“Düşünmüyorsan yoktur! “
“Düşünmüyorsan yoktur!” demişti Başbakan Erdoğan Kürt sorununa ilişkin Rusya gezisinde. Tıpkı yaşamda dış dünyayı algılayış biçimine göre kendini/koşullarını düzenleme eyleminin toplamı düşüncenin Descar'tan yansısı gibi. Bunun farkında-lığının düşünceyle hayat bulması ve değiştirmek, geliştirmek/edimlerde bulunmak ameliyesinin hem öznesi hem de nesnesi olanın insan/‘adam' olma sebebi.
Erdoğan şimdi düşünüyor. Düşündüğü istediği gibi olmasını arzuladığı ‘‘Kürt sorunu-dur''. Bunu doğru okumak gerekirse, ‘nasıl düşünüyorsan öyle varsın' anlamının derinliğinde ortakçı/devlet çözümden yana olmaya başlamış görünüyor. Burada asıl önemli olan Kürt sorunun istediği gibi olmasını sağlayacağı bir Kürt ayağıdır . Diğer yandan bu ‘düşünme' de etken olanın Genel Kurmayın AKP karşıtı tutumuna Kürt taraftar edinmektir. İki nedenselli amaçta aynı oranda Kürtler açısından edinilen mevziinin tekrar eskilere döndürüldüğüdür. Bu mümkündür! Nihayetinde bir yenilginin kaybedilen mevziileri arasında yenenin inşa etmek istediği bir süreç yaşanıyor. Bununda aynı mümkünlük içinde doğal olmayacağı söylenemez.. Bana öyle geliyor ki bir zamanlar ‘ölümü gösterdik sıtmaya razı ettik' diyen Kürt tarafının iddiaları arasında göz kırpan iki taraflı bir söylemin kazanımları paylaşılıyor Erdoğan'ın Diyarbakır ziyaretini de bu münhal üzerinden değerlendirmek gerekiyor. İki taraflı söylemin, Türk ve Kürt halkına da ödettiği ağır bedeller iki taraflı başarı/kazanım diye sunuluyor.
Bu süreçte doğal olmayan Öcalan-İmralı/Ankara konseptiyle şekillenen yenilgi biçimi ve teslimiyetin bir zafer gibi sunulmasıdır. Kürt sorunu tamda bu noktada kilitleniyor. Bu süreç birazda eşanlamlı ortakçı/devlet çözümüne Kürt tarafının vereceği cevabın nasıllığına bağlı olacaktır. Bu cevabın belirtileri şimdiden şekillenmeye başladı demek yanlış olmayacaktır. Kürt tarafının ‘‘sivil savunmacıları'' Erdoğan'ı desteklediklerini açıkladılar bile. Açıklamaların içeriği ise açıklayanların beklentileriyle at başı gibi sanki. Ekonomik yatırımlar ve bununla çözüleceklerin beklentileri...
Erdoğan'ın hangi projeyle ve hangi gündemle geldiği tartışılmıyor. Kaldı ki Erdoğan'da açıklamalarında sorunun kaynağında ekonomik yatırımların yerini bulmayışı ve yapılan teşviklerin bir anlamda batıya kaçırıldığını ima etmeyle açıklamış oldu. Beri taraftan‘'Kardeş kavgası isteyenlere karşı birlik'', ‘' Düzenimizi, birliğimizi bozmak isteyenlere karşı beraberlik…'' , ‘Daha çok demokrasi…'' gibi iki taraflı görünen ama gerçekte Ankara mahreçli bilinen söyleminin tekrarı olmuştur. Ancak bir gazete makalesine sığacak çözüm açıklamaları, devlet, Kürt sorunu ve realitesini kabul etti sıçrayışlarıyla yeni gelecek rant dalgasına öteden beri AKP/iktidar nimetlerine ağzı sulananların dalga kıranlığa soyunmasına araç edilecektir.
Bence Kürtlerin tutumu ne sorun ne de sanal duruşlyla Erdoğan'ın Diyarbakır konuşması ve arkasında aranan devlet içi kavganın ya da Genel Kurmay iktidar/İslam-i güç çatışmasına bağlı/taraf olmamalıdır. Bu kavga TC'nin kuruluşundan günümüze kadar devam eden İttihatçiler ve Mustafa Kemal kavgasının bir devamıdır. Devamda edecek. Türk devleti merkezinde ordunun bulunduğu çeşitli güç dengelerinin çatışmasıyla ‘'büyük devlet'' pastasının paylaşılma kavgasının da desteğinde sürdürülen ve galibi her zaman devlet olan bir çatışan dengedir. Bunun neden böyle olduğu Kürt sorununda çözümü anlatmıyor bize. Aksine Kürt sorunu da bu ‘dengede' kullanılan hayati önemde siyasal ve bölgesel bir unsur olmaktadır. Başka bir deyişle ‘Kürt sorunu' olmayan bu dengede olmayacaktır...
