Kürtler ne istediğini ve neyi yapabileceklerini kendileri bilmedenbaşkalarına anlatamaz
''Mitterand'ın temsilcisi elini boğazına götürerek, 'Bu
iş bizim boğazımızı sıkıyor' '' demekte Özal anılarında. Irak'ın
Kuweyt'i işgali sırasında yapılan görüşmelerde Fransız temsilcinin bu
tavrını, anılarında yine Özal yorumlamakta, ''Yani petrolün, Batı
ekonomilerinin can damarı olduğunu söyledi... ''
1980-1990 İran-Irak savşı, Halepçe ve Kuweyt savaşının
yol açtığı Kürt göç dalgası ve Batının ahlaki-moral yaklaşımının yanında
petrol kaygılarıyla düşünülen Kerkük-Musul planı Özal’da bağımsızlığı ve
federasyonu dışlayan Irakta’kine benzer bir Kürt denklemini dışa vurdu. “
Kürtlerinde daha iyi bir hayat yaşama hakkı yok mu?” belirterek, Türklerin
‘‘moral obligasyonu’’ na atıfta bulunuyor ve eğer ‘‘Musul elimizde kalmış
olsaydı bunlar olmıyacaktı..’’ diyerek olası yeni Kürt politikasının
sinyallerini vermişti.
Ne var ki bunun tartışılmasına Batının gösterdiği sert
tepkiler ve bilumum Kemalistlerin tehditi Özal’ın “ Bu Güneydoğu meselesine
siyasi çözüm arayışlarına girebilirdik. Güneydoğu sorunu sopa ile çözülmez...”
demekten ürkmeyen politikalarını da olumsuzlamakta gecikmedi. (Turgut
Özal’ın anıları s.124,148,152)
Türkiye, Kürtler
konusunda Kürtlerin hak ve hukukunu dışlayan yeni tartışma ve arayışlar
içine girerken Amerikanın sesi farklı çıkıyordu.
Körfez Savaşı sonrası Clinton
Amerikas'ında hem Irak için hem de Türkiye için Kürtler konusunda en olumlu
yaklaşımların olduğu dönemdir. Bu konuda Clintonun yardımcısı Al Gore, 9-10
Ocak 1994 tarihlerinde Washington’u ziyaret eden dönemin Türkiye Başbakan
Yardımcısı ve SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın’a ‘‘Kürtler konusunda
Irakta’ki Kürtlere daha geniş bir özerklik. Türkiye için ise ana dili Kürtçe
olan vatandaşlarına kültürel haklar verilmesi iyi olur...’’ diye
düşündüklerini açıklıyordu. Aynı sıralarda İngiliz ve Alman Dışişleri
Bakanlarının Türkiye’ye yaptıklar resmi temaslarda benzer ifadeler
kullandıklarını 19-20 Ocak tarihli basın haberlerinde izliyorduk.
Bu tarihsel günlükleri hatırlatmaktaki espiri, ABD ve
Batının Kürt sorunun çözümünde hukuki ve siyasi yaklaşmlarının olmadığıdır...
Ancak bu tutum Amerika ve Batının Kürtler konusunda tartışmasına engel
değildir.
1991 Körfez
Savaşından sonraki ‘‘36 Paralel-securityarea'' da dünayanın sırtını
çevirdiği Kürt trajedisine bir nebze Kürt dostlarının çabasıyla bir vicdani
korumaydı..
Madam Mitterand dalga dalga gelen Kürt
göçü ve ölümlerin önlenmesi için görüşmeye zorladığı eşi Fransız Devlet
Başkanı Francois Mitterand'ın İngiltere Başbakanı Jan Major'le biraraya
gelerek ‘‘Güvenlik Bölgesi’’ fikri görüşülerek karar alındı ve Amerika, Irak
kontrolünüde düşünerek uygulandı. (Marika Ehrenkrona, Expressen 21 Nisan
1991)
Turgut Özal'ın ileri sürdüğü ''Moral Obligasyonu''yla
dile getirdiği gerçek, Batı'nın da Kürtler konusunda ki siyasal ve moral
ikilemiyle oldukça uyumludur. Ancak bir farkla Türkiye’nin moral
yaklaşımında işgal var. Elinden kaçırdığını tekrar ele geçirme arzusu var.
Yanı başında duran Kürt petroluna hayıflanma var.
Batı devletleri ise Kürdistanın bağımsızlığı kendisini
bir şekilde dayatmadan önce ve toplumsal moral obligasyonunu tanzim etmek
için, özerklikler ve kültürel haklarla egemen devletlerin sınırları içinde
çözmeye çalışmaktadır.
