıldığı söylenen 'Azınlıkların
korunması'na ilişkin paragrafta Türkiye de yaşayan
'15-20 milyon Kürdün' haklarından bahsedilmiş...
Raporda Kürtlere ilişkin neler önerilmiş olduğunu ve içeriğini
tartışmamız bu nedenle mümkün olamayacaktır.
Bununla beraber rapordan sessizce çıkarılmasın nedenleri
elbette tartışılacaktır...
Konunun önemi gündemin Türkiye'de maniple edilerek yönlendirmesiyle
ortadan
kalkmıyor. Bu açıdan geliımelerin arka planına da kısa
bir göz atmak
gerekiyor. Buna iliışin iki girişim ve bir açıklaman?n
önemli olduğunu
düşünmekteyim. Bunlardan biri 6 kasım da açıklanan
ilerleme raporuyla
beraber konunun kendisi yerine 'Türkiye Başbakanlık insan
Hakları Danışma
Kurulu' ve fiilleri tartıştırıldı. Arkasından
'Zana ve arkadaşlarının'
Brüksel çıkarması ve ''Ortak irade'' ifadesiyle takındıkları
tutum
güncelleıti. Diğeri de bu gelişmelerin etki boyutlarına
yönlendirici olacak
TC. Cumhurbaşkanı Sezer ve Genelkurmay başkanın 29
ekimde yaptıkları
açıklamalarıdır.
Türkiyede 'azınlık hakları' biçiminde tartışılan
ama içerik ve kapsam olarak
kamuoyunca bilinmeyen 'Ulusal Azınlıkları Koruma Çerçeve
Sözleşmesi' AB
üyesi ve sözleşmenin önerildiği devlet veya hükümetlere
zorunluluk olarak
dayatılmamaktadır. Ancak bunun kabulü önerilirken AB kendi
kuruluş
amaclar?ndan biri olan 'demokrasi, bar?? ve insan haklar?n?n'
geli?tirilmesi
amaçlanmaktadır. Bu amacın önemli bir merhalesi ise ulusal
azınlıkların
korunmasıdır. Bu çevede azınlıklara mensup
bireylerin dil, din, kültürel ve
kimliksel tanımını yasalaıtırarak diliyle eıitim
yapma, sayı olarak
çoğunlukta olduğu bölgelerde dilini resmi olarak
kullanabilme ve kendi
kurumlarını oluşturma koşullarını sağlayarak
garantiye almaktır. Bu amacına
ulaşmada 'kesin kararlıdır' vurgusunu da yapmıştır.
Original adıyla '
Framework Convention for the Protection of National Minorities' olan ve
1990
Roma protokolüne alınan, haziran 1993 AGİT ve
Kopenghang belgelerine kabulü yönünde geçirilen, aralık 1995'te
AB üyesi devletlerce imza altına
alınmıştır.
Bu sözleşmenin prensip ve kuralları 'ulusal azınlıklar'
tanımını kullanarak
azınlık mensubu bireylerin haklarını yasal ve
hukuksal güvenceye almaktadır.
Ancak buradaki güvence birey hakları olarak sunulurken 'ulusal azınlığa'
bağlı bireyler belirlemesi yapılmıştır.
Yoksa Türkiye'deki 'Başbakanlık
insan Hakları Danışma Kurulu'nun güdükleyerek anlatmaya
çalıştığı "birey
özgürlükleri" anlamında değildir. Zaten demokrasinin
varlığının ve devamının
bireysel hak ve özgürlükler kavramının dışında
olamıyacağı söz konusuyken,
Başbakanlık insan Hakları Kurulu raporun da 'azınlık
hakları' Lozan
antlaımasının 39/4 ve 40 maddelerine atıfta
bulunarak yeterince
uygulanmadığını genel belirlemelerle utangaç ve ürkek
bir anlatımla
sunmuştur. Bu sunum da Türk rejimi ve hükümeti tarafından
Lozan'ı aştığı
abartısıyla deyim yerindeyse ''bir kaşık su da fırtınalar
koparılmıştır. ''
Oysa ki kurul hazırladığı raporunda, ''Türkiye"de
uluslararası azınlık
yaratmama açısından, bütün yurttaılara mümkün olduğu
kadar geniş özgürlükler verilmesi gerektiği açıktır
ve bu madde '' tüm TC yurtaşlarından söz eder.'' (Bölüm 2/2-3) Demektedir. Bu anlamda tartışmaların ve
hazırlanan
raporun-danışma raporu- insan hakları boyutunda olduğunu,
bunun da AB
kriterlerinin bir gereği olduğunu söylemek bile gerekmiyor.