Bunlar kavranır olaylardır. Ancak kavranılması/anlaşılması güç olan Kürtlerin bu merkezli gelişmelerde figüran rolüne hep istekli olmasıdır. 1950-1970'li yılların ağa/bey oyunlarıyla siyasal rantı ekonomik ranta dönüştürmenin yerini organize siyasi rant edinme refleksleri almıştır.
Sorunu ve gelişmeleri bu boyutuyla ele almak gerekiyor diye düşünmekteyim. Plansız, projesiz ve sanal bir çıkışın gerisinde duran elbette ne AB ne PKK ne de Kürt halkının kalkışma dayatmasıdır. Dünden farklı olanda bu dayatmaların olmadığı bir süreçte bu çıkışın neden yapıldığının tartışılmamasıdır.
Düşüncem bu nedenlerin tartışılması ve bunlar arasında devlet dengeleri arasında ki çatışmayı oldukça geride tutmaktır. Böyle olunca karşılaşacağımız esas anlamda, sorunu demokratik olgunlukta tartışma ve çözüme yönelik yaygın geniş katılımlı çözme iradesinin olmadığıdır. Aksine bu bir önlemin gerçekleştirilme iradesinin ortakçı tekamülüyle bir sunudur... Bir nabız yoklamadır ve ‘ yeni yetmeleri ' siyasal içselleştirmeyle ekonomik rant dengelerinin içine almak oynamak ve Kürt sorunun da her zaman olduğu gibi oynatmaktır.
Bunlar dün olan ve artık olmaz gibi görünen yanılsamalı bir yenilginin amaçladığı kötü bir tezahürdür, tekrardır. Bu anlamda da ciddi bir önlemdir! Çünkü yanı başında Güney Kürdistan'da devlet altyapısı hızla oluşurken önümüzdeki birkaç yıl içinde GSMH kişi başına 10 000 USD olması/aşması kaçınılmazdır. Devlet olmanın da özgürlüğün de maddi altyapısını sağlayacak bu siyasal/ekonomik/hukuki gelişme her Kürdün cazibe odağı olacağıdır. Bu kaçınılmazdır!
Bu anlamıyla Erdoğan'ın Diyarbakır ziyaretinin geri planında öne çıkarılan asker-AKP kavgasının bilinen ‘iyi polis, kötü polis' oyunun basit ve onlarca tekrarından biridir. Yönlendirilen aydın davranışının, 17 Aralık öncesi BİHDK' dan Baskın Oran/İbrahim Kaboğlu öncülüğündeki kimlik/millet kavramı teorisyenliğinin bugünkü aydınların imza davranışına çok benzemediği iddia edilemez. Bütün bunların yanında Zana'ların Brüksel kıyağının tepkilerini bugün göğüsleyemeyeceğini hesaplayan iktidar odağının el altında 3 Ekim AB görüşmelerine 27 Aralık benzeri hazırlanmadığı söylenebilir mi..?
Bu manevranın geçmiş hükümetlerin yaklaşımıyla karşılaştırılmayacak kadar gerisinde olduğunu da teslim etmek gerekiyor. 1990 lı yılların başında, ‘Kürt realitesini tanıyoruz!' denildiğinde sorunun dayatması vardı. Kürt kasabı Çiller ve ekibi, ‘Bask modeli' telaffuzunda, konunun dağınıklığını toparlayamaz olmalarından ve şaşkınlıklarından olsa bile diplomatik bir baskıyı göğüslemeye çalışıyorlardı. SHP ve CHP' de ‘Kürt Raporu' ve benzeri çalışmalarda ciddiyet vardı. Yazılı belgeler ve araştırmalar hem hükümet ve devlet kurumları tarafından yapılırken TÜSİAD, konunun boyutlarını hem siyasal hem de ekonomik yanlarıyla ele alan çalışmalar yaptı.