Kürdün ezikliği, ölümü ve göçü, hásılı ezilgen
yanıklığında bugün kendi izlerini görenlerin duygularının ve refahının
çatışmasını yaşıyor. Batının bu moral çöküntüsünün ekseninde bir nevi
suçluluk duygusunu karşılama istenci vardır. Çünkü Batı da Amerika da
bügünkü refahın altında ezileni görmektedir.
ABD Başkanı Georg W. Bush’un açıklamaları ve
uygulamalarıyla 11 Eylül'ün yeni bir sürecin başlangıcı olduğu görülüyor.
Elbette bu yalnız yakın Asya'da ve Orta-doğu'da değil, global bir alana
yayılacak.
Bu yayılmada politika, herkes kendi '
teröristi' ile mücadale edecek ya da yok etmek zorundadır.
Buna göre Amerika Afganistandan işine
başladı ve Irak'ı işaret etti. Türkiye'de sabırsızlanıyor. Ama daha kimseyi
kendi teröristleri (!) konusunda ikna edememiş durumda. Kendini
paralarcasına ABD'nin önüne atmasında ve Kürtleri terörist göstermesinin pek
kaale alınmamış olmasına hem hayıflanıyor hem de korkuyor.
Korkusu Kürt eksenlidir. Korkusu paniğe dönüşebilir. Bir
de-fakto yaratacak yetenek ve çılgınlığına yol açacak askeri gücüde var. Bu
nedenlede Kürtler geleceklerinin savaş dumanları arasında örtülmesine izin
vermemelidir. Bugün bu aksiyonu yerine getirmenin bilinciyle davranması
hayatidir.
Irak ta bir Kürdistan
Türkiyenin askeri zoruyla karşılaşmayı göze almalıdır.
Türkiye olası bir bağımsızlık ilanıyla karşılaşmak
istemediğini ve buna karşı hazırlıklı olduklarını açıkladı. Bugün Özaldan
farklı olan, her türden Kürt yapılanmasının reddidir. Özal' ın ABD' nin Irak
poltikasıyla uyum bugün yok. Özal dün korkmuyordu Kürt gerçeğinden
ama bugün korkuluyor.
Bunlar bilinen günü birlik gelişmelerden
ve Türkiye'nin geleneksel 'aba altında sopa politikası'.
Bütün bunların yanında Türkiye'nin fiili
olarak içinde yer almayacaği bir Irak hareketi de düşünülmüyor.
Türkiye Kürt denkleminde yeni bir yere oturabilecek mi?
Buna cevabı tartışmaktansa Türkiye'nin alacağı rolü gelecek açısından da
olsa zayıflatmak yararlı olur.
Bu gelişmerde yönü tayin edenler başkaları olacaktır bu
açık, ama açık olmayan Kürt tarafının ne dediğidir ya da ne kadar bu
gelişmeler de etkili olabileceğidir?
Uzun yıllardır yaşanılan sessizlik kırılmalıdır. Kürtler
ne istediğini ve neyi yapabileceklerini kendileri bilmeden başkalarına
anlatamaz. Hem ulusal kurtuluş mücadalesi ve bağımsız Kürdistan diyeceksin
hem de Türkiyenin demokratikleşmesini isteyerek bundan pay almayı politika
edineceksin. Bu doğumun ölümle ilişkisinde ki karşıtlığın aman vermeyen
dengesinde var olma tasasızlığından başka birşey değildir. Cezayir
bağımsızlık savaşı verdiği yıllarda, Batının en köklü demokrasisi
Fransadaydı!
Kürtlerin bu iradeyi ortaya koymakta gecikmesi Avrupa'nın
dün karşı çıktığı Türkiye'nin işgal hareketine Kıbrıs karşılığı sessiz
kalmasına yol açması uzak bir tahmin olmasa gerek.
Kürdistan meselesini ya bir tarih,
coğrafya ve ulus olarak ele almalı ya da önlenemeyecek kayboluşun ve
acıların nostaljisiyle derinlere gömülecek tarihsel direnişin
mirasçılığından vazgeçilecektir. Bu tercih akla kara arasında bir tavır
olarak algılanmamalıdır. Hakkaniyet ve yanılgı arasında ki tercih olmalıdır.
Bu hakkımızdır. Bu olması gerekendir. Soru fırtınalarına boğulurken hak
olanı unutmamaktır. Dalganın büyüklüğüne aldanmadan kayanın haşmetini
görmektir.
Kürtler toprak nasırı elleriyle ve
sırtlarında bin yıllık yükleriyle sessizleşmemeli...