Ancak bu
yapılırken yine ''Gönüllü vatandaşlardan oluşacak
ulusun devleti' (!?)
Diyerek bir önermede bulunmaktadır.(Rapor-Bölüm2/4) Bu önermenin
''Ne Mutlu
Türküm' demenin modern versiyonu olarak hikaye edilip Kürtlerin yok
sayılmak
istendiğinden başka bir şey olduğunu kimse iddia
edemez.
Bu tartışmlarda muhakak ki Kürt sorununu Türkiye'nin
demokrasisisiyle ilgili
bir sorun olduğu görüşünün ifade edilmesi yanlış
değildir. Ama bu Kürtlerce
hiçbir anlam ifade etmeyen 'Asli ya da kurucu unsur' konsepteine karşılık
sunuluyorsa doğru değildir. Çünkü burada inceltilerek
senare edilen
Kürtlerin ulusal taleplerini azınlık olarak da olsa varlığının
hukuksal ve
yasal olarak uluslararası güvence hakkının, bireysel hak
ve özgürlüklerle
egemen devletin rejimini ilgilendiren demokrasi sorunuyla örtmektir.
Sonuç
olarak Türkiye Başbakanlık insan Hakları Danışma
Kurulu, Türkiyen'in ''
Lozan antlaşma'sının eksik uygulanmasının
devlete yarattığı sıkıntıları
olduığunu ve tam uygulamasını önermektedir. ''
(Rapor-Bölüm 2 Türkiye'de
Azınlık kavram?...)
ikinci girişim ise özellkle de Kürt ''taraf?'' gibi lanse
edilenlerin imralı
mahreçli Brüksel'e dönük hızlı hareketidir AB'nin
raporundan geri çektiği
Kürt paragrafının içeriği ve nedenlerinin tartışılmasını
bile önleyecek
hızda davranıldı. Türk devletinin 'Kürtler azınlık
değil bütünün
parçasıdırlar. Az?nlık diyerek Kürt kardeılerimiz
incitiliyor'' diyen Türk
görüşüne benzer sunuda bulunuldu. Bu sunuyla AB'nin, Kürtler için
azınlık
haklarına karşı acemi ve aceleci tutumuyla Ankara
Diyarbakır arasında
Ramazan mahyasına benzer bir tutum sergilediler..
işte bu mahyada görünen, Leyla Zana'ın Brüksel'de '' Kürtlerin
kendilerini
Türk halkı ile kardeş gördüklerini bundan ötürüde kardeşçe
yaşamak
istediklerini ve 'ortak irade' uzun zamandır bunu istiyor. Azınlık
tartışmaları Kürtleri rahatsız etmiştir....''
( 15.11.04 gazeteler) demesin
de anlamını bulmaktadır. imral?dan Diyarbakıra düşen
bu gölge yeterince Türk
basının da tefrikalaşmış olması tekrar
anmayı gereksiz kılmaktadır. Lakin
gündemin 'azınlık haklarıyla' başlatılan yeni
bir siyasal ve etnik gerilme
anlaşılacağı üzere Kürt ve Kürdistan meselesiyle
doğru anlamlandırılarak
kamuoyuna yeni olmayan ama yeniden rutuşlanan bir seneryo deklare
edildiği
gözlerden kaçmıyor.
Bu baptan Leyla Zana "Ortak irade"(!?) gibi bir Öcalan dili
yerine Kürt
sorununu tarihçesiyle, Türkiye'de Kürtlerin yaşam koşullarını,
Kürtçenin
eğitim ve konuşma dili olarak yasaklanmasının Kürt
çocukları üzerindeki
psiko-.sosyal etkileriyle değerlendirme yapabilirdi. En azından
15 yıl
sürdürülen savaşın Kürt halkı ve Kürt bölgesinde
yarattığı fiziksel,
ekolojik, sosyolojik, ekonomik ve psikolojik tahribatlarını
bilimsel
verilerle anlatabilir ve Kürtlerin ne kadar uluslararası yasal ve
hukusal
güvencelere ihtiyacı olduıunu dile getirebilirdi.
