Vedat GÜZEL / internet_word@hotmail.com

Arşiv

Ötekileri anlama erdemi!

''Mutluluk bilgisizliktedir, bir adam vardı. Bu adam evlendikten sonra, karısına bir kutu dolusu elmas verdi. elmaslar sahteydi. Adam karısını, verdiği elmasların pek değerli olduğuna inandırmıştı. Kadıncağız çok mutluydu. Bu değersiz cam parçalarına bakarken gözleri doluyor, elleri titriyordu. Bilgisizliğin verdiği bu mutluluğu, hangi bilgi verebilirdi? Ya da bu elmasların sahteliğini bilmeyenin mutlulğuyla, bu elmasların gerçeğini boynuna takan arasında ne fark vardır? ''

Bu satırlar, Holandalı bilgİn Didier Erasmus' un (1467- 1536) Mutluluğa erişmek isteyenlere önermelerinden (Deliliğe Övgü-Encomıum Morias). Erasmus mutluluğu tarif ederken bilgi ve bilgisizlik arasında ki farkın, mutlu ya da mutsuz olmanın ikilemli mantığını çözümlemektedir.

Bilmemek mutluluktur! Mutluluk iyi olandır. İnsanı mutlu kılacak şeye ulaşmanın yolunu bilgisizlikte sunmaktadır Erasmus. Peki ama bu doğru mu ? Belki doğru değil ama mümkündür. Çünkü toplumsal yaşamın her alanında kendini '' bilge'' gören ve başkalarını bunun doğruluğuna inandıran bir yığın kişilik vardır. Bu bazen bir lider bazen sıradan bir grup üyesi; bazen de herhangi biri olabilmektedir. Farkında olmasak bile bu kişilikler vardır. Her zaman karşılaşılır. Bilmez bilir gibidir. Yapamaz yapar gibidir. Olmak istediği herşeydir ama bir türlü kendisi olamaz. Bilmemeyle o kadar mutludur ki kendisini bile anlamayı unutmuştur artık.

Bilmek ya da bilmemek! Bilmemenin mutluluk getirdiği varsayımı aynı zamanda bireyin kendi doyumudur da. Birey doyuma ulaştığı ölçüde mutludur ve doğrudur(!) Doğrular kendi bilgisiyle (!) vardır. Bu mutluluktur. Bunun dışında bilgi ve istençler mutsuzluktur. Böyle bir kişi mutlu olmayacağı gerçek bilgiden uzak durur. Onu yadsır ya da aşağılar. Bu bireyi narsizmin patolojik düzeyine taşımakta gecikmez. Bu psikozla kişi kendini bir ideoloji, bir grup; bir milliyet ya da bir aşiret kimliğiyle eşleştiğini düşündüğün de yaşayabilmektedir ancak. Bu edindiği kimliğin dışında kalan herşey ve her insan kötüdür. Çünkü iyi olsa zaten onun kimliğini paylaşacaktır. Bu onu doyuma ulaşmaya iter ve onu eleştirmeyen aksine övgüleyen ve onun her zaman doğru olduğunu söyleyenler bulmaya başlar ve bulur. Bulduklarının dışında kalanlar ise iyi olamayanlardır. İyi olmayan '' kötü'' , kötü olan da hasımdır. '' Benimle olmayan benden değildir. '' mantığının yıkıcılığı bundandır. '' Kötüler'' bertaraf edildikçe ortalık temizlenecek ve hiç kötü kalmayacaktır. İşte tam bıu sırada birey farkında olmadan kendi yaşamının tek koşulu saydığı '' başkaları kötüdür'' yanılsamalı gerçeğini de ortadan kaldırmıştır. Sonuç ne olabilir dersiniz?

"(...) Bireysel narsizim gibi grup narsizmide doyum gerektirir. Bir grubun üstünlüğü, diğer herkesin aşağılığı yolundaki genel ideoloji belli bir doyum yaratır. '' açıklamasını yapan Erich From devamla, '' dini gruplarda, benim grubumun, gerçek Tanrı' ya inanan tek grup olduğu ve bu nedenle benim Tanrımın tek gerçek tanrı olduğu, diğer grupların da yoldan çıkmış inançsızlardan varsayımıyla bu doyum kolayca sağlanır. '' demektedir. (Erich From- Sevgi ve şiddetin kaynağı 1994)

''Siyasi hareketler narsistik kendini yüceltmeye dayandığı zaman nesnellik yokluğu çoğu durumda korkunç sonuçlara yol açar. '' derken Erich From adı geçen eserinde, bilincimiz-fakında olduğumuz şeyler- genellikle üyesi olduğumuz toplumun farkında olmaya izin verdiği şeylerle sınırlıdır ve bastırılan insan duygularının yol açtığı olumsuzluklara, dikkat çeker.

Hayatı yalnızca kendisinin ' doğrularıyla' algılayan ve bu ' doğrular' bağlamında geçmişin kendisini şekillendirdiğini unutan ve kimliğini bulduğu yerde hasbelkader varolanlar kendilerinin zembille gökten indirildiklerine inanacak kadar ileri gidebilmektedirler.

Emeğin ve terin olmadığı yerde varolma herzaman kendiliğindendir. Kazanılmamıştır, bedelsiz edinilmiştir bu varoluş. Bu nedenle gelişmeleri umursamaz ve geleceği yönlendirmeyi düşünmez. Buda kişiyi eşleştiği ideoloji, aşiret, milliyet vb dışında olan herkesi kendisi için tehlike olarak algılar ve algılatmaya çalışır. Bunu beceremediği zaman egosunun öznesi elinden kayıp gidecektir. Bu kalpazan kişiliktir. Yaşamı hep manipüle etmeyi sever. Bu kişilikler bırakın realiteye ilişkin riskin ve sonuçlarının işçisi olmayı hatırlamayı bile zul sayar.

Bireylerin ' kesin' olmayan doğruları ve tartışmayı red etmesinde ki anlamsızlıkla bir ideolojik 'savunmanın' militanı olurken hangi düzeyde kişilik bulduğuyla da bağıntılıdır. İdeolojinin değişmezliği, doğruluğu kendi savunusunun temeli olarakta algılandığın da bireyde gelişim kendi ürettiğiyle sınırlı olur.

Grubun veya ideolojinin varlığına yönelmiş tehlike (!) bertaraf edilecek tek iş olacak. Kendi dışında olanın kötü olduğu yanılsamasıyla, ötekiler ve farklılıklar iyi olarak algılanmayacak. Birey, grup; din ve ideolojiler de kendini tüketen sanrılı iç dinamizmde ki düzenek budur.

Oysaki birey tartışan, düşünen; eleştiren, algılayan ve yeniden şekillendiren olmalıdır elbette. Hem yadsıyan hem de yadsıdığı olan birey gelişiminin ta kendisidir. Eski olanı yenilemektir. Bu bilince çöreklenmiş ' ben' olmanın aşılamayacağına inanan ve bunu savunurken ' ben' olmanın hazıyla doyuma ulaşmanın kendine yönelmiş köhnelik olduğunu da anlatır. Bir anlamıyla da bilincin, kendisinin sınırlı olduğu toplumun veya ait olduğu grubun ideolojisi ve bu ideolojinin sınırladığı dünyayı aşmasıdır.

Kişi bilincini derinleştirirken kendini, geçmişi, bugünü ve geleceği algılamak durumundadır. TıpkıYunan mitiolojisinde, Oedipus' un Thebes' e taç giymeye giderken karşısına çıkan Sfenks' in ''Yeryüzünde hangi yaratık dörtbacaklı, ikibacaklı ve üçbacaklı ve ne kadar fazla bacaklı olursa o kadar zayıf ve güçsüz olur? '' sorusuna verdiği cevapta olduğu gibi. Yani hem olumsuzlayarak gelişimine yol açan bir geçmişin sahibi hem de gelecekteki insan şekillenmesinin gerçeğini de düşünecektir.

Bu ussallık, başlangıçta geri, yanlış ve mutsuzluk veren bir başkalık olarak algılanabilir. Ama sonuçta kişiyi yanılsamalı idealeriyle Dünya' yı değiştirme eyleminden uzaklaştırabilecektir. Kişideki ki akılcılık bir takım itkilerin, düşünceler ve davranışlara esin olmaya başlamasıyla yaşanan bir süreçte ortaya çıkar ki bilgisizlikte aranan mutluluğu dönüştürür ve bilginin erdemine ulaştırır.

Descartes, İsveç kraliçesi Christine yazdığı 20 kasım 1647 tarihli mektubunda, en eski iki karşıt görüş olan Epikuros ve Zenon' un göşrüşlerini uzlaştırdığını söyleyerek, '' (...) Bütün kötülükler bilgisizlikten doğan ve pişmanlıklar doğuran kararsızlıklardan geldiğine göre erdem, iyi sandığımız şeyleri işlemekte gösterdiğimiz kararlılıktan ibarettir. yaptığımız kötü bile olsa biz onu iyi sandığımızdan erdemli davranmış oluruz. Netekim, yaptığımız iyi bile olsa, eğer biz onu kötü sanarak yapmaya başlamışsak erdemli davranmış olmayız. Erdem bizim kararımızdadır. Övülmeye değer biricik şey erdemdir. Ondan başka bütün iyiler övülmeye değil beğenilmeye değerler. Amacımız iyi olanı bilmek ve onu istemektir. '' (Filozofins historia-1995, Svante Nordin)

Mutluluk yerine erdemli olmayı seçmek insan kişiliğinde belkide farklı bir ikilemi çözümlemektedir.

Stockholm, 1 nisan 2002

Kürt siyasetçisi ve ‘‘emekli ’’ olma talebine bir kaç söz

‘Anti Amerikanizm’ ve Kerkük

YERELLİK ya da SECERELİ SİYASET

ANKARA/İMRALI, BRÜKSEL-DİYARBAKIR

Yahudiler, Kürtler ve antisemitizm!

Verheugen, sistem ve düdük!

Kurtacı mı?

TERSİNE DÜNYA’ ve TÜRKİYE’Yİ TÜTSELEYEN STRATEJİ UZMANLARI!..

‘‘ Kısır Döngü!’’

Türkiye’de kapışma ve karanklıkta atılan kurşunlar kime?

Türkiye iki kimlikli olabilir mi?

Hassasiyetler!

Ötekileri algılama erdemi!

Gündemle ilişkilenmek!

Kürtler ne istediğini ve neyi yapabileceklerini kendileri bilmeden başkalarına anlatamaz

Albaya hiç mektup yok!

Perdenin arkasındaki...

Adı çalınan ülkeye mektup...

DDKD ve KÜRDİSTAN ve GELENEK