Bu yanıyla bile Erdoğan'ın ziyareti değerlendirildiğinde, Diyarbakır konuşmasın boşluğunu anlamda dikkate değerdir: “ Kürt sorunu ne olacak? diyenlere diyorum ki bu ülkenin başbakanı olarak o sorun herkesten önce benim sorunumdur. Bu memleketin başka bir meselesini de bana soracak olsalar onlara da şunu derim, o mesele de herkesten önce benim meselemdir. Biz büyük bir devletiz ve millet olarak bu ülkeyi kuranların bize miras bıraktığı temel prensipler ve cumhuriyet ilkesi, Anayasal düzen dahilinde her sorunu daha çok demokrasi daha çok vatandaşlık hukuku daha çok ''Ama bunu hazmedemeyen siyasetçiler olduğunu da gördük. Çünkü düşünceye saygısı olmayanlar, düşünce hürriyetinden bahsedemezler. Özgürlüklere tahammül edemeyenler özgürlükten bahsedemezler.” (Erdoğan'ın Diyarbakır konuşmasından-gazteler tam metin) Bu açıklamanın ölçüleri yok. Bırakın bir programı, devlet kurumlarında ileri sürebileceği bir konsensus çalışması dahi yoktur.
Fazla uzağa gitmeden AB ‘azınlıklar yasa ve uygulamalarını hem hükümet hem de Kürt ‘‘temsilciler'' eliyle iteklemesi hatırlardadır. Diyarbakır'da program olmamasına rağmen, Türk halkının da belki ret etmekte zorlanacağı ya da en azında taraflarını yaratacak AB' nin ‘azınlıklar ve hakları' müktesebatını bile ileri sürmüş olsaydı bu ziyareti anlamlandırmaya katkı sunulurdu.
İşte bu noktada samimi olmayan bir politika vardı Diyarbakır'da. Salt bir duygusal, yoksulluk ve yorulmuşluk evrimine vuran, diğer yandan da devlet gücünü kullanarak, siyasal erkine ‘ yeni yetmeleri ' katma ve palazlandırma siyaseti yaptığı için başarılı olamayacaktır.
Bu politikasında Erdoğan ‘acemi oğlanlarla' Kürtleri yönlendirebileceğini düşünmektedir. Ancak merak konusu olacak olan ‘yeni yetmelerin' kim/hangi siyasi gurupları arkalarına alabilecekleridir. Hatta bu ‘yeni yetmeler' heyecanı ile PKK ve taraftarlarıyla bölgede rantının siyasal paylaşımının kavgası da boy gösterecek. İşte o zaman taraflar oluşturulacak gibi...
Bir anlamda Erdoğan ve AKP Kürtler arasında kendi ‘Enderunlularını' bulacak ve bölgede siyasetini bunlar üzerinden sürdürecektir. Genel Kurmayın Enderunculularına karşı ‘ sivil ' Enderunlularla ‘düşündüğü' gibi Kürt siyaseti de yapacaktır Erdoğan. Bu abartılı çıkış Kürt sorununa ilişkin kısır döngünün yeni bir dönemeci olmaktan başka bir şey olmayacaktır. Erdoğan dünle karşılaştırılamayacak kadar da geri ve samimiyetsiz Kürt sorununda...
Başbakan Erdoğan'ın samimi olduğu tek konu Genel Kurmay ile arasında ki sıkıntıyı çözmede aynı kozları farklı boyutlarda kullanmadır.
Diğer yandan ‘'Kürtler adına'' sürdürülen savaşın ‘ahlaki' olarak ta çok ağır yenilgisini sosyal, ekonomik, kültürel, siyasal ve ideolojik boyutlarıyla tarihselleştirilip geleceğe de taşınmasının süreci pekiştirilmektedir. Bunlarla beraber ciddi olacak Kürt muhalefeti de örgütsüz yada bekleyiş içinde… Yukarıda ki tespitime atfen bu nedenlerin, ne Genel Kurmayın, İmralı konsepti ne de Hükümetin iktidar olmada ki duruşunu, sıradanlaştırdığı Kürt politikasıyla devlet içi kavgada kullanma amacını örtmektedir.
Düşünmek! Doğru söyledi Sn Erdoğan, ‘Düşünmüyorsan yoktur!' Bunu tersinden okuma becerisi de bu sözün anlamıyla bağıntılı gibi.
O zaman düşün! Düşün ki varolasın ya da var olmak için düşünmelisin demenin başka bir yolu olabilirimiydi acaba. Reneé Descart'ı hatırlamamak elde değil: Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek. Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım. İlk bilgim bu sağlam bilgidir. Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkarabilirim.
Şimdide ‘Nasıl düşünüyorsan öyle vardır! ' demeye getiriyor, Erdoğan/devlet. Ama bizlerde de ilk bilgi saklı...
14-08-2005