Açıkçası günümüz de bir Kürt siyasetçisinin bu kadar önemli
bir zaman
dilimin de buluştuğu şansı Kürtler lehine
kullanabilirdi diye düşünmek
yanlış olmaz. Kaldı ki böyle bir yaklaşımla
AB'nin tavrını sorgulayabilir ve
TC'nin iki yüzlülüğünü anlatabilirdi. Ama bunun yerine TC'nin
iddialarını
onamayla iradi bir Lozanlaştırmaya atıfta bulunulacak bir
örnek
oluşturmuştur.
Bu örnekleşme yeni süreçte AB' ye ''ortak irade'' olarak sunulan
redd-i
talebin kimlerin ortak noktası olduğuna fikir vermek babında
tartışılacaktır.
Bu iki gelişmeyi formule eden açıklamalar ise Abdullah Öcalan'ın
Diyarbakır'
a gölgesi düıen söylemidir. 'Asli' ya da 'kurucu unsur' tanımlamaların
'Türkiyelilik' gibi bir çatı kavramının altına
itilerek üst ve alt
kimliklerle kategorize edilerek bir sınıf/bölgesel
dengesizlik ve çatışması
olarak şekillendirilmek istenmektedir.' Burada rejimin ''Eşit
ve özgür
vatandaşlar'' tavrına '' Kurucu-asli unsur' söylemiyle cevap
verilip
'eıitliğin olmadığını ve bunun gereği
olan ''anayasal vatandaşlık'' talebi
için mücadale edilmelidir söylemi öne çıkarılmaktadır...
Nihayetin de
Türkiye cumhuriyetinin kuruluş munasabetiyle 29 ekim de yaptıkları
''
Türkiye devleti bölünmez bir bütündür. Cumhuriyet bu bütünlüğün
ifadesidir
ve Türkiyelilik bir üst kimlik olarak Türklüğü ifade eder...
Özel kalmak
koşulluyla alt kimlikleri benimser...'' (29 ekim gazeteler) açıklamalarıyla
ileri sürülmüş tüm konseptlerin buluştuğu esası
netleştirmiştir.
Son birkaç yılın imralıdan seslendirilen şiarı
'' Asli unsur, kurucu unsur,
Türkiyelilik, ortak yaşam, vs'' ucube tanımlar ve söylemlerle
Kürt ulusal davasını kimliksizleştirme ve kişiliksizleştirmenin
bu konseptin diğer adıdır demekte yanlış olmaz.
Fakat Kürt sorunun 'kimin kimi kardeş gördüğü ya da
beraber yağamak isteyip
istememesi olmadığı; önceliğin Türkiye de Kürtlerin
dil, kültür, bireysel
hakları ve varlıklarının yasal ve hukuki statüyle
baraber uluslararası
güvencelere kavuşmasıdır. AB, Türkiye ilerleme
raporunda Kürtler için
belirtilen ama sonradan geri çektiği söylenen 'Azınlık
Hakları' AB Ulusal
Azınlıklar? Koruma Çerçeve Sözleşmesi imkan kılabilir.
Bu arada
hatırlatmakta fayda vardır, Kürtler neyse odur! Bu gerçek
bireylerin veya
kurumların iradesine bağlı değildir. AB hedefi Türkiye'nindir
Kürtlerin
değil...
Bu minval de Türkiye'nin AB üyeliği kendini ilgilendiren
sorunudur. Kürtler
desteklemese de karşı çıkmamalı ama kendine ilişkin
yarar getirecek hiçbir
gelişmeden ne korkmalı ne de elinin tersiyle birilerine
ittirmemelidir. Bu
yeni gelişmeler de öne önemsenecek olan Kürtlerin kendi
temsilini ve
taleplerini doğru ulusal duruşla sunabilmesidir.
Unutulmamalı ki AB Kürt sorununu Türkiye'ye dayatmadı ama içselleştirdi.
Bunun anlamı sorunu Brüksel'e taşımaktır. Bu
kestirilemiyen bir uzun zamana
yayılacaktır, Bu nedenle de Türkiye'de Kürtlere baskılar
dünden farksız hem
devam edecek hem yeni sayfalar açmaya devam edilecek...
Ne yapılmalıdır diye bir cümle yazma cüretim yok ama
insan ve ilişkilerini
şekillendiren düşünceleri kendi manevrasında politikleştirmek
demek geliyor
içimden.
13.12